Yay­la­da Sis | Gülseren Akdaş

Güneş te­pe­de­dir. Yol ke­na­rın­da ki kar­lar eri­me­ye baş­la­mış. Kar­la­rın al­tın­dan çıkan kuru top­ra­ğın bir kı­yı­sın­da yeni yeni ye­şer­me­ye baş­la­mış, bit­ki­ler ba­şı­nı gü­ne­şe doğru uzat­ma­ya uğ­ra­şı­yor­lar­dı. Mavi ol­ma­yan bir gök­yü­zü vardı. Büyük geniş bir alan­da yal­nız sır­tın­da çalı çırpı top­la­mış sır­tı­na bağ­la­mış bir kadın ağır ağır yo­ku­şu tır­ma­nı­yor­du. Yü­rü­dü, her yeri sis kap­la­ma­ya baş­la­mış­tır. Git­tik­çe sis daha yo­ğun­la­şır. Yürür. Bir ağaç görür. Yaşlı, çok yaşlı bir ağaç­tır gör­dü­ğü. Adım­la­rı­nı hız­lan­dı­ra­rak ağaca doğru iler­ler. Ya­kın­da gör­dü­ğü tek ağaç­tır. Yürür. Ağa­cın di­bi­ne otu­rur. Sır­tın­da ki yükü yere koyar. Ağaca yas­la­nır. Otu­rur­ken ka­fa­sı­nı kal­dı­rıp bakar ağaca. Sis­ten hiç­bir şey gö­re­mez. Ağa­cın al­tın­da sisin kalk­ma­sı­nı bek­ler.

Ömer, o ba­ha­rın son gün­le­rin­den bi­rin­de, tek ba­şı­na yay­la­ya çı­kı­yor­du. Uzak­tan ka­dı­nı takip etti. Kim bilir belki ta­nı­dı­ğım­dır diye. Zaman zaman sis öyle yo­ğun­la­şı­yor­du ki. Yaşlı kadın bir gö­rü­nü­yor bir kay­bo­lu­yor­du. Gü­lüm­se­di kendi ken­di­ne. Bu kadar uzak­tan yaşlı ol­du­ğu­nu ne­re­den an­la­dım. Genç­te ola­bi­lir­di.

Ka­rı­sıy­la ço­cuk­la­rı­nı ise et­ra­fa çeki düzen ver­dik­ten sonra, hay­van­la­rın sır­tın­da çı­ka­ra­cak­tı. Yol yoktu ince çizgi gi­biy­di pa­ti­ka. Yo­lu­na devam et­mek­le, din­len­me ara­sın­da ka­rar­sız kaldı. Tek­rar uzak­ta­ki ka­dı­na baktı o da otu­ru­yor­du. Yolcu yo­lu­na, di­ye­rek yo­lu­na devam etti. Ömer, diz­le­ri­nin sı­zı­sı­na al­dır­ma­dan

Yayla ku­lü­be­si­ne şöyle bir baktı. Et­ra­fı­nı çalı çırpı sar­mış kir pas için­dey­di. Çı­kı­nı­nı, ce­ke­ti­ni kas­ke­ti­ni taze yon­ca­la­rın üze­ri­ne serip kös­tek­li sa­ati­ne göz gez­dir­di. Ka­ran­lık hep­ten bas­tı­ra­na kadar üç dört saat ça­lış­ma­yı göze aldı.
Önce çalı çır­pı­yı ka­pı­dan çekip eve girdi. Bir ko­ku­dan saat gibi ba­yat­tı ahşap; pen­ce­re­le­ri açtı. Ki­ler­de­ki tez­gâh­lar da, kap ka­cak­ta fare pis­lik­le­ri; se­dir­ler­de, yer­ler­de toz to­pak­la­rı; çü­rü­müş ahşap pen­ce­re­le­rin ke­nar­la­rın­da, per­vaz­la­rın­da ha­şe­rat yı­ğın­la­rıy­la ay­lar­ca boş kalan ku­lü­be­nin, sanki ih­ti­yar­lık na­sır­la­rıy­dı. Dile gelse koca ku­lü­be, yak da kur­tu­la­yım, di­ye­cek­ti. İçe­ri­nin şöyle ka­ba­sı­nı alıp ça­tı­da ufak tefek ak­tar­ma­lar yaptı.

Bir ta­raf­tan da sende hak­lı­sın. Dört se­ne­dir uğ­ra­ma­dık. Ama bi­li­yor­sun ki güzel karım çok has­tay­dı. Apar topar git­tik bu­ra­dan. So­nun­da uzun bir koş­tur­ma baş­la­dı. Şimdi mi? Çok, şükür iyi, iyi. Olsun. Şimdi ben seni yeni ha­li­ne ge­ti­re­me­sem de iyice te­miz­le­rim, bo­ya­rım bak nasıl pa­rıl­da­ya­cak­sın. Biraz sabır sonra her yer gü­zel­le­şecek. Koş­tur­ma için­de sa­at­ler geç­miş­ti. Bu gün­lük bu kadar, di­ye­rek or­ma­na karşı bir is­kem­le çekti ve ek­me­ği­ni pey­ni­re basa basa ye­me­ğe baş­la­dı. Çam iğ­ne­le­ri rüz­gâr­la hafif hafif kı­pır­dı­yor­du. Alt dal­la­rı gö­rü­nü­yor­du da te­pe­le­ri gö­rün­mü­yor­du.
Ömer’in ak­lın­da üç ine­ğin haf­ta­da kaç litre süt ve­re­ce­ği­nin he­sa­bı vardı. Yaz bo­yun­ca kaç kilo pey­nir çı­ka­ra­ca­ğı­nın he­sa­bı­nı ya­pı­yor­du. Biri üç sa­yı­yor, üçü beşe ek­li­yor, ne eder­se etsin dü­şün­mek bü­kü­yor be­li­ni. Dört yıl­dır bir türlü doğ­rul­ta­ma­mış­tı be­li­ni. En çokta has­ta­lık, mas­raf­la­rı bük­müş­tü.

Ne yap­tım diye ge­çi­ri­yor için­den. Ben ne yap­tım? Her şeyi dü­şün­düm, böyle bir şey ola­ca­ğı ak­lı­mın ucun­dan bile geç­me­di.

Yine ka­rı­sı­nı dü­şü­nü­yor yaya dut ağaç­la­rı olan hatta küçük bir me­zar­lık­tan sonra ulaş­tık­la­rı okul yolu yıl­lar­ca bozuk yol­dan ge­çer­ken duy­duk­la­rı o aca­yip ger­çe­ği ; dut ağaç­la­rı­nı kes­me­sin­ler diye yolun ya­pıl­ma­sı­nı is­te­me­yen ma­hal­le hal­kı­nın o ça­mur­lu tozlu yolu yıl­lar­ca aşın­dır­dık­la­rı­nı içten bir se­vinç­le ha­tır­la­dı.

Dört yıl­dır ne­le­ri unut­tuk­la­rı­nı ha­tır­la­dı:

Her şey ka­rış­tı. Dedi. İçin­den bir yo­lu­na girse. O zaman hayat güzel ola­cak. Artık içim­de ki piş­man­lık­lar bü­yü­me­ye­cek­ti. Gün­ler geç­tik­çe de kay­bo­la­cak. Derin ve hü­zün­le bak­ma­ya­cak bana. Dalıp dalıp ölümü dü­şün­me­yecek. Geçen yıl­la­rın acı­sı­nı çı­ka­ra­ca­ğız hayat o kadar basit değil. Acı­nın ya­nın­da mut­lu­luk­ta var. Ni­ha­yet ucun­da ya­ka­la­dık biz…
Güneş doğ­du­ğun­da yor­ga­nı sır­tın­dan at­ma­dan doğ­rul­du uy­ku­da uçup giden ha­tı­ra­la­rın ye­ni­den ak­lı­na dol­ma­sı­nı bek­le­di. Cama uzan­dı sis da­ğıl­mış­tı. Ba­kın­dı gök­yü­zü­ne sis­ten gö­re­me­di­ği her şeyi net ola­rak gö­rü­yor­du. Yarın ka­rı­sı­nı ve kı­zı­nı al­ma­ya gi­de­cek­ti.

      

Yorum yaz