Yırtılan Roman / Ertuğrul Erdoğan

“Hey! Hey!” diye ar­ka­la­rın­dan ba­ğır­sa da eşi­nin için­de ol­du­ğu ba­ca­na­ğın aracı so­ka­ğı dönüp çok­tan uzak­laş­mış­tı ge­ce­nin henüz güne baş­la­yan ilk sa­at­le­rin­de. Yazar, yolcu edip hemen eve gi­re­rim dü­şün­ce­siy­le üze­ri­ne her­han­gi bir kazak veya mont türü gi­yecek de al­ma­mış­tı. Ya­nın­da ne te­le­fon ne de evin anah­ta­rı vardı. Unut­muş­tu. Şaş­kın­ca et­ra­fı­na ba­kın­dı, ev­le­rin bir­ço­ğu ka­ran­lı­ğa gö­mül­müş­tü. Te­laş­lan­dı. Araç fazla uzağa git­me­den mut­la­ka te­le­fon­la ara­yıp eşine haber ver­me­si ge­re­ki­yor­du. Neyse ki üst kom­şu­la­rı­nın ışık­la­rı ya­nı­yor­du. Se­vin­di. Dış ka­pı­ya gel­di­ğin­de koş­mak­tan nefes ne­fe­sey­di. Elli met­re­lik yokuş di­li­ni da­ma­ğı­nı ku­rut­muş­tu. Apart­man gi­ri­şin­de­ki üst komşu zi­li­ne “Uyu­muş ola­bi­lir­ler.” dü­şün­ce­si­ni ak­lın­dan ge­çir­se de do­kun­du. Do­kun­mak zo­run­day­dı, başka ça­re­si de yoktu. Zira apart­man­da sek­sen­le­rin ruhu yoktu. Bir süre bek­le­di. Kapı açıl­dı­ğın­da büyük bir gü­rül­tü yap­mış­tı. Ağır ka­pı­yı itek­le­yip hızla bi­rin­ci kata yö­nel­di. Kapı zi­li­ne do­kun­du­ğun­da önün­de ayak ses­le­ri­ni işit­ti. Mer­ce­ğin ışığı ka­ra­rın­ca yazar, ken­di­si­ni mer­ce­ğe or­ta­la­yıp “Komşu açar mısın?” de­di­ğin­de kapı usul­ca açıl­mış­tı. Komşu uy­ku­lu göz­le­ri­ni ovuş­tu­ra­rak ko­nuş­tu:

“Ha­yır­dır komşu, iyi misin?”

“Eşimi yolcu ettim. Anah­ta­rı ya­nı­ma al­ma­yı unut­mu­şum. Te­le­fo­nu­nu­zu kul­la­na­bi­lir miyim?”

Komşu “Tabi ki,” di­ye­rek, te­le­fo­nu­nu ge­ti­rip verdi. Yazar, tuş­la­ra do­ku­nur­ken he­ye­can­lıy­dı. Bir an eşi­nin te­le­fon nu­ma­ra­sı­nın son iki ra­ka­mı­nı anım­sa­ya­ma­dı. Ara­cın git­tik­çe uzak­laş­tı­ğı­nı dü­şü­ne­rek ak­lı­na gelen nu­ma­ra­la­rı ta­mam­la­yıp yeşil tu­şu­na basıp bek­le­di. Te­le­fon uzun süre çaldı. Yanıt ala­ma­yın­ca “Komşu ku­su­ra bak­ma­yın, gece ya­rı­sı sizi de ra­hat­sız ettim.” sözü ara­sın­da eşi, ni­ha­yet yanıt ver­miş­ti. Pi­yan­go­dan para çık­mış­ça­sı­na se­vin­di.

“Efen­dim aşkım?”

“Dı­şa­rı­da kal­dım, anah­ta­rı unut­mu­şum.”

“Hemen dö­nü­yo­ruz. Te­le­fo­num ses­siz­dey­di, sos­yal med­ya­ya ba­kar­ken ara­dı­ğı­nı gör­düm, yoksa epey yol ala­cak­tık.”

Yazar, kom­şu­ya te­şek­kür edip git­mek üze­rey­ken, “İster­se­niz eşi­niz ge­lin­ce­ye kadar bizde kalın. İki laf­la­rız.” tek­li­fi­ni, ‘ra­hat­sız ede­rim,’ dü­şün­ce­siy­le kabul et­me­yip dı­şa­rı çıktı. Ay bu­lut­la­rın ara­sı­na giz­len­miş­ti. Bir­kaç yavru kedi yan apart­ma­nın uzun­ca bah­çe­si ara­sın­da­ki ça­lı­lık­lar­da mi­yav­lı­yor­lar­dı. Yazar üşü­me­mek için ol­du­ğu yerde bir­kaç kez ha­re­ket yaptı. Köşe ba­şın­dan gö­rü­necek araca odak­lan­dı. Aşa­ğı­ya doğru kar­şı­la­mak için yü­rü­dü. Hafif me­yil­li yere gel­di­ğin­de park eden bir ara­cın kı­mıl­da­dı­ğı­nı gördü. Sokak lam­ba­sı­nın sarı ışığı, ara­cın şoför bö­lü­mü­nü ol­duk­ça ay­dın­la­tı­yor­du. Baktı, kim­se­ler yoktu. Ya­nı­na gitti, elini cama göl­ge­lik ya­pa­rak arka kol­tuk­la­rı in­ce­le­di, kol­tuk­lar boştu. Hemen arka ta­ra­fa geçip sır­tı­nı ba­ga­ja yük­le­di­ğin­de, araç dur­muş­tu. Bı­rak­tı­ğın­da mi­lim­lik ha­re­ket­le­ri ile ka­yı­yor­du. Anlam ve­re­me­di, yoksa ufak bir dep­rem mi ha­re­ke­te ge­çir­miş­ti? Hafif esen rüz­gâr yapar mıydı? Müm­kün değil, bu durum eş­ya­nın ta­bi­atı­na ay­kı­rıy­dı. Tek­rar yük­le­nip, çev­re­si­ne ba­kın­dı, bir Allah’ın kulu so­kak­tan geç­mi­yor­du. Ara­cın kar­şı­sın­da­ki ev vil­lay­dı ve uzun za­man­dır boş ve pen­ce­re­sin­de ‘Ki­ra­lık’ ya­zı­sı vardı. Onun kar­şı­sın­da­ki çok katlı iki apart­ma­nın bu­lun­du­ğu site, bah­çe­si ve araç park alanı ile uzak­tı. Pen­ce­re­ler­den ba­kan­lar olsa bile aracı seç­me­le­ri zordu. Yal­nız­ca bir ev ka­lı­yor­du, onun da tek oda­sın­da kır­mı­zı bir gece lam­ba­sı per­de­ye soluk bir ışık ve­ri­yor­du. Ora­dan bir bakan olsa, “Bu adam ara­cın ya­nın­da ne ya­pı­yor? Yoksa oto hır­sı­zı mı? Acaba po­li­si arar mıydı?” diye, dü­şün­me­den ede­me­di. Po­lis­ler gel­miş olsa, ispat et­me­ye ça­lış­tı­ğın­da ina­nır­lar mıydı? Bir sürü so­ru­lar ve be­lir­siz­lik bey­nin­de do­la­şıp durdu. Belki de giy­si­le­re bakıp bu sa­at­te deli midir, nedir, diye, sor­gu­lan­mak üzere ka­ra­ko­la gö­tü­rür­ler miydi? Belli olmaz, belki de alır­lar­dı. Ge­ce­nin bir ya­rı­sı in­san­la­rı ev­le­rin­den al­mı­yor­lar mıydı? Aracı yal­nız­ca irice bir taşın dur­du­ra­bi­le­ce­ği­ni dü­şü­ne­rek et­ra­fı­na ba­kı­nıp durdu. Ka­pı­lar açık ola­bi­lir miydi? Araca sı­kı­ca tu­tu­na­rak arka ka­pı­yı yok­la­dı, ki­lit­liy­di. Bütün düğ­me­ler gö­mül­müş bir hal­dey­di. Bir ham­ley­le ön ka­pı­nın kul­pu­nu sı­kı­ca tuttu. El fre­ni­ne baktı, yu­ka­rı doğru belli be­lir­siz çe­kil­miş bir hal­dey­di. “Tut­mu­yor ola­bi­lir.” diye, aracı tut­ma­ya devam etti. Kendi ken­di­ne “Ge­ce­nin bir ya­rı­sı takoz da olduk ya…” si­te­miy­le söy­le­nip durdu. Bir Allah’ın kulu inat et­miş­çe­si­ne geç­mi­yor­du. Bek­çi­ler ne­re­ler­dey­di? Gece var­di­ya­sın­dan dönen yok muydu? Veya şe­hir­le­ra­ra­sı yol­cu­luk yapıp ev­le­ri­ne dö­nen­ler, ne­re­ler­dey­di? Du­yu­lan yal­nız­ca hafif esen rüz­gâr ve yap­rak­la­rın hı­şır­da­ma­sıy­dı.

Ba­ca­na­ğın aracı kö­şe­den dö­nün­ce, omuz ver­di­ği araç­tan ay­rıl­ma­dı. El ve ayak­la­rı­nı kal­dı­ra­rak haber ver­di­ğin­de ba­ca­na­ğı fark et­miş­ti. Pen­ce­re­den ka­fa­sı­nı uza­tıp ses­len­di.

“Hay­ro­la ba­ca­nak, ne bu hâl?”

“Hayır, hayır… Sizi bek­ler­ken ara­cın ge­ri­ye doğru ha­re­ket et­ti­ği­ni gör­düm. Bı­rak­sam yola kadar ine­cek­ti. Da­ki­ka­lar­ca omuz verip du­ru­yo­rum. Bir taş bul da beni kur­tar şu ta­koz­luk­tan!”

Ba­na­ca­ğı gü­lüm­se­me­ler ara­sın­da çev­re­den ara­yıp bul­du­ğu irice bir taşı ge­ti­rip ara­cın arka te­ker­le­ği­ne yer­leş­tir­di. Eşi ve ab­la­sı da gü­lüm­sü­yor­du. Anah­ta­rı tes­lim edip tek­rar ve­da­laş­tık­la­rın­da ara­cın ar­ka­sın­da otu­ran eşi, uzak­la­şın­ca­ya kadar el sal­la­dı. Ara­cın stop lam­ba­la­rı so­ka­ğın ne­mi­ne ışık­la­rı­nı bı­ra­ka­rak kö­şe­yi dön­dü­ğün­de kay­bol­muş­tu.

Yazar eve gi­rin­ce ya­şa­dık­la­rı­na ina­na­ma­dı. Sön­dür­dü­ğü çayın al­tı­nı tek­rar yaktı. Oda­sı­na geçip bil­gi­sa­yar­da yarım bı­rak­tı­ğı ro­ma­nı­na bir süre daha devam etti. Çay dem­len­miş­ti, iç­ti­ği iki bar­dak­tan sonra ilik­le­ri de ısın­mış­tı. Yaz­dı­ğı ro­ma­nın kah­ra­man­la­rın­dan Yaşar, İzmir­liy­di. Tıp Fa­kül­te­sin­de okur­ken pe­şin­den koş­tu­ğu Ner­gis ise Di­yar­ba­kır­lıy­dı. İkisi de Dicle Üni­ver­si­te­sin­den dok­tor çık­tık­la­rın­da aynı has­ta­ne­de gö­re­ve baş­la­mış­lar­dı. Ner­gis Ji­ne­ko­log olur­ken, Yaşar ise dâ­hi­li­ye dok­to­ru ol­muş­tu. Ev­len­me­ye karar ver­dik­le­rin­de Yaşar’ın katı ve ku­ral­cı an­ne­si, terör ve fark­lı kül­tü­rü ba­ha­ne ede­rek ev­li­lik­le­ri­ne şid­det­le karşı çı­ka­cak­tı. Sur’da ope­ras­yon­lar devam edi­yor­du…

Ya­za­rın göz­le­ri ağır­laş­mak üze­rey­ken yaz­dık­la­rı­nı flash bel­lek’e yük­le­di. Bir ke­re­sin­de yük­le­me­yi unut­muş ve yaz­dık­la­rı bil­gi­sa­yar­dan uçup git­miş­ti. Bil­gi­sa­yar uz­ma­nı ta­nı­dık­la­rı­nı ça­ğır­sa da ya­zı­yı ge­tir­me­yi ba­şa­ra­ma­mış­lar­dı. Giden alt­mış say­fa­nın ar­dın­dan bir süre göz­yaş­la­rı dök­müş­tü. Flash Bel­le­ği bil­gi­sa­yar ka­sa­sın­dan çı­kar­tıp ya­ta­ğı­na geçti. Yat­tı­ğın­da saat 03.20’yi gös­te­ri­yor­du. Bir süre yarın ya­za­cak­la­rı­nı kur­gu­la­dı. Ro­ma­nın son­la­rı da yak­la­şı­yor­du. Yarın Yaşar’ın an­ne­si ik­ti­da­ra yakın ta­nı­dık­la­rı­nı dev­re­ye sok­tu­rup tayin yolu ile oğ­lu­nu İzmir’e ge­tir­tecek ve bu­ra­da zen­gin bir kızla nişan ya­pa­cak­tı. Yaşar bu­na­lı­ma gir­me­li ve oda­sı­na ka­pan­ma­lıy­dı. İnti­har et­me­li mi yoksa et­me­me­li miydi? Kur­gu­lar­la bo­ğu­şur­ken uyuya kal­mış­tı.

Sabah te­le­fo­nu ça­lın­ca yarım göz ucuy­la baktı, Al­man­ya’ya ab­la­sı­nın ya­nı­na ta­ti­le giden eşiy­di.

“Aşkım, oğlum aradı, du­ru­mu iyi de­ğil­miş, ateşi yük­sel­miş. Ben bu­ra­da ne ya­pa­ca­ğı­mı bi­le­mi­yo­rum. Keşke ya­nın­da ol­say­dım, tüh!”

“Sakin ol, bir de sen has­ta­lan­ma!”

“Hemen git­sen iyi olur.”

“Tamam, bi­raz­dan yola çı­ka­rım. Merak etme sen, çabuk iyi­leş­ti­ri­rim oğ­lu­mu­zu.”

“Gi­der­ken ateş ölçer ve ev­de­ki ateş dü­şü­rü­cü ve gı­da­lı yi­ye­cek­ler al.”

“Sen merak etme aşkım.”

Yazar te­le­fo­nu ka­pat­tık­tan sonra oğ­lu­nu aradı.

“Oğlum neden bana haber ver­me­din? Annen uzak­ta üzül­me­sey­di.”

“Ba-ba… “

“Sesin neden öyle?”

“Ken­di­mi iyi his­set­mi­yo­rum. Ate­şim çıktı, hal­si­zim ve ya­tak­tan çı­ka­mı­yo­rum.”

“Ar­ka­da­şın ya­nın­da mı?”

“Okula gitti, öğ­le­den sonra saat dört­te ge­lecek.”

“Yemek filan yi­ye­bi­li­yor musun?”

“Ar­ka­daş bir şey­ler ha­zır­la­dı ama yi­yecek du­rum­da de­ği­lim.”

“Hemen ge­li­yo­rum…”

“Gerek yoktu… Geçer…”

“Sesin iyi değil, üç saate or­da­yım.”

Yazar hemen gi­yi­nip küçük ba­vu­lu­na ge­rek­li eş­ya­la­rı­nı yer­leş­ti­rip aracı ile yola ko­yul­du. Te­le­fo­nun na­vi­gas­yo­nu­nu oğ­lu­nun kal­dı­ğı üni­ver­si­te­ye yakın ma­hal­le­ye gir­di­ğin­de açtı. Zili çalıp bir süre bek­le­di. Oğ­lu­nun “Açı­yo­rum baba…” söz­le­ri cı­lız­dı. Oğlu ka­pı­yı aç­tı­ğın­da ayak­ta du­ra­cak hali yoktu. Yazar onu tutup ya­ta­ğı­na kadar gö­tür­dü. Evden ge­tir­di­ği de­re­ce­yi ba­vul­dan çı­kar­tıp ölç­tü­ğün­de otuz sekiz de­re­ce­ye ya­kın­dı. Bul­du­ğu bir bezi çeş­me­de ıs­la­tıp kü­çük­lü­ğün­de yap­tı­ğı gibi al­nı­na koydu. Bir başka bezi de bi­lek­le­rin­de gez­dir­di. Üs­tün­de­ki­le­ri çı­kar­tıp oğ­lu­nu at­let­le bı­rak­tı. Bir bar­dak su dol­du­rup ka­fa­sı­na des­tek ya­pa­rak içir­di. Tez­gâ­ha geçti, ol­duk­ça da­ğı­nık­tı. Ten­ce­re­de kalan ma­kar­na­lar ku­ru­muş­tu. Ta­va­nın et­ra­fı ya­nık­tı. Bu­la­şık­la­rı yı­ka­yıp tez­gâ­hı son bir kez te­miz­le­di. Ge­tir­di­ği tar­ha­na ile çorba yaptı. İçine bolca sa­rım­sak doğ­ra­dı. Çorba piş­ti­ğin­de üze­ri­ne nane ve ka­ra­bi­be­ri te­re­ya­ğın­da ka­rış­tı­rıp ilave etti. Ta­ba­ğa koy­du­ğu çor­ba­nın bir süre so­ğu­ma­sı­nı bek­le­yip oğ­lu­na el­le­riy­le içir­di. Tıpkı kü­çük­lü­ğün­de yap­tı­ğı gibi… Oğ­lu­nun göz­le­ri­ne baktı, sol­gun­du. Ateş­ten bü­zü­şen du­dak­la­rı ara­sın­dan mı­rıl­dan­dı.

“Babam iyi ki gel­din, iyi ki var­sın.” söz­le­ri ara­sın­da çorba bit­miş­ti.

“Şimdi şu ilacı da iç­ti­ğin­de ter­le­ri nasıl atıp ra­hat­la­ya­cak­sın.”

Oğlu ila­cı­nı içip göz­le­ri­ni yum­muş­tu. Yazar sü­rek­li ate­şi­ni kont­rol ede­rek ıs­la­tıp ge­tir­di­ği bez­le­ri al­nı­na, el ve ayak bi­lek­le­ri­ne ko­ya­rak ra­hat­la­ma­sı­nı sağ­lı­yor­du. Son kez ate­şi­ni ölç­tü­ğün­de otuz yedi de­re­ce­den az ol­ma­sı oğ­lu­nun göz­le­ri­ni aç­tır­mış­tı. Git­tik­çe ateşi dü­şü­yor ve ayağa kal­ka­cak hâle gel­miş­ti.

“Baba var mısın bir tav­la­ya? Bu­ra­ya ge­lir­ken en son galip ben­dim. Rö­van­şı almak ister misin?”
“Boy­nuz ku­la­ğı geçti de­se­ne, iyi öğ­ret­mi­şim, he?”

“Babam benim, senin göl­gen yeter, göl­gen… Seni çok se­vi­yo­rum.”

“Ben de seni oğlum…”

Yazar bir­kaç gün daha kal­dı­ğın­da oğlu oku­lu­na gidip ge­li­yor­du. Gel­di­ğin­de ye­mek­le­ri hazır olu­yor­du. Artık dönme vakti gel­miş­ti. Oğ­lu­na harç­lı­ğı­nı verip geri dön­dü­ğün­de arka bah­çe­de onu bek­le­yen iki kedi mi­yav­la­ya­rak ya­nı­na gel­miş­ler­di. Ba­vu­lun et­ra­fın­da do­la­nan ke­di­le­rin se­re­nat­la­rı ara­sın­da içe­ri­ye girdi. Mut­fa­ğa geç­ti­ğin­de kapı önün­de bek­le­yen ke­di­ler yemek bek­li­yor­lar­dı. Yazar, do­lap­tan al­dı­ğı sa­la­mın pa­ke­ti­ni açıp önce siyah beyaz ar­dın­dan sarı ke­di­ye bölüp bölüp verdi. Ke­di­ler sa­la­mı bi­tir­dik­le­rin­de pa­ti­le­ri­ni te­miz­ler­ken, yazar üs­tü­nü de­ğiş­ti­rip ocağa çayı koydu.

Ha­va­lar so­ğu­yor­du. Ara­lık ayı­nın son­la­rı yak­laş­mış, yıl­ba­şı­na da üç gün kal­mış­tı. Ke­di­le­re baktı, yal­nız de­ğil­ler­di. On­la­rın tek dert­le­ri yi­yecek bu­la­bil­mek ve soğuk gün­le­ri at­la­ta­rak ilk­ba­ha­ra çı­ka­bil­mek­ti. Yazar, apart­ma­nın de­po­sun­dan uygun bir koli ile hava ka­bar­cık­lı nay­lon buldu. Bir ke­di­nin gi­re­bi­le­ce­ği kadar bir delik açtı. Nay­lo­nu çev­re­le­yip koli bandı ile bir­kaç kez do­lan­dır­dı. Ar­dın­dan eşi­nin ayır­dı­ğı kul­la­nıl­ma­yan ka­zak­lar­dan geniş ola­nı­nı alıp ku­tu­nun üs­tü­ne ge­çir­di. Ha­ri­ka bir yuva ol­muş­tu. Onu bal­ko­nun en son kıs­mı­na yer­leş­ti­rip ke­di­le­re baktı. İki kedi bir­lik­te içeri gir­mi­yor­lar­dı. Oy­sa­ki ikisi de kar­deş­ti­ler. Siyah beyaz kedi hep dı­şa­rı­day­dı, as­lın­da kim­se­ye ya­naş­mı­yor ve se­vil­mek is­ten­di­ğin­de di­li­ni dı­şa­rı çı­kar­tıp hır­çın hır­çın ge­ri­ye ka­çı­yor­du.

Kar ta­ne­le­ri, hava ka­rar­ma­ya baş­la­dı­ğın­da sokak lam­ba­sı­nın sarı ışı­ğın­da gö­rü­nüp yer­le­re dü­şü­yor­du. Bah­çe­de­ki kısa bodur çam ağaç­la­rı üs­tü­ne düşen kar ta­ne­le­ri ise pırıl pırıl par­lı­yor­du. Bu gece yıl­ba­şıy­dı. Yazar gün­düz­den al­dı­ğı ra­kı­sı do­lap­ta so­ğu­yor­du. Hazır al­dı­ğı me­ze­le­ri de ta­bak­la­ra yer­leş­tir­di. Ken­di­ne bir masa ha­zır­la­dı. Eşi­nin ak­ra­ba­la­rı­na git­mek is­te­me­di. Bu gece yal­nız­lı­ğı ile baş başa olmak is­te­di. Mut­fak sı­cak­tı, ka­pı­sı­nı ha­fif­çe ara­la­dı­ğın­da sarı kedi içeri gir­miş et­raf­ta do­la­nı­yor­du. Ona piş­miş ta­vu­ğun but­la­rın­dan bir ka­çı­nı pik­nik ta­ba­ğı­na bı­rak­tı. Diğer kedi için de ha­zır­la­yıp yu­va­nın ya­nı­na bı­rak­tı. Ke­di­ler ye­mek­le­ri­ni yer­ken yazar da ye­me­ği­ne baş­la­mış­tı. Ra­kı­sın­dan ilk ka­de­hi iç­ti­ğin­de yılın bit­me­si­ne kırk da­ki­ka vardı. Man­za­ra dı­şa­rı­da ha­ri­kay­dı. Bi­na­lar­dan yan­sı­yan ışık­lar, et­ra­fı tablo gü­zel­li­ği ha­li­ne ge­tir­miş­ti. Siyah ke­di­ye baktı, or­ta­lık­ta gö­rün­mü­yor­du. Belli ki yu­va­ya gir­miş­ti. Sarı kedi mut­fak ka­pı­sın­dan ay­rıl­ma­dı. Yazar, onu içeri aldı. Bir­lik­te ça­lış­ma oda­sı­na geç­ti­ler. Yazar bil­gi­sa­ya­rı­nı açıp “Elma Şe­ke­ri” adını ver­di­ği roman dos­ya­sı­nı tık­la­dı. Dün­den kur­gu­la­dık­la­rı­nı yazdı. Kedi, el­bi­se do­la­bı önün­de bu­lu­nan açı­lıp ka­pa­nır kol­tuk türü san­dal­ye­ye geçip kuy­ru­ğu­nu ba­cak­la­rı­na doğru kı­vı­rıp otur­du. Bir süre sonra da içe­ri­nin sı­cak­lı­ğın­dan uyuya kal­mış­tı.

Roman kah­ra­ma­nı Yaşar, içine ka­pan­mış bir halde oda­sın­dan hiç çık­mı­yor­du. Bir­kaç duble vis­ki­sin­den alıp en ağır dep­res­yon ilaç­la­rı avu­cu­na tek tek bo­şal­tıp iç­ti­ğin­de ko­ma­ya gir­miş­ti. Ba­ba­sı aşağı kat­tan bir­kaç kez ba­ğır­sa da yanıt ala­ma­yın­ca oğul­la­rı­nın oda­sı­na eşiy­le bir­lik­te git­tik­le­rin­de, Yaşar ya­ta­ğın­da ha­re­ket­siz ve ağ­zın­dan kö­pük­ler ge­li­yor­du. Ba­ba­sı te­le­fo­nun tuş­la­rı­na zor do­ku­nup am­bu­lans ça­ğır­mış­tı. Beş da­ki­ka sonra Yaşar has­ta­ne­ye kal­dı­rıl­mış­tı. An­ne­si de ba­yıl­mış, acil­de oğ­luy­la bir­lik­te yan yana ya­tı­yor­lar­dı. Yaşar’ın du­ru­mu ağır­dı. Yoğun ba­kı­ma alın­mış­tı. Ner­gis, Yaşar’la ko­nuş­ma­ma­sı­na rağ­men yine de uçağa at­la­yıp sev­gi­li­si­nin ya­nı­na git­miş ve yoğun ba­kım­da el­le­rin­den tu­ta­rak ku­la­ğı­na sevgi söz­cük­le­ri­ni fı­sıl­da­yıp ha­ya­ta dön­dür­me­nin yol­la­rı­nı ara­mış­tı. Küçük bir par­mak kı­pır­dat­ma­sı umut olsa da Yaşar ha­ya­tı­na göz­le­ri­ni yum­muş­tu. Yazar, dak­ti­lo­nun ba­şın­dan hızla sa­lo­na git­miş, hiç ta­nı­ma­dı­ğı kah­ra­ma­nı­nın ölü­mü­ne hıç­kı­ra hıç­kı­ra ağ­la­mış­tı, tıpkı Dos­to­yevs­ki gibi. O da bir ro­ma­nın­da kah­ra­ma­nı­nı öl­dür­müş ve kapı ça­lın­dı­ğın­da bak­mış, gelen ar­ka­da­şıy­dı. “Üstat neden ağ­lı­yor­sun?” diye, sor­du­ğun­da ona, “Kah­ra­ma­nı­mı biraz önce öl­dür­düm, ona ağ­lı­yo­rum.” de­miş­ti.

Ner­gis, sev­di­ği­ni top­ra­ğa ver­dik­ten sonra Di­yar­ba­kır’a dön­müş, bir ay sonra Yaşar’ın yıl­lar önce tatil için git­ti­ği Ege De­ni­zin­de­ki Yunan adası San­to­ri­ni’ye git­me­ye karar verdi. Onun orada kal­dı­ğı otel­den yer ayırt­tı. Ko­nuş­tu­ğu yıl­lar­da bah­set­ti­ği te­pe­ye gitti. Bir ara ken­di­si­ni de­ni­zin boş­lu­ğu­na bı­rak­mak is­te­se de an­ne­si­nin çığ­lık­la­rı ku­lak­la­rı­nı tır­ma­la­yın­ca, vaz­geç­miş­ti. Dö­nüş­te Yaşar’ın evine uğ­ra­yıp ya­ta­lak an­ne­si­nin ku­lak­la­rı­na çok an­lam­lı söz­ler fı­sıl­da­ya­cak­tı. Roman bit­miş­ti… Yazar, kol­tu­ğun­da ge­ri­ye doğru yas­la­nıp el­le­ri­ni en­se­si­ne yer­leş­tir­di. Dos­ya­sı­nı flash bel­lek’e ak­tar­dı. İşin zor­lu­ğu yeni baş­lı­yor­du. Yaz­dık­la­rı­nı satır satır oku­yup fazla söz­cük­le­ri ata­rak dü­zelt­me­le­re ge­çe­cek­ti. Ar­dın­dan yakın bir dost edi­tör bu­lu­nup gön­de­ri­le­cek­ti. Çünkü pro­fes­yo­nel edi­tö­re ve­recek pa­ra­sı yoktu.

Yazar, gün­ler­ce roman üs­tün­de ça­lış­tı. İmla­la­rı dü­zel­tir­ken sa­tır­la­rın en oku­nur ha­liy­le uğ­raş­tı. Mail yolu ile gelen dü­zelt­me­le­ri de ta­mam­la­dık­tan sonra sıra ya­yı­nev­le­ri­ne gön­der­me­ye gel­miş­ti. Yazar, ya­yı­nev­le­ri­ni tıpkı, fut­bol lig­le­ri­ne ben­zet­ti. Ünlü ya­yı­nev­le­ri onun için süper lig’di. On­la­ra ulaş­mak ve dos­ya­yı be­ğen­dir­mek de­ve­ye hen­dek at­lat­mak­tan zordu. Çünkü pi­ya­sa­ya yeni giren bir ar­ka­da­şı, yaz­dı­ğı kalın bir po­li­si­ye roman dos­ya­sı­nı ünlü bir ya­yı­ne­vi­ne gön­der­miş ve al­dı­ğı ya­nıt­ta, “Biz ya­za­rın ese­rin­den önce onun ünlü olup ol­ma­dı­ğı­na ba­kı­yo­ruz.” de­miş­ler­di. Ünlü ya­yı­nev­le­ri­nin ortak ya­nıt­la­rı ge­nel­de, “Dos­ya­nı­zın in­ce­len­me­si bir kaç ay ala­bi­lir.” şek­lin­dey­di. Daha sonra gelen ya­nıt­lar­da, “Ese­ri­niz in­ce­len­miş olup, yayın po­li­ti­ka­mı­za uy­ma­mak­ta­dır. Bun­dan son­ra­ki eser­le­ri­niz­de ba­şa­rı­lar di­le­riz. Say­gı­la­rı­mız­la / İmza.” Bir baş­ka­sı, “Biz kendi ya­zar­la­rı­mız ile ça­lı­şa­ca­ğız.” şek­lin­de olu­yor­du. Yazar, gelen ya­nıt­la­ra üzül­se de ede­bi­yat­ta yıl­gın­lı­ğa yer ol­ma­dı­ğı­nı, zira ta­rih­te bir­çok ünlü yazar bu yol­lar­dan geç­ti­ği­ni dü­şü­ne­rek ça­lış­ma­la­rı­na devam edi­yor­du. Adını duy­ma­dı­ğı ya­yı­nev­le­rin­den gelen basım tek­lif­le­ri­nin bir­ço­ğu da ya beş- on kitap ver­mek ile ikin­ci bas­kı­da telif verme şek­lin­dey­di. Bir­ço­ğu da para kar­şı­lı­ğın­da bas­ma­yı is­te­me­le­riy­di. On­la­rı da kabul et­me­yip dos­ya­sı­nı bil­gi­sa­yar­da sak­la­ma­yı yeğ­le­di.

Yazar, sabah er­ken­den uyan­dı. Haf­ta­lık köşe ya­zı­sı­nı yazıp sü­rek­li yaz­dı­ğı si­te­ye gön­der­di. Te­le­fo­nu mut­fak­ta ça­lın­ca koşup açtı.

“Ha­ya­tım iyi misin? Bugün seni rü­yam­da gör­düm.”

“İyiyim ha­ya­tım. Ha­yır­dır nasıl bir rü­yay­dı?”

“Neyse boş ver… İyi misin?”

“İyiyim dedim ya… Ke­di­ler yal­nız­lı­ğı­ma ortak olu­yor. Siyah olanı hiç yak­laş­mı­yor ama sarı olanı be­nim­le bir­lik­te. Ke­ra­ta tam bir oyun­cu. Yazı ya­zar­ken te­pem­de ge­zi­ni­yor. Ge­ce­le­ri be­nim­le ka­lı­yor. Sabah saat beşte sa­nı­rım tu­va­le­ti gel­miş ola­cak ki, uyur­ken bana do­ku­nu­yor. Ben de dı­şa­rı çı­kar­tı­yo­rum. Akıl­lı na­mus­suz!”

“On­la­rı çok öz­le­dim. Yuva yap­mış­sın, se­vin­dim. Hiç ol­maz­sa so­ğuk­lar­da üşü­mez­ler. Ye­mek­le­ri­ni ihmal etme. Biz de ab­lam­la Ber­lin’in Kür­firs­ten­damm de­ni­len bir ye­ri­ne gi­di­yo­ruz. Yıl­ba­şı ha­zır­lık­la­rı her ta­raf­ta ışıl ışıl… Ön­ce­ki ge­li­şi­miz­de sen de gör­müş­tün. Ablam ka­pı­da bek­li­yor, gö­rü­şü­rüz ha­ya­tım. Ken­di­ne iyi bak.”

“Tamam aşkım, iyi eğ­len­ce­ler. Beni merak etme. Oğ­lu­mu­zu da arı­yo­rum. Du­ru­mu iyi. Ar­ka­da­şı ile şa­ka­la­şıp du­ru­yor­lar­mış. Not­la­rı da çok güzel…”

Yazar, te­le­fo­nu ka­pa­tıp çay­dan­lı­ğın al­tı­na su ko­ya­rak ocağı yaktı. Buz­do­la­bın­da­ki kah­val­tı­lık­la­rı çı­kart­tı. Pik­nik ta­bak­la­rı­na dün­den kalan ye­mek­le­ri koyup ke­di­le­rin bu­lun­du­ğu ku­tu­nun önüne bı­rak­tı. Dö­nüş­te salon pen­ce­re­sin­den on­la­rı sey­ret­ti. İkisi de ye­mek­le­ri­ni so­run­suz­ca yi­yor­lar­dı. Kapta su­la­rı azal­mış­tı. Gidip suyu ılık­laş­tır­dı. Siyah kedi uzun süre içip yu­va­sı­na girdi. Sarı kedi, ka­pı­nın önün­de, “Ka­pı­yı açar mısın?” der­ce­si­ne pa­ti­le­riy­le ka­pı­ya yük­le­ni­yor­du. Yazar, içeri al­dı­ğın­da saat do­ku­zu otuz altı ge­çi­yor­du. Te­le­fon­dan You Tube ka­na­lı­na gi­re­rek yan­daş ol­ma­yan haber ka­nal­la­rın­dan bi­ri­si­ni açtı. Kah­val­tı­sı­nı bi­tir­mek üze­rey­ken te­le­fo­nu çaldı. Ara­yan Cen­giz Beydi. Onun­la bir mar­ket­te kasa önün­de ta­nış­mış­lar­dı. Cen­giz Bey, tu­ha­fi­ye dük­kân­la­rı­nın biraz ile­ri­de par­kın kar­şı­sın­da ol­du­ğu­nu ve oraya bek­le­di­ği­ni söy­le­miş­ti. Do­ğaç­la­ma şiir ya­zı­yor, yaz­dık­la­rı­nı da oku­yor­du. İleri de şi­ir­le­ri­ni ki­tap­laş­tır­ma­yı dü­şü­nü­yor­du. Eşi ise yan dük­kân­la­rın­da hem tu­ha­fi­ye­ye ba­kar­ken ter­zi­lik de ya­pı­yor­du.

“Üstat hemen ge­lir­sen iyi bir hi­kâ­ye var. Ha­tır­lar­san sana daha önce de bah­set­miş­tim. Çay da hazır.”

“Sof­ra­yı top­la­yıp hemen ge­li­yo­rum.”

Cen­giz Bey’in bu­lun­du­ğu dük­ka­nı par­kın kar­şı­sın­day­dı. Dük­kâ­nın önü ge­niş­ti. Bu­ra­da­ki uzun­ca bir ma­sa­da gelen dost­lar hem çay­la­rı­nı içi­yor hem de soh­bet­le­ri­ni ya­pı­yor­lar­dı. Bazen de kom­şu­la­rın ge­tir­dik­le­ri yi­ye­cek­ler­le zi­ya­fet çe­ki­li­yor­du. Gelen gi­den­le­ri de çoktu. Dost­luk ve mi­sa­fir­per­ver­lik­le­ri, sek­sen­li yıl­la­rı­nın o güzel gün­le­ri­ni anım­sa­tı­yor­du.

“Selam dos­tum.”

“Gel bak seni ki­min­le ta­nış­tı­ra­ca­ğım, Bu ağa­be­yi­miz or­du­dan emek­li. Bir kuvöz ope­ras­yo­nu anısı var, tam film­lik. ”

Adam, olayı ya­şa­mış gibi yarım saati aşkın an­lat­mış­tı. İlginç bir hi­kâ­yey­di. Ada­mın pre­ma­tü­re bir ço­cu­ğu olmuş. Be­yin­cik ve sırt kıs­mın­da iki büyük ur var­mış. Bun­la­rın mut­la­ka en kısa sü­re­de ame­li­yat­la alın­ma­sı ge­re­ki­yor­muş. Ama o yıl­lar­da söz ko­nu­su cihaz hiç­bir has­ta­ne­de yok­muş. Adam, oğ­lu­nun te­da­vi­le­ri için git­me­di­ği dok­tor ve şehir kal­ma­mış. Bir­kaç kez denen ame­li­yat­la­ra büyük pa­ra­lar har­ca­mış ve neyi var neyi yok tü­ket­miş. Ban­ka­la­ra ve ak­ra­ba­la­rı­na da ol­duk­ça borç­lan­mış. Artık öyle bu­na­lı­ma gir­miş ki, in­ti­har edecek du­ru­ma ge­lin­ce, de­ne­miş ama kur­tul­muş­tu. O cihaz ço­cuk­luk ar­ka­da­şı ta­ra­fın­dan İngil­te­re’den gön­de­ri­lip güm­rük­te bek­ler­ken bir şe­kil­de be­be­ğin kal­dı­ğı has­ta­ne­ye nak­le­dil­miş. (Onu kur­gu­lar­la fark­lı­laş­tı­ra­bi­lir­di.) Ya­şan­tı­sı­nı da arada an­lat­tı­ğın­da or­ta­ya il­ginç bir ro­ma­nın çı­ka­ca­ğı­nı bey­nin­de kur­gu­la­yan yazar eve gel­di­ğin­de o beyaz say­fa­nın kar­şı­sı­na bir kez daha geç­miş­ti. Gerçi üç ça­lış­ma­sı fark­lı ya­yı­nev­le­rin­den ünlü ol­ma­sa da para ver­me­den bas­tı­rıl­mış­tı. Hatta bi­ri­sin­den al­dı­ğı iki yüz lira çok önem­liy­di onun için. Bu dos­ya­sı­nın da ‘Elma Şeker’ roman ça­lış­ma­sı­nın akı­be­ti­ne uğ­ra­ya­bi­le­ce­ği­ni bi­le­rek yine de tuş­la­ra do­kun­du. Ro­ma­nın ilk sa­tır­la­rı şöyle baş­la­mış­tı:

Plan­lan­dı­ğı gibi Si­korsky UH-60’ların mo­tor­la­rı öğ­le­ye bir saat kala eş za­man­lı ça­lış­tı­rıl­mış­tı. Ardı ar­dı­na duran üç Ka­ra­şa­hin’in per­va­ne­le­ri dur­mak­sı­zın hız­la­nı­yor, dö­ne­rek sa­vur­duk­la­rı hava or­ta­lı­ğı toz du­ma­na ka­rış­tı­rı­yor­du. Mo­tor­la­rın ku­lak­la­rı tır­ma­la­yan gü­rül­tü­sü sa­ni­ye­den sa­ni­ye­ye yük­se­lir­ken söy­le­nen­le­ri duyup an­la­ma­mız için ba­ğı­ra­rak ko­nu­şu­yor­duk. Ciddi ba­kış­la­rı üze­ri­miz­den düş­me­yen ko­mu­ta­nın, “HAYDİ BA­KA­LIM ÇO­CUK­LAR!” diye ba­ğır­ma­sı üze­ri­ne ha­re­ke­te geç­miş, her he­li­kop­te­re beşer kişi at­la­yıp ka­pı­la­rı sür­gü­le­miş­tik. Sekiz sa­at­tir bek­le­yip te­tik­te ol­du­ğu­muz an ni­ha­yet gel­miş­ti ve sa­ni­ye­ler için­de ken­di­mi­zi gök­yü­zün­de bul­duk. He­de­fi­miz­de Güç­lü­ko­nak, Cizre ile Siirt ara­sın­da kalan Kü­pe­li Dağı vardı. Al­dı­ğı­mız emir ise, İHA’ların gece ya­rı­sı yer­le­ri­ni tes­pit et­ti­ği te­rö­rist grup­la­rı ve yer­le­ri­ni imha et­mek­ti.

Ko­mu­tum al­tın­da olan ko­man­do eri Yusuf, “İnşal­lah o pis­lik­le­ri yer­le­rin­de bu­lu­ruz, Ko­mu­ta­nım?” der­ken kol­tu­ğun ke­me­ri­ni bağ­la­mak­la müş­kül­dü. “Bir ta­ra­fa git­me­miş­ler­dir, değil mi?”

Hemen sa­ğın­da otu­ran Bay­burt­lu Meh­met, “Kıç­la­rı ağır­dır on­la­rın,” dedi dudak ke­na­rın­dan sı­rı­tır­ken. “Fazla uzak­laş­mış ola­maz­lar…”

Kar­şım­da otu­ran bu gen­ce­cik ama barut yut­muş kadar zehir zem­be­rek olan ço­cuk­la­rın mo­ra­li­nin yük­sek ol­ma­sı iyiy­di. En genci yirmi üç, en bü­yük­le­ri ise yirmi altı ya­şın­day­dı bu beş gen­cin. Nasıl ba­şa­rı­yor­lar bunu diye, dü­şün­düm. Bu kadar zor­luk­lar kar­şı­sın­da şen şak­rak gö­rün­me­le­ri, hiç­bir koşul ve şart­lar­dan şi­kâ­yet­çi ol­ma­ma­la­rı, ölüm­le dalga ge­çer­ce­si­ne gö­rev­le­ri­ni iti­raz et­me­den ye­ri­ne ge­tir­me ar­zu­la­rı ina­nı­lır gibi de­ğil­di. Acaba dünya üze­rin­de va­ta­nı ve bay­ra­ğı­nı bu denli sevip bağlı olan başka bir top­lum var mıydı?

Ba­şı­mı sal­la­dım Bay­burt­lu­yu onay­lar­ca­sı­na. İstih­ba­ra­tı al­ma­mı­zın üze­rin­den fazla zaman geç­me­miş­ti ve o en­ge­be­li ara­zi­de fazla uzak­laş­mak veya yer de­ğiş­tir­mek kolay ol­maz­dı. “Merak et­me­yin,” dedim dinç gö­rün­me­ye ça­lı­şa­rak. “Bugün her bi­ri­ni­ze ye­te­rin­ce eğ­len­ce çı­ka­cak!”

He­def­le­di­ği­miz böl­ge­ye ulaş­mak için gök­yü­zün­de yirmi da­ki­ka­ya yakın sü­zül­me­miz ge­re­ki­yor­du. Ka­ra­şa­hin, al­çal­mak ve inişe geç­mek için bur­nu­nu aşağı dik­miş­ti ki kok­pit­ten, “FÜ­ZE-E…” diye ba­ğı­ran ger­gin bir sesle bir­den­bi­re ir­kil­dik. Hemen dönüp cam­dan bak­tım. Üze­ri­mi­ze yak­la­şan lanet olası şey gü­düm­lü bir fü­zey­di ve he­de­fin­de biz var­dık. Du­ru­mu biz­den önce fark etmiş olan Pilot Bin­ba­şı, he­li­kop­te­ri bir­den­bi­re yan ya­tı­rıp bur­nu­nu ha­va­ya dikti. Ne ol­du­ğu­nu an­la­ma­mı­za fır­sat kal­ma­dan UH-60’ın için­de ip­le­ri çe­ki­len kukla be­bek­ler gibi sar­sıl­ma­ya, sağa sola sav­rul­ma­ya, baş aşağı dön­me­ye baş­la­dık. Füze her an he­de­fi­ni bu­la­cak, he­pi­miz pa­ram­par­ça ola­cak­tık. Ka­ra­şa­hin’in per­va­ne­le­ri tam gaz dö­nü­yor­du ki kuy­ruk ucun­da işit­ti­ği­miz bir gü­rül­tüy­le ir­kil­dik ama bir pat­la­ma ger­çek­leş­me­miş, fü­ze­nin he­de­fin­den kur­tul­ma­yı kıl payı ba­şar­mış­tık. Plan­la­nan nok­ta­ya in­me­den, ope­ras­yo­nu ba­şa­rıy­la ta­mam­la­ma­dan kim­se­ye kolay pabuç bı­ra­ka­cak de­ğil­dik ama tepe aşağı yatan he­li­kop­te­ri to­par­la­mak kolay ol­ma­ya­ca­ğa ben­zi­yor­du. Bizi ıs­ka­la­dı­ğı­nı san­dı­ğı­mız kah­ro­la­sı fü­ze­nin he­li­kop­te­rin kuy­ruk per­va­ne­si­ni da­ğıt­mış ol­du­ğu­nu daha sonra öğ­re­ne­cek­tik. Ek­se­ni­miz­de hızla dö­ne­rek yal­pa­lı­yor, ir­ti­fa kay­be­di­yor, Ka­ra­şa­hin’i doğ­rult­mak müm­kün ol­mu­yor­du. So­ğuk­kan­lı­lı­ğı­nı ko­ru­yan Pilot Bin­ba­şı, “Merak et­me­yin ar­ka­daş­lar,” diye bize doğru ba­ğır­dı. “Varsa ka­de­ri­miz­de ve­recek bir ca­nı­mız, ve­ri­riz…” dedi. “Ama bugün bir­kaç pis­li­ğin ca­nı­na oku­ma­dan ölmek yok bize…”

Yazar ya­ta­ğı­na uzan­dı­ğın­da kedi de ya­nı­na kıv­rıl­mış­tı. Kur­gu­lar bey­nin­de do­laş­ma­ya baş­la­mış­tı. Kah­ra­ma­nı Doğu’da görev yap­tık­tan sonra Al­man­ya NATO Üs­sün­de gö­rev­len­di­ri­le­bi­lir­di. Eşi ha­mi­le ola­bi­lir ve orada aynı site için­de­ki ar­ka­da­şı­nın Alman kom­şu­su bir kadın ona ilgi gös­te­re­bi­lir­di. Ka­rı­sı­nı doğum için Tür­ki­ye’ye an­ne­le­ri­nin ya­nı­na gön­de­re­bi­lir­di. Mezun ol­du­ğu As­ke­ri oku­lun­da görev ala­bi­lir ve be­be­ği­nin te­da­vi­si için yıl­lar öne öğ­ren­di­ği köf­te­ci­lik mes­le­ği­ni icra etmek için bir el ara­ba­sı alıp bir Baş­ça­vu­şun oğ­lu­na ema­net ede­rek ça­lı­şa­bi­lir­di. Be­be­ği­ne lazım ola­cak kuvöz ci­ha­zı­nı İngil­te­re’den ge­tir­te­bi­lir­di. Ama güm­rük­ten onu o kadar borç için­de nasıl ala­cak­tı? Bir for­mül bu­lun­ma­lıy­dı… Kur­gu­lar deli gi­biy­di…

Ro­ma­nın kur­gu­la­rı­nı dü­şü­nür­ken Elma Şe­ke­ri ro­ma­nı­nı sıkı bir oku­ru­na e-ma­il­den gön­der­di. Bir hafta sonra me­sa­jı­na düşen bir ya­zı­da okuru, ro­ma­nı oku­ma­ya do­ya­ma­dı­ğı­nı, kah­ra­man­la­rın iç dün­ya­sı­nı biraz daha ge­niş­let­me­si­ni is­te­miş­ti. “Kuvöz Ope­ras­yo­nu ”adını ver­di­ği ça­lış­ma­yı ya­rı­da bı­ra­kıp “Elma Şe­ke­ri” roman ça­lış­ma­sın­da­ki ka­rak­ter­le­rin dün­ya­la­rı­nı biraz daha ge­niş­le­tip ya­zı­cı­dan tü­mü­nü yaz­dır­mış­tı. Sa­lo­na geçip bir okur gibi okudu. İmla yan­lış­la­rı­nı kır­mı­zı ka­lem­le yan­la­rı­na yazdı. Daha sonra on­la­rı bil­gi­sa­yar­da dü­zen­le­yip bu kez bil­gi­sa­yar üze­rin­den ro­ma­nı bir kez daha okudu. Ufak tefek çıkan ha­ta­la­rı da dü­zelt­ti. Yazar bi­li­yor­du ki, ese­rin mut­la­ka bir pro­fes­yo­nel edi­tör ta­ra­fın­dan dü­zel­til­me­si­nin ge­rek­ti­ği­ni… Ama nasıl?

Yazar ge­ce­ye doğru e-ma­il­le­ri­ni kont­rol etti. Bir ya­yı­ne­vi­nin “Elma Şe­ke­ri” ro­ma­nı için olum­suz ya­zı­sı­nı gö­rün­ce üzül­dü. Si­ni­rin­den biraz önce dü­zelt­me­le­ri­ni yap­tı­ğı kâ­ğıt­la­rı alıp bir­kaç par­ça­ya ayı­ra­rak bir poşet içine yer­leş­tir­di. As­lın­da bütün ça­lış­ma­la­rı­nı alıp şeh­rin bir mey­da­nın­da ga­ze­te­ci­le­ri de ça­ğı­rıp ya­ka­rak ya­yı­nev­le­ri­ni pro­tes­to et­me­yi dü­şü­nü­yor­du. Ak­lı­na Nı­etzsc­he’nin kendi pa­ra­sı ile bas­tır­dı­ğı ve ki­tap­çı­lar­da sa­tıl­ma­yan ki­ta­bı­nı si­nir­le­nip geri top­lat­tı­ğı, yine bir İrlan­da­lı bir ya­za­rın otuz altı yıl önce gön­der­di­ği bir ça­lış­ma­sı­na olum­suz dönüş yap­tık­tan sonra ya­za­rın bir gün meş­hur ol­du­ğu­nu duy­ma­la­rı ve ya­yı­ne­vi­ni ta­şı­nır­ken o ça­lış­ma­sı­nı bir kö­şe­de bul­duk­la­rın­da bas­mak is­te­me­le­ri­ni ya­za­ra bil­dir­dik­le­rin­de, yazar bunu kabul et­me­di­ği, ak­lı­na ge­lin­ce, değ­me­ye­ce­ği­ni dü­şün­dü. Nasıl olsa ya­zar­la­rın ölün­ce kıy­me­te bi­ne­ce­ği­ni bi­li­yor­du. Ama ken­di­si gör­me­dik­ten sonra! Acaba ya­yı­nev­le­ri­ni meş­hur ya­zar­lar ipo­tek al­tı­na mı al­mış­lar­dı? Veya ya­zar­lar ara­sın­da tor­pil ve öner­me­ler olu­yor muydu? Tıpkı si­ne­ma sek­tö­rün­de ol­du­ğu gibi!

Yazar evde çöp­le­ri ay­rış­tı­rı­yor­du. Yağ­la­rı bile ayrı bir ka­va­noz için­de top­la­yıp geri dö­nü­şüm­cü­le­re tes­lim edi­yor­du. Bir öğlen üzeri kar­ton, cam v.s. dolu bü­yük­çe po­şe­tin üs­tü­ne yırt­tı­ğı roman say­fa­la­rı­nı da bı­ra­kıp tor­ba­yı bağ­la­dı. Evin önün­de­ki çöp­lü­ğün ke­na­rı­na bı­rak­mak için dı­şa­rı çıktı. Ke­di­ler de pe­şin­den geldi. Hatta ma­hal­le­nin bütün ke­di­le­ri de top­lan­mış­tı, yemek bı­ra­ka­cak diye. Yazar gi­din­ce ke­di­ler tor­ba­yı di­dik­le­miş­ler­di. Ke­na­rın­dan taşan roman say­fa­la­rı yere düş­müş­tü. Yi­yecek ol­ma­dı­ğı­nı dü­şü­nen ke­di­ler da­ğıl­mış­lar­dı. Yol­dan geçen ünlü bir ya­yı­ne­vi edi­tö­rü “Elma Şe­ke­ri / Roman” ya­zı­sı­nı gö­rün­ce durdu. Po­şe­te yak­la­şıp yer­de­ki üzeri kır­mı­zı ka­lem­le ya­pıl­mış dü­zelt­me­le­ri olan bir­kaç say­fa­yı alıp in­ce­le­di. Te­sa­düf giriş say­fa­sı­nın ya­rı­sı oku­nu­yor­du. Çö­me­lip okudu. İlgi­si­ni çekti. Po­şe­tin dü­ğü­mün­den çözüp yır­tıl­mış say­fa­la­rın hep­si­ni alıp çan­ta­sı­na yer­leş­tir­di. Eve gel­di­ğin­de bütün par­ça­la­rı sayfa nu­ma­ra­sı ve harf­ler bağ­lan­tı­sın­da bir­leş­ti­rip ya­pış­tır­dı. Önce ro­ma­nın is­mi­ni de­ğiş­tir­di. Bil­gi­sa­ya­rın ba­şı­na otu­rup ro­ma­nın kah­ra­man­la­rı ile kur­gu­la­rı­nı fark­lı­laş­tı­rıp ya­yı­ne­vi­ne ge­tir­di. Ça­lış­ma ba­sı­ma ha­zır­dı. Kitap pi­ya­sa­ya çık­tı­ğın­da raf­lar­da­ki ye­ri­ni almış ve çok sa­tan­lar ara­sı­na ka­rış­mış­tı.

Yazar “Kuvöz Ope­ras­yo­nu” adını ver­di­ği ça­lış­ma­sı­na devam edi­yor­du…

Yırtılan Roman / Ertuğrul Erdoğan (2 Yorum)

  1. EMEĞİNİZE YÜREĞİNİZE SAĞLIK ÜSTADIM MUHTEŞEM ESERİNİZDE YER ALMIŞ OLMAKTANDA ÇOK BÜYÜK MUTLULUK DUYDUM ALLAH IM ÇABALARINIZI EMEĞİNİZİ ESERLERİNİZİ HER DAİM BEREKETLİ BOL OKURLU EYLESİN.SAYGI VE SELAMLARIMLA

  2. Kaleminize emeğinize sağlık üstadım. Cok akıcı kutlarım.

%d blogcu bunu beğendi: