Yolculuk | Semih Çolak

Hafif bir sar­sın­tıy­la açtı göz­le­ri­ni. Ku­lak­lık­tan gelen müzik sus­muş, oto­bü­sün içi kap­ka­ran­lık ol­muş­tu. Ser­vis düğ­me­si­ne ba­sa­rak mu­avi­nin gel­me­si­ni bek­le­di. Ahes­te ahes­te gelen, uyku ser­sem­li­ği­ni üze­rin­den ata­ma­mış olan gence ne­re­de ol­duk­la­rı­nı ve ne kadar yol­la­rı kal­dı­ğı­nı sordu. Al­dı­ğı cevap epey mo­ra­li­ni bozdu. Gen­cin söy­le­di­ği­ne göre daha en az beş saat yol­la­rı vardı. Bir bar­dak su is­te­yip te­le­fo­nu­nu şarja taktı. Kah­ro­la­sı yol bit­mi­yor, zaman geç­mek bil­mi­yor­du. Hemen om­zu­nun üze­rin­de­ki okuma lam­ba­sı­nı ya­ka­rak çan­ta­sın­dan ki­ta­bı­nı çı­kar­dı ve oku­ma­ya baş­la­dı.

İnsan ne­fe­siy­le bir­le­şen ka­lo­ri­fer­den bile ısın­ma­yan oto­bü­sü dü­şü­nün­ce dı­şa­rı­sı­nın ne kadar soğuk ol­du­ğu­nu az çok tah­min ede­bi­li­yor­du. Neyse ki şimdi yo­lun­da ol­du­ğu, ta­yi­ni­ni is­te­di­ği kent daha ılı­man bir ik­lim­dey­di. So­ğu­ğu sev­me­si­ne rağ­men faz­la­sı­na kat­la­na­mı­yor­du. Bir haf­ta­dır doğru dü­rüst uyu­ya­ma­mış­tı. Yor­gun­luk ve uy­ku­suz­luk­tan göz­le­ri ka­pa­nı­yor­du. En iyisi oku­ma­yı bı­ra­kıp uyu­mak diye dü­şün­dü ve lam­ba­yı ka­pa­ta­rak uy­ku­ya daldı.

Mu­avi­nin “be­ye­fen­di, be­ye­fen­di!..” diye ses­len­me­siy­le göz­le­ri­ni açtı. Şöyle bir cam­dan baktı, henüz gün ağar­ma­mış­tı. Mola ver­miş­ti oto­büs. Nasıl bu kadar derin bir uy­ku­ya da­la­rım diye ken­di­ne kı­zar­ken dı­şa­rı çıktı. Sert esen rüz­gâr onu ken­di­ne ge­tir­di. Ta­be­la­lar­dan an­la­dı­ğı­na göre stres dolu bu yol­cu­lu­ğun bit­me­si­ne bir saat kadar kal­mış­tı. Hız­lı­ca ça­yı­nı yu­dum­la­dı ve oto­büs­te­ki ye­ri­ni aldı. Koca oto­büs­te üç yolcu kal­mış­tı. Diğer iki yolcu uyu­yor­du. Kente yak­laş­tık­ça he­ye­ca­nı ve te­dir­gin­li­ği ar­tı­yor­du.

Ni­ha­yet mavi ta­be­la gö­rün­dü. Hava ay­dın­lan­mış­tı. Genç mu­avin “Geç­miş olsun!” di­ye­rek yol­cu­lu­ğun sona er­di­ği­ni ilan et­miş­ti. Te­ker­lek­li ba­vu­lu­nu ve sırt çan­ta­sı­nı ala­rak şehir mer­ke­zi­ne giden dol­muş­la­rın ol­du­ğu ta­ra­fa yö­nel­di. Okul mü­dü­rü, daha o gel­me­den pan­si­yon­dan ye­ri­ni ayırt­mış­tı. Du­rak­ta bek­ler­ken gel­di­ği­ni haber ver­mek ve pan­si­yo­nun ye­ri­ni öğ­ren­mek için mü­dü­rü aradı. Üçün­cü ça­lış­ta te­le­fo­nu açan müdür pan­si­yo­nun is­mi­ni ve oraya en yakın du­rak­tan geçen dol­mu­şun nu­ma­ra­sı­nı söy­le­ye­rek te­le­fo­nu ka­pat­tı. Şöyle bir çev­re­ye ba­kın­dı ancak söy­le­nen nu­ma­ra­yı gö­re­me­di. Bir an önce binip git­mek is­ti­yor­du. Sor­du­ğu bir şoför, dol­mu­şun az önce git­ti­ği­ni ve kırk da­ki­ka sonra di­ğe­ri­nin ha­re­ket ede­ce­ği­ni söy­le­di. Kırk da­ki­ka ol­duk­ça uzun bir sü­rey­di. Epey ger­gin­di. Sü­rek­li sa­ati­ne ve et­ra­fı­na ba­kı­yor­du. Eş­ya­la­rıy­la bir­lik­te ga­ra­jın için­de­ki çay oca­ğı­na gitti. Bir ka­rı­şık tost ve çay söy­le­rek bek­le­me­ye baş­la­dı. Ma­sa­da duran içi alın­mış ga­ze­te­ye de bir göz gez­dir­di ama na­fi­le. Her ne kadar tost sev­me­se de yor­gun­lu­ğun üs­tü­ne iyi gel­miş­ti çayla bir­lik­te. İçin­de­ki sı­kın­tı bir türlü geç­mi­yor­du. La­va­bo­da aldı so­lu­ğu. Elini yü­zü­nü yı­ka­yıp dı­şa­rı çıktı. So­nun­da bek­le­di­ği dol­mu­şu gördü. Derin bir ohh çekti ve hızla iler­le­di.

Üc­re­ti ödedi, eş­ya­la­rı­nı en ar­ka­da­ki boş­lu­ğa gö­tü­re­rek ka­pı­nın hemen önün­de­ki tekli kol­tu­ğa otur­du. Şoför si­ga­ra içmek için indi. Ha­re­ket sa­ati­ne yedi sekiz da­ki­ka vardı. Sırt çan­ta­sın­dan ki­ta­bı­nı almak için ar­ka­ya uzan­dı. Dön­dü­ğün­de ise dört yıl okut­tu­ğu öğ­ren­ci­si tam kar­şı­sın­day­dı. Ses­siz­di. Buz gibi ba­kı­yor­du. Öğ­ret­me­nin, “Yapma, bu an­lam­sız da­va­ya bir son ver!” söz­le­ri­ni hiç duy­mu­yor­du sanki. He­de­fi­ne ki­lit­len­miş­ti. “İyi ders­ler öğ­ret­me­nim!” di­ye­rek am­ca­sı­nın ve de­de­si­nin eline zorla tu­tuş­tur­duk­la­rı si­la­hı ateş­le­di. Sonra bir daha, bir daha…

De­de­si­nin ka­ti­li­nin oğ­lu­nu, ken­di­si­ne oku­ma­yı yaz­ma­yı öğ­re­ten öğ­ret­me­ni­ni öl­dür­müş­tü. Göz­le­rin­den akan yaş­la­ra engel ola­mı­yor­du. Öğ­ret­men kan­lar için­de kol­tuk­tan dü­şer­ken katil, garaj po­li­si­ne tes­lim ol­muş­tu. Can­sız be­de­nin ya­nın­da­ki te­le­fon ise uzun uzun ça­lı­yor­du. Ek­ran­da Müdür Bey ya­zı­yor­du…