Yaz Saati Uy­gu­la­ma­sı Sona Erdi
Mehmet Önder

Yaz Saati Uy­gu­la­ma­sı Sona Erdi <br> Mehmet Önder

Hani sa­at­le­rin, yaz ba­şın­da ileri, kışa gi­rer­ken ye­ni­den geri alın­dı­ğı, çok il­gi­mi­zi çek­me­di­ği için sık sık de­ğiş­ti­ri­li­yor­muş gibi gelen bir yaz saati uy­gu­la­ma­sı var­dır ya; ben ondan yıl­lar­ca hiç­bir şey an­la­ma­mı­şım­dır.

Gün ışı­ğın­dan daha çok ya­rar­la­na­ca­ğız, ka­zanç­lı çı­ka­ca­ğız, denir; or­ta­da bir ka­zanç gö­rün­mez. Ama, “Bü­yük­le­ri­miz ‘Ka­zanç­lı çı­kı­yo­ruz.’ di­yor­lar­sa, or­ta­da ke­sin­kes bir ka­zanç var­dır; ol­ma­sa niye de­sin­ler?” deyip, baş­la­rız sa­at­le­ri de­ğiş­tir­me­ye; bir ileri bir geri.

“Ev iş­le­riy­le ilgin yok, bari şun­la­rı ayar­la!” den­di­ğin­den saat ayar­la­ma işi benim asli gö­rev­le­rim ara­sın­da ol­muş­tur. Kendi kol sa­atim­den baş­la­yıp saat bu­lu­nan tüm oda­la­rı, mut­fa­ğı do­la­şıp, yeni saate uyar­lı­yo­rum. Bu ko­nu­da uz­man­la­şıp üze­ri­me bir ti­tiz­lik de gel­dik­ten sonra, bizim evde “Eski saate göre şu, yeni saate göre bu.” sözü du­yul­maz oldu. O önem­li günün sa­ba­hı uya­nıl­dı­ğın­da hiç kimse saat kar­ga­şa­sı ya­şa­mı­yor­du artık. Çünkü ben on­la­rı ilk ak­şam­dan ayar­la­yıp, çok kârlı olup da kâ­rı­nı gös­ter­me­yen gün­le­re ha­zır­la­mış olu­yor­dum.

Bu saat ayar­la­ma işi­nin, hep bana bak­ma­sın­dan ya­kın­dı­ğı­mı san­ma­yın. Ön­ce­le­ri bana da ge­rek­siz, hatta an­gar­ya gibi gel­miş­ti; ya­nıl­mı­şım. Hem ya­rar­lı hem de çok kâr­lıy­mış.

Te­le­viz­yon­da­ki ko­nuş­ma­cı son ha­ber­ler­de, “Yaz saati uy­gu­la­ma­sı sona erdi. Sa­ba­ha karşı saat dört­te sa­at­le­ri­ni­zi bir saat geri alın.” de­yin­ce, kendi ken­di­me “Kalk Meh­met bu senin işin. Bu günün işini ya­rı­na bı­rak­ma.” dedim. Dedim de­me­si­ne de, hanım ben­den atik dav­ran­dı: “Bu kez sa­at­le­ri ben ayar­la­ya­ca­ğım.” Hay Allah! Bı­rak­maz­lar ki in­sa­nı, altı aydan altı aya kârlı bir iş ya­pa­lım.
“Ik mık” et­tiy­sem de, din­le­me­di.

San­dal­ye getir, mer­di­ven götür. O önden ben ar­ka­dan oda oda do­laş­ma­ya baş­la­dık. Arada da beni uya­rı­yor. “San­dal­ye­yi sağ­lam tut. Mer­di­ve­ne sıkı yapış!”

Mut­fak­ta­ki saati in­dir­di. İndi­rir in­dir­mez de bir çığ­lık:

– Meh­me­e­et yetiş!

Çığ­lık­tan, sa­atin içine yılan çiyan yuva yaptı san­dım.

– Ne oldu?

– Üstü toz için­de, ya bir konuk gör­sey­di!

Hanım aşırı titiz. Sa­at­le­rin üstü yük­sek­te kal­dı­ğın­dan onlar biraz olsun pa­ça­yı kur­ta­rı­yor.

– Yahu, sa­at­le­rin te­pe­si­ni tef­tiş edecek konuk türü daha icat edil­me­di ki.

İkna ol­ma­ya hiç ni­ye­ti yok:

– Edil­miş­tir edil­miş­tir! Az daha rezil ola­cak­tık. Allah o sa­at­le­ri de­ğiş­ti­ren­ler­den razı olsun. Tut­tuk­la­rı­nı altın etsin.

Hanım ora­dan çocuk oda­sı­na geçti. Ben bir elim­de san­dal­ye, öte­kin­de mer­di­ven

pe­şin­de­yim. Hiç bek­len­mez ama, bir çığ­lık daha.

– Ne oldu?

Aynı du­alar:

– O saat de­ğiş­ti­ren­le­rin tut­tu­ğu altın olsun.

İnsan ister is­te­mez kıs­ka­nı­yor yani. Al­tın­la­rın hepsi de sa­at­çi­le­re gitti. Biz ne ola­ca­ğız; öyle ya. Me­te­li­ğe kur­şun atan da biziz.

– Niye hep on­la­ra? Bize de altın…

– Bizim zaten var. Oğ­la­nın çey­rek al­tın­la­rı­nı sa­atin içine koy­muş­tum, unut­mu­şum. Ça­lın­dı diye üzü­lü­yor­dum. Oysa hır­sız bun­la­rı gör­me­miş.

Bizde bir se­vinç, bir mut­lu­luk. Ta­ri­hin en ke­yif­li saat ayar­la­ma­sı­nı ya­şı­yo­ruz.

Ben içim­den sa­at­le­rin ya­rar­la­rı­nı, zırt pırt de­ğiş­ti­ren­le­rin ne denli ya­rar­lı yö­ne­ti­ci­ler ol­du­ğu­nu dü­şü­nür­ken, hanım ne­re­dey­se günün en büyük çığ­lı­ğı­nı atı­yor­du. Ko­ri­do­run ucun­da­ki, an­ti­ka gö­rün­tü­lü, “Saat başı, dü­zen­li tan tan sesi çı­ka­rır.” deyip sat­tık­la­rı saat vardı ya. İki yıl sonra arı­za­la­nıp sa­tı­cı­sı da tüy­dü­ğü için ga­ran­ti­siz ola­rak, ka­fa­sı­na es­ti­ği zaman “Ka­yı­ı­ırrt” diye ses çı­ka­ran, koca ahşap saat; o ye­rin­de yok.

Sa­atin bir işe ya­ra­dı­ğı yok da; yine mi hır­sız girdi? Başka neler çaldı? Bizde bir telaş.

Neyse haf­ta­lar önce bo­ya­cı­la­rın in­di­rip bir do­la­bın içine ya­tır­dık­la­rı, sonra orada unut­tuk­la­rı an­la­şıl­dı da, ko­ri­dor­da Nas­ret­tin Hoca’nın eşe­ği­nin bu­lu­nu­şu­na ben­zer bir mut­lu­luk ya­şa­dık.

En son çığ­lık da, sa­lo­na gi­rin­ce, ön­ce­ki­nin ardı ar­dı­na iki kez yi­ne­len­me­siy­le atı­lı­yor­du.

Tam mut­fa­ğa girip bir su içe­yim de­miş­tim ki;

– Me­me­e­et, Me­me­et!

Yan­dık, dedim. Kesin mer­di­ve­nin ba­sa­ma­ğı kı­rıl­dı.

“Yet­tim ga­ri­ii!” diye, bir çığ­lık da ben attım. Anın­da sa­lon­da­yım. Düş­me­miş ama, kesin önem­li bir durum var. Bak­tım elin­de bir kağıt. Gü­lü­cük­ler sa­çı­yor:

– Allah o satt­le­ri de­ğiş­ti­ren­ler­den razı olsun. Tut­tuk­la­rı ne is­ter­ler­se ondan olsun.

Geçen yıl pa­ra­ya sı­kı­şın­ca, bir parça tarla sat­tıy­dık da, alı­cı­nın pa­ra­sı çı­kış­ma­yın­ca ya­rı­sı için senet al­dıy­dık.

Günü geldi, bizim alıcı Osman or­ta­lık­ta yok. Git gel evi­nin yol­la­rı aşın­dı, yok. En son çar­şı­da kar­şı­laş­tık. Ama kar­şı­laş­san ne ola­cak. Bin bir ba­ha­ne uy­du­ru­yor:

– Sen­den al­dı­ğım tar­la­ya, slaj­lık darı ek­miş­tim. Ya sı­cak­lar­dan ya da tohum bo­zuk­tu, da­rı­lar bü­yü­me­di zarar ettim.

– Eee?

– Hem yem­le­ri yok hem de bor­cu­mu öde­ye­yim, diye da­mız­lık da­na­la­rı sa­tı­lı­ğa çı­kar­dım.

– Sa­ta­ma­dın mı?

– Sa­ta­maz ol­say­dım. On­la­rı da Kara Kasap diye bi­ri­ne kap­tır­dım. Ada­mın para ödeme alış­kan­lı­ğı yok­muş. Da­na­la­rın önce yem­le­ri, sonra ken­di­le­ri gitti. Elim­de bir senet bile

yok mu? Se­ne­di­ni al­ma­dan kim kime para verir? Ben olsam da bir kuruş ver­mem. Ala­cak­lı se­ne­di­ni kay­bet­se de borç­tan kur­tul­sam, diye ba­ka­rım.

“Be­re­ket bende senin se­ne­din var” dedim içim­den. Ya ol­ma­sa, üs­tü­ne bir bar­dak soğuk su içe­cek­tik.

Hani ha­nı­mın o en büyük çığ­lı­ğı var ya, ay­lar­ca or­ta­lı­ğı ayağa kal­dı­rıp yine bu­la­ma­dı­ğı­mız o senet için.
Hanım hala yü­zün­de gü­lü­cük­ler, elin­de­ki se­ne­di sa­vu­ra sa­vu­ra, sa­at­le­ri de­ğiş­ti­ren­ler için du­alar edi­yor:

– Tut­tuk­la­rı altın ol­su­u­un…

      

Yorum yaz