“yi­ne­hüz­zam”dan “Ev­li­li­ğim sa­dist bir mo­no­log”a uza­nan Bü­yü­lü Bir An­la­tı Dili / Utku Olgun

Ede­bi­ya­tı­mı­zın önem­li bir di­sip­li­ni­dir öykü. Öy­kü­ye ve öy­kü­cü­le­re daima ayrı baş­lık aç­ma­ya yö­nel­me­min ne­de­ni; ol­duk­ça ha­re­ket­li, ken­di­ni sü­rek­li canlı tutan ve ye­ni­le­yen bir dille ku­rul­ma­sı­dır öy­kü­le­rin. Öy­le­si­ne şa­şır­tı­cı bakış açı­la­rı sunar ki öy­kü­cü­ler, zih­ni­niz­de do­la­nıp duran onca so­ru­nun ka­pı­sı­nı ara­la­yıp, sizi so­run­la yüz­leş­me­ye taşır. Ger­çek­le ger­çe­küs­tü­nü iliş­ki­len­di­re­rek, kur­ma­ca­nın o eşsiz ev­re­nin­de bü­yü­lü yol­cu­luk­la­ra çı­ka­rır beni. Bun­dan olsa gerek, ede­bi­ya­tın diğer tür­le­ri­ne göre ken­di­ne özgü yeni alt baş­lık­lar ve ta­nım­la­ma­la­rı ço­ğal­tı­yor. Öykü ya­za­rı, bir ola­ya-bir ol­gu­ya bir­den çok bak­ma-sez­me ola­na­ğı ve­ri­yor.

Son dö­nem­ler­de yeni isim­ler öykü ev­re­ni­ni renk­len­di­ri­yor.

Bu isim­ler­den bi­ri­si de iki yıl aray­la iki öykü ki­ta­bı ya­yım­la­nan Ş. Didem Ke­re­moğ­lu. Bu ismin bende bu kadar be­lir­gin­leş­me­si­nin ne­den­le­ri var el­bet­te. İlk ki­ta­bı, “yine hüzzam”ı oku­du­ğum­da; cesur, hem ku­ru­cu hem de yı­kı­cı bir dile yö­ne­le­ce­ği­nin çağ­rı­şım­la­rı vardı Ş. Didem Ke­re­moğ­lu’nun. Ancak ilk ki­tap­lar ne kadar iyi olur­sa olsun, çe­ki­ni­ğim­dir on­lar­dan bah­set­me­ye. Rast­lan­tı­sal bir ba­şa­rı ya da sü­rek­li­ği ol­ma­yan onca “ilk kitap” kay­bo­lup git­miş­tir yazın dün­ya­sın­da. O ne­den­le dik­ka­ti­mi çeken ve ilk ki­ta­bı­nın çok öy­kü­sü­sün al­tı­nı çiz­di­ğim Ş. Didem Ke­re­moğ­lu’nun ikin­ci ki­ta­bı “Ev­li­li­ğim sa­dist bir mo­no­log” elime ge­çin­ce otu­rup iki ki­ta­bı bir arada de­ğer­len­dir­mek bir eleş­tir­men so­rum­lu­ğu ola­rak öne çıktı.

İlk kitap “yine hüzzam”da yer alan 12 öykü, bü­tün­lük­lü bir oku­ma­ya da kapı ara­la­mış gö­zü­kü­yor. Hem tek tek, “ken­din­ce olan” öy­kü­ler bun­lar hem de ki­ta­bı bi­tir­di­ği­niz­de bü­tün­lük­lü bir okuma yap­mış­lık duy­gu­su ve­ri­yor.

Ki­tap­ta­ki kimi öy­kü­le­ri, -kla­sik-yer­le­şik so­run­la­ra yö­ne­lir­ken bile-, an­la­tı­nın ka­lıp­la­rı­nı aşma ça­ba­sı, sı­ra­dan-gün­cel ve sıcak olay­la­rın tu­za­ğı­na düş­me­ye­ce­ği­ni du­yum­sa­tı­yor. O ne­den­le de gün­cel­lik­ten kop­ma­dan ama gün­cel dilin de ku­şa­tı­cı­lı­ğı­na tes­lim ol­ma­dan, bi­rey­sel-top­lum­sal du­yar­lı­ğı­na okuru pay­daş yap­ma­yı ba­şar­mış. İlk kitap ol­ma­sı­na kar­şın, dil­bi­lim açı­sın­dan gös­ter­di­ği özen­le bir­lik­te, im­ge­sel bir dili de yer yer kul­lan­ma­sı şi­ir­sel akış­kan­lık ka­zan­dır­mış öy­kü­le­ri­ne. Ya­nı­sı­ra, kla­sik an­la­tı­nın ve söy­le­min için­de kal­ma­yı çok sev­mi­yor ola­cak ki, her öykü için -us­ta­lık­la- bir dil arı­yor, ya­ra­tı­yor. İyi bir öy­kü­cü hiç şüp­he­siz ki aynı za­man­da bir dil se­rü­ve­ni­dir. Özel­lik­le “İlkay İçin Öy­kü­ler” di­ye­bi­le­ce­ğim bir seri öy­kü­de ya­rat­tı­ğı İlkay ka­rak­te­riy­le, in­sa­nın sos­yo­lo­jik ve psi­ko­lo­jik alan­la­rı­na de­rin­le­me­si­ne ini­yor. Bu ka­rak­ter üze­rin­den insan iliş­ki­le­ri­nin ide­olo­jik ek­se­ni­ni hü­ma­niz­ma, insan hak­la­rı ve öte­ki­leş­tir­me­ye iti­raz şek­lin­de ku­ra­rak, po­li­tik dilin doğ­ru­dan ku­şa­tı­cı­lı­ğı ye­ri­ne, es­te­tik dilin ide­olo­jik ola­rak kul­la­nı­la­bi­le­ce­ği­nin ör­nek­le­ri­ni ve­ri­yor. Ki es­te­tik dil üze­rin­den po­li­tik yö­nel­me kur­ma­ca­nın ner­dey­se ilk ku­ra­lı­dır di­ye­bi­li­riz. Sa­de­ce bunu ba­şar­mı­yor Ke­re­moğ­lu. İlk ki­tap­ta yer alan “Bir Dilde İki Ülke” adlı öy­kü­sün­de ise yazar, “coğ­raf­ya­nın in­sa­nın ka­de­ri” ol­du­ğu­nun bi­lin­cin­de­dir; mü­ba­dil ol­ma­nın top­lum­sal ol­gu­la­rı­na ve olu­şan kuşak ge­çiş­le­ri­nin açığa çı­kart­tı­ğı bi­rey­sel-top­lum­sal trav­ma­la­ra dair geniş bir evren oluş­tu­rur. Bu evren için­de kaba bir duy­gu­sal­lık değil, in­sa­ni içe­ri­ğe iliş­kin bir du­yar­lık ge­liş­ti­ri­lir. (Ge­nel­lik­le kadın öykü di­lin­de, bi­rey­sel-top­lum­sal trav­ma­la­rı an­la­tır­ken, kaba bir duy­gu­sal­lık ku­şa­tır öy­kü­yü. Oku­run duygu du­ru­mu, dü­şün­ce du­ru­mun­dan daha ön­ce­le­nir. Bu ya­nıl­sa­ma­dan olsa gerek, yıl­lar­dır aynı içe­rik­le­ri aynı dille an­la­tan onca tek­rar­la­rın için­de bir­çok te­ma­nın heder edil­di­ği­ne ta­nık­lık edil­miş­tir.) Tüm öy­kü­le­rin­de, göz­ya­şı­nı ço­ğalt­mak ye­ri­ne, dü­şün­ce­yi ve al­gı­la­ma­yı ço­ğalt­ma­yı ba­şa­rı­yor Ke­re­moğ­lu. Bu­ra­da da öz­nel­li­ğin ya­ra­ta­ca­ğı “tek bakış bi­çi­mi­nin” ye­ri­ne daha nes­nel ola­bil­mek için, öy­kü­nün dı­şı­na çı­kı­yor ve müt­hiş bir si­ne­mas­kop göz ge­zi­ni­yor öy­kü­nün için­de. Bu gözün kad­ra­jın­da­ki onca fo­toğ­ra­fı oku­run ha­fı­za­sı çe­ki­yor. Bu arka ar­ka­ya akan fo­toğ­raf­lar­da; coğ­raf­ya­lar, ta­rih­sel sü­reç­ler, ka­dın-er­kek ge­ri­lim­le­ri, ser­ma­ye ve emek ça­tış­ma­la­rı, po­li­tik olan­la apo­li­tik ola­nın ter­cih­le­ri, bi­rey-top­lum sar­sın­tı­la­rı, faklı dil fark­lı kül­tür­le­rin zo­run­lu­luk­la­rı, fi­zik­sel olan­la psi­şik ola­nın şok­la­rı oku­run zih­ni­nin dek­lan­şö­rün­de ço­ğal­dık­ça ço­ğa­lı­yor.

“Nil­gün Ma­vi­si” adlı kısa öy­kü­sün­de, ‘kadın yazar’ olma hali ile ‘kadın olma’ ha­li­nin için­den geçer Nil­gün. As­lın­da bir ba­kı­ma, yaz­ma­nın ön­ka­bul­le “ka­dı­nın ko­şul­la­rıy­la” ku­şa­tıl­mış olan eril­li­ğe de na­if­çe iti­ra­zıy­la kar­şı­la­şı­rız. Kısa ama çar­pı­cı bir dille ku­ru­lan öy­kü­de “ka­dın­ca korku”nun ke­sin­ti­siz sür­dü­ğü­nü, diken üs­tün­de bir ka­dın­ca kay­gı­nın top­lum­sal bi­lin­çal­tı­na iş­len­di­ği an­la­tı­lır. Ah­lak­sal ve ge­le­nek­sel ola­nın örtük bir eleş­ti­ri­si ku­ru­lur.

Ge­nel­de ilk bir­kaç kitap tema ola­rak da an­la­tı dili ola­rak da ya bir­bi­ri­nin de­va­mı­dır ya da ge­liş­ti­ri­ci­si­dir. İlk ki­tap­tan ay­rış­mak ye­ri­ne ilk ki­ta­bın se­si­ni so­lu­ğu­nu sür­dür­me­ye yö­ne­lir öy­kü­cü. Ancak Ş. Didem Ke­re­moğ­lu, -yu­ka­rı­da da söy­le­di­ğim gibi ilk ki­ta­bın­da ken­di­ni his­set­ti­ren dile karşı baş­kal­dı­rı­ya hazır ol­du­ğu­nu du­yum­sat­mış­tı- ikin­ci ki­ta­bı, “Ev­li­li­ğim sa­dist bir mo­no­log” yep­ye­ni bir dil de­ne­yi­mi su­nu­yor okura. Daha ilk adım­da ki­ta­bın adı hem bir iti­raz hem de bir ge­nel­le­me­ye yö­ne­le­rek bu ce­sa­re­ti per­çin­li­yor. Kitap iki bö­lüm­den olu­şu­yor; ilk bö­lü­me yazar “Bulaş Öy­kü­le­ri” adını ve­rir­ken, ikin­ci bö­lü­mün adı “İlkay Öy­kü­le­ri” olu­yor. “İlkay Öy­kü­le­ri” ilk ki­tap­ta­ki ka­rak­te­re me­tin­le­ra­ra­sı­ gön­der­ge­ler ta­şı­sa da as­lın­da bir ka­rak­te­rin hem sü­rek­li­ği­ni kur­mak hem de yaza yaza bu ka­rak­ter­den kur­tul­ma ça­ba­sı ola­rak da yo­rum­la­na­bi­lir. Ede­bi­ya­tı­mız­da buna ben­zer ka­rak­ter­ler var­dır, özel­lik­le de Sait Faik’in kimi ka­rak­ter­le­ri bir­çok öy­kü­sün­de ge­zi­nir.

“Bulaş Öy­kü­le­ri” bir anda ken­di­mi­zi için­de bul­du­ğu­muz dis­to­pik bir dün­ya­ya, bu günü bir dip not ola­rak kul­la­na­rak, ge­le­cek­te­ki dün­ya­yı ön­gör­me üze­ri­ne ku­ru­yor. Bu­laş- sal­gın ol­gu­sun için­den geçen, bir­çok ku­şa­ğın dra­ma­tik ya­şam­la­rın­dan kesit su­nu­yor okura. Zo­run­lu göç ol­gu­suy­la, fa­şizm ara­sın­da­ki bağ­lan­tı­la­rı ku­ru­yor. Öy­kü­ler­de, bu durum bazen bir dev­let, bazen bir lider, bazen üre­til­miş bi­yo­lo­jik si­lah­lar ara­cı­lı­ğıy­la ya­pı­lı­yor. Büyük soy­kı­rım­la­rın sa­de­ce savaş ol­gu­suy­la değil, yol­la­ra düş­müş onca in­sa­nın bu­la­şı­cı has­ta­lık­lar­la ka­yıp­la­rı­na kadar ay­rın­tı­lar abar­tı­sız­ca, salt çıp­lak bir an­la­tıy­la ku­ru­lu­yor. Ancak “Bulaş Öy­kü­le­ri”nde yazar umut­suz ol­ma­ma­sıy­la dik­kat çe­ki­yor. Evin­de son kişi ola­rak kalan öz­ne­nin bile ha­ya­ta tu­tun­mak için not­lar al­ma­sı, not­lar bı­rak­ma­sı, anı­la­rı sık sık ha­tır­la­ma­sı, anı-nes­ne­le­riy­le iliş­ki­ye gi­re­rek, hem geç­mi­şi ken­din­de ya­şa­ta­rak sa­ğal­tı­cı bir tutum alı­yor hem de ha­yat­ta kal­mak için “ge­le­ce­ğe” inan­ma im­ge­si ola­rak ku­ru­lu­yor. Bir ba­kı­ma, Ş. Didem Ke­re­moğ­lu’nun an­la­tı dili eleş­ti­rel ol­du­ğu kadar, in­sa­nı amaç alan bir dil­dir ve bu dilde ge­lecek daima ola­cak­tır çağ­rı­şı­mı oku­nu­yor. “Bulaş Öy­kü­le­ri”nden küçük bir alın­tı der­di­mi daha kolay an­lat­ma açı­sın­dan yar­dım­cı ola­cak­tır:

“Bir yarım, beş tam yaz ve dört kış­tır bu­ra­da­yım.

Ka­ran­ti­na ya­sak­la­rı­nın be­şin­ci se­ne­sin­de elim­de ka­lan­lar: Klav­ye ol­mak­tan başka bir işe ya­ra­ma­yan bil­gi­sa­ya­rım, eri­şi­me ka­pa­nan te­le­fon, oku­mak­tan yüz­le­ri­ni es­kit­ti­ğim aynı ki­tap­lar ve Sedat’ın pi­ka­bıy­la yüz­ler­ce plak.

Elekt­rik: Günde üç sa­at­le sı­nır­lı.

Te­le­viz­yon: Sa­kı­na sak­la­ya da­yat­tık­la­rı tek ka­nal­lı ger­çek­ler(!).

Su: Ne­re­dey­se hiç yok.”

“Al­la­haş­kı­na Sedat, es­ki­ci san­dı­ğı gibi doldu yatak alt­la­rı­mız. Kesin; an­ne­ci­ğin­den geldi diye ata­mı­yor­sun şu pi­ka­bı?”

“Ça­lı­şı­yor diye at­mı­yor ola­bi­lir miyim sence?”

Ne­re­dey­se öpe ok­şa­ya alı­nı­yor tozu pi­ka­bın. Yüz­ler­ce pla­ğın­ki de. Her yaz başı tek­rar­la­dı­ğı­mız bi­râ­yin bu. sanki çok ye­ri­miz var­mış gibi şu hur­da­la­rı tu­ta­cak!

Ya­şa­dık­la­rı­nı bi­li­yo­rum. Sıkı Yö­ne­tim’in ka­pı­ya bı­rak­tı­ğı aylık bül­ten­de oğ­lu­mun ve kar­deş­le­ri­min ya­şa­dık­la­rı bil­gi­si ve­ri­li­yor. bi­li­yor muyum?

Haf­ta­da bir de yi­yecek tor­ba­sı ve su. Evi­mi­zin ar­ka­sın­da­ki sebze bah­çe­miz­den ge­ri­ye do­ma­tes fi­de­le­ri­nin sa­rıl­dı­ğı sı­rık­lar bile kal­ma­dı! Kav­ru­lan gül­ler ve ya­se­min…

(…)

Mis­liy­le artan bulaş, ölüm­ler…

Âkil aklın ba­ha­ne­de tut­sak ka­lı­şı! Ta­kip­siz kalan ova­lar, ne­hir­ler, or­man­lar ve de­niz­le­rin yağ­ma­sı… Ve akar­su­la­rın!
Te­le­viz­yon bugün:

Top­lam Vaka Sa­yı­sı: 17349120

Top­lam Vefat Sa­yı­sı: 5895000

“Kuş­ku-kur­gu” ben bile bu ka­da­rı­nı hayal et­me­miş­tim.”

“Bayan Kuş­ku-kur­gu! Sana artık böyle di­ye­ce­ğim.

Yahu ka­rı­cı­ğım hangi sal­gın son­su­za kadar sürdü? Elbet bi­tecek.” (BULAŞ NOT­LA­RI, Tem­muz, 2025)

Aynı za­man­da, her iki ki­tap­tan edin­di­ğim ortak dü­şün­cem ise ya­za­rın iyi bir okur ol­du­ğu­nun bir çok işa­re­ti­nin öy­kü­le­rin içine sin­miş ol­ma­sı­dır. Ş. Didem Ke­re­moğ­lu belli ki ede­bi­ya­tın diğer di­sip­lin­le­ri­ni de ya­kın­dan takip edi­yor ve bu di­sip­lin­le­rin önce gelen ya­zar­la­rı­nı iz­li­yor, oku­yor. Bir ba­kı­yor­su­nuz Edip Can­se­ver’in “Ruhi Bey Na­sı­lım” isim­li şi­irin­den yola çı­ka­rak “Ruhi Bey” adını ta­şı­yan öykü ku­ru­lu­yor, “Yer­çe­kim­li Ka­ran­fil” şi­iri­ne bir saygı du­ru­şu gös­te­ri­yor. İyi bir öy­kü­cü­nün iyi şiir oku­ma­sı, şiiri ya­kın­dan takip et­me­si tüm öne­miy­le öy­kü­le­ri­ne gir­miş gö­zü­kü­yor.

“Do­muz­cu Hasan” adlı öy­kü­sü­nü oku­du­ğum­da uzun süre durup dü­şün­düm. Doğa insan ça­tış­ma­sı­nın bitip tü­ken­me­yen ge­ri­li­mi­ni, ber­rak bir dille, “Domuz av­cı­sı Hasan” üze­rin­den an­la­tı­yor. İnsa­nın içi­nin de­rin­ce ya­ra­lan­dı­ğı bir öykü dili gelip otu­ru­yor kal­bi­min ye­ri­ne.

“Ev­li­li­ğim sa­dist bir mo­no­log”un ikin­ci bö­lü­mü­nü oluş­tu­ran “İlkay Öy­kü­le­ri”nde yazar dış dün­ya­ya göz­le­ri­ni çe­vi­ri­yor. Bu bö­lüm­de­ki öy­kü­ler­den an­la­dı­ğım ka­da­rıy­la, kur­gu­la­rı­nın bir kısmı doğ­ru­dan ya­şan­mış­lık ya da ta­nık­lık­tan olu­şu­yor.Uzun sü­re­li uçuş­lar, bu uçuş­lar­da ta­şı­nan canlı kar­go­la­rın dra­ma­tik son­la­rı ya da bu canlı kar­go­la­rın kendi doğal ya­şam­la­rın­dan ko­pa­rı­lıp, kendi do­ğa­la­rı­na uygun ol­ma­yan coğ­raf­ya­lar­da nasıl bir ti­ca­ri me­ta­ya dö­nüş­tü­ğü­nü, in­sa­noğ­lu­nun do­yum­suz hır­sı­nın acı­ma­sız ak­lı­nın ta­la­nı an­la­tı­lı­yor. Bu yol­cu­luk­ta telef olan onca canlı hay­van…

Bu bö­lüm­de­ki belki de ki­ta­bın en uzun öy­kü­sü olan, “Ge­ce­de Gö­rün­me­yiz Biz” adlı öykü, an­la­tı­nın ola­ğa­nüs­tü bir dile dö­nüş­me­siy­le baş­lı­yor ve de­ni­za­şı­rı yok­sul­lu­ğun nasıl ya­şan­dı­ğı­nı, bü­yü­lü ma­sal­sı öykü ka­rak­ter­le­ri ya­ra­ta­rak çi­zi­yor yazar. Dili, kül­tü­rü, inanç ve yaşam bi­çim­le­ri bir­bi­rin­den çok uzak­ta olan bu yok­sul­laş­tı­rıl­mış in­san­lar, uzun yıl­lar­ca sö­mü­rü­len, sö­mür­ge ha­li­ne ge­ti­ri­len bu ül­ke­le­rin in­san­la­rı­nın son bir umuda yö­ne­liş­le­ri­ni an­la­tı­yor. Su­sa­rak ko­nuş­ma­nın da kalp kalbe an­laş­ma­nın da müm­kün ol­du­ğu­nu du­yum­su­yor okur. Öykü için­de Aziz Nesin’e, Yaşar Kemal’e, ora­dan Edgar A. Poe’ya ya­pı­lan alın­tı­lar ve gön­der­me­ler yu­ka­rı­da­ki al­tı­nı çiz­di­ğim “iyi okur” olan bir ya­za­ra bir kez daha işa­ret edi­yor.

“Yanık Sa­ray­la­rın Cad­de­le­rin­de” adlı öy­kü­sü, Sevim Burak’ın “Yanık Sa­ray­lar” adlı öy­kü­sü­ne bir selam du­ru­yor, böy­le­lik­le ya­za­rı­mı­zın ya­zın­sal-es­te­tik du­ru­şu­nu bes­le­yen arka plana da sızma ola­na­ğı bu­lu­yo­ruz. Bu öy­kü­de öykü kah­ra­man­la­rı­nı ara­yan bir ya­za­rın kısa se­rü­ve­ni an­la­tı­lı­yor:

 

YANIK SA­RAY­LA­RIN CAD­DE­LERİNDE

(…)

“Sa­de­ce kısa bir an için muzip muzip sı­rıt­tım.

Ça­lı­şan­la­rın hepsi oysa bir kol­tu­ğun ar­ka­sın­da saç ta­rı­yor ya da yı­ka­ma ye­rin­dey­di. Kim­se­nin soh­bet falan et­ti­ği yoktu yani. Bir ara Ayhan abiyi yaz­ma­lıy­dım.

Fa­kül­te­de ders diye oku­tu­la­cak adam­dı Ku­aför Ayhan. Bir kon­fe­ran­sa konu bile ya­pı­la­bi­lir­di.

“Nasıl Du­ayen Olu­nur? ko­nu­lu kon­fe­ran­sı­mız­da bugün…”

İşte yine baş­la­mış­tım! Kur­gu­yu bi­ti­re­bil­sem, bey­ni­mi dur­du­ra­bil­sem belki; uyu­ya­bi­le­cek­tim de.

Bir ih­ti­mal in­san­la­ra “ka­la­ba­lık” de­mek­ten de vaz­ge­çe­bi­lir­dim o zaman!

“Çok oku­yor­sun sen, kafan ka­rı­şı­yor tabii.”

Ayhan âbi bir psi­ki­yatr eda­sıy­la de­ğer­len­dir­me­si­ni ­bi­tir­miş­ti.

“Bunu sen mi di­yor­sun? Yapma Al­la­sen, sen de dük­kân­dan arta kalan her anın­da bi telaş ge­zi­yor­sun.

Dün­ya­da gör­me­dik yer bı­rak­ma­dın!”

“Kızım o telaş pos­naf­la­dı­ğım­dan. El, ayak tu­tu­yor­ken ge­ze­cen! Bir de henüz saç­la­rı­mı ka­zı­ma­dım!” dedi.

“Ayhan âbi; harf­le­ri özgür kıl­ma­mak için sıkı bir uğ­raş­ta­sın yine. Söz­cük­le­rin hep yanak iç­le­rin­de Hapis.” Sı­rı­tı­yor­dum.

“Son cüm­le­yi bir daha ala­yım.”

Ger­çek­ten de kimi an­la­şı­la­ma­ya­cak kadar hızlı ko­nu­şur­du.

“Elim­de makas var­ken gös­ter­di­ğin ce­sa­re­te hay­ran kal­dım.” dedi.

Kah­vem­den te­red­düt­lü bir yudum aldım. Arap’­tı, Yu­nan­dı; özel müş­te­ri­le­ri­ne acı­nın acısı kah­ve­ler su­nar­dı. Neyse ki bu se­fer­ki Türk’tü.

“Bi­li­yor musun?” dedim, “saçma sapan bir sürü ba­sıl­mı­şın ara­sın­da pul olan onca iyi kitap var bir de! Yeni ya­zar­la­rın ki­tap­la­rı­nı top­lu­yo­rum. Neler, neler? İna­na­maz­sın! Biri on­la­rı oku­ma­lı, bü­yüt­me­li, du­yur­ma­lı!” İçimin ateşi ya­nak­la­rım­dan çıkıp, kol­tu­ğu­mun kar­şı­sın­da­ki ay­na­yı kı­zart­tı!

“Ço­cuk­ken de ka­çık­tın sen. Ör­tü­lü deli. Oku o zaman. Ne di­ye­yim?” dedi.

Oysa son ay­lar­da ne oku­ya­bi­li­yor ne de ya­za­bi­li­yor­dum.

Dil­baz bir bey­nim, dil­siz bir yazım vardı.”

Sonuç ola­rak; ilk ki­ta­bın­da oku­run dik­ka­ti­ni çek­me­yi ba­şa­ran Ş. Didem Ke­re­moğ­lu, yeni ki­ta­bıy­la sa­de­ce oku­run değil ede­bi­yat dün­ya­sı­nın da il­gi­si­ni çek­me­yi ba­şar­mış­tır. Öykü dün­ya­sı özgün bir kur­gu­cu ve gö­zü­pek bir ya­zar­la daha da renk­le­necek, ni­te­li­ği yük­se­le­cek­tir. Ş. Didem Ke­re­moğ­lu dili seven ama dile de tes­lim ol­ma­yan, an­la­mı seven ama an­la­mın tek bo­yut­lu in­dir­ge­me­ci­li­ği­ne tes­lim ol­ma­yan, ge­le­nek­sel te­ma­la­ra uzak ol­ma­yan ama ara­yı­şın dev­rim­ci ya­nı­nı seven, ha­ya­tın için­de olan ay­rın­tı­la­rı göz önüne alan ama ay­rın­tı ol­mak­tan çıkıp odak olan “ola­ğa­nüs­tü” şey­le­ri an­lat­ma­yı, bu­ra­lar­da zi­hin­sel ça­lış­ma­lar yap­ma­yı seven ve mut­la­ka dik­kat­le takip edil­me­si ge­re­ken bir öy­kü­cü.

Onun bir okuru olmak haz ve­ri­yor, dü­şün­dü­rü­yor, şa­şır­tı­yor…

      

“yi­ne­hüz­zam”dan “Ev­li­li­ğim sa­dist bir mo­no­log”a uza­nan Bü­yü­lü Bir An­la­tı Dili / Utku Olgun (3 Yorum)

  1. İyi günler Utku Bey,
    İyi bir kitap her zaman eleştiri ile zenginleşir, bunun için öncelikle emeğinizi takdir ediyorum.
    Bir eleştirmen olarak edebiyat kuramı ve elestirisi bağlamında kadın öykü dili nedir, sınırları nedir gibi sorulara kadın yazarlarin metinlerinden referans vererek bir yazı olusturursaniz biz kadın okurlar ve öykücüler için aydınlatıcı olacaktır. Kaba bir duygusallıga düşmeden yazmak ve okumak hepimizin dileği …Bu elestirinizi temellendirmeniz kafamızda oluşan bazı sorulara ışık tutacak.
    Şimdiden teşekkürler.

  2. Utku Olgun,iyi bir eleştirmen duyarlılığı ile iki kitabını da incelemiş, derinliğine inmiş,konuları ele alışını ve yaratıcı dilini irdelemiş.Kısacası daha ilk kitabında dikkatini çeken Ş.Didem Keremoğlu’nun başarısının tesadüfi olmadığını keşfetmiş.Ben ve benim gibi pekçok kişi de Sn.Utku Olgun’la aynı fikirde.Yolun açık olsun arkadaşım.Günün birinde ben de aynı başarıyı umarım yakalayabilirim.

  3. Derinlemesine ve ayrıntılı bir inceleme yazısı. Iki kitabi da okumuş olduğum için bu değerlendirmeyi de dikkatle okudum ve çok aydınlatıcı buldum. Didem Keremoglu öykülerini ve dil- düşünce- yazın dunyasini ayrıntılı bir biçimde tanıtan elestirmene de teşekkür ediyorum. Nice öykülerini okumak dileğiyle,..

%d blogcu bunu beğendi: