Yaşam Panoraması – İsmet Çallıbay

Yaşam Panoraması – İsmet Çallıbay

YAŞAM PA­NO­RA­MA­SI

İsmet Çallıbay

Yıl bin dokuz yüz elli dört, on dört ya­şın­da­yım. Yev­mi­yem bir, ay­lı­ğım otuz lira. Om­zum­da etek­le­ri yır­tık ke­pe­nek, aya­ğım­da ciz­la­vet las­tik­ler. Kar­gan dağı etek­le­rin­de, kom­şu­la­rı­mı­zın ko­yun­la­rı­nın pe­şin­de­yim. Gün epey­ce iler­le­di, güneş kara bu­lut­la­rın ara­sın­dan sıy­rı­la­rak bu­lun­du­ğu­muz yö­re­yi terk etmek üzere. Gök­yü­zü ka­rar­dı, gök gür­le­me­si ve ar­dın­dan şim­şek çak­ma­sıy­la ürken ve ken­di­le­ri­ni ko­ru­ma­ya alan ko­yun­lar, bir daire oluş­tur­muş baş­la­rı yerde, ses­siz bek­le­mek­te­ler. Bir­den ve bir yağ­mur baş­la­dı ki, ya­maç­lar­dan de­re­le­re doğru. Ma­ki­lik­ler ara­sın­dan do­lu­diz­gin, yol is­te­di­ler ön­le­ri­ne ne gel­diy­se…

“Hadi ba­ka­lım, gitme za­ma­nı­dır.”

Ka­ra­baş beni an­la­mış­tı. Fişek gibi fır­la­dı ye­rin­den, onun ar­dın­dan ağıla koştu cüm­le­si. Ar­ka­la­rın­dan ben de… Las­tik ayak­ka­bı­la­rım kaldı çi­men­ler üs­tün­de. Ko­yun­lar, ağı­lın ka­pa­lı bö­lü­mü­ne zor ye­tiş­ti­ler…

Bu se­rü­ve­nim kış bo­yun­ca üç ay sürdü. Ko­yun­la­rı Bur­sa­lı­la­ra sa­tın­ca benim de ço­ban­lı­ğım bitti.

Bir hafta sonra, köyün ileri ge­len­le­rin­den Dur­muş Ağa, beni ya­nı­na ça­ğır­dı:

“Ev­la­dım, ça­lış­ma­ya ih­ti­ya­cın ol­du­ğu­nu duy­dum, is­ter­sen benim sı­ğır­la­rı­mı ba­ka­bi­lir­sin. Ço­ban­lık­tan al­dı­ğın pa­ra­yı ben de ve­ri­rim.”

“Olur, ot­la­ta­bi­li­rim,”

Ha­ri­ka bir doru atı vardı Dur­muş Ağa’nın. Onun­la do­la­şa­cak­tım sı­ğır­la­rın ar­ka­sın­da. İyi attı, şaha kalk­tı­ğın­da üze­rin­den dağ­lar­dan ova­la­ra, ya­maç­la­ra ba­kı­yor­muş gibi his­se­der­dim ken­di­mi. Her yer düm­düz olur­du.

On beş kadar vardı hay­van­la­rı… Bir de ara­la­rın­da da­mız­lık ola­rak bes­le­nen Macar isim­li dana vardı ki ka­sı­la ka­sı­la yü­rür­dü ara­la­rın­da. Her sabah ça­yır­la­ra, yeni çim­len­miş olan kır­la­ra, ot­lak­la­ra ve bort­lak bit­ki­si çok olan na­da­sa bı­ra­kıl­mış tar­la­la­ra sü­rer­dim on­la­rı. Ak­şa­mü­ze­ri de köye dö­ner­ken uzun ya­la­ğı olan çeş­me­den sular, ahır­la­rı­na bağ­lar, ge­rek­liy­se yem­le­ri­ni verir evi­mi­ze gi­der­dim. Sığır ço­ban­lı­ğı koyun ço­ban­lı­ğın­dan daha kolay ve zevk­liy­di.

Bir ar­ka­da­şım vardı, on­la­rın da on kadar hay­va­nı ve Sinan adın­da bir da­mız­lık­la­rı vardı. İki kafa dengi ar­ka­daş, hay­van­la­rı sal­dık mı ot­la­ğa soh­be­ti­miz bit­mez­di. Ar­ka­da­şı­mın gön­lün­de bir aslan, be­nim­kin­de de gözü yük­sek­ler­de bir kü­hey­lan kük­rer­di.

İlko­ku­lu be­ra­ber bi­tir­miş­tik. Ar­ka­da­şı­mın ba­ba­sı köyde en çok oku­yan­lar­dan­dı. Ki­tap­lı­ğın­da yüz­ler­ce kitap vardı. Dör­dün­cü sı­nıf­ta iken okul ki­tap­lı­ğın­da oku­ya­ca­ğım kitap kal­ma­mış­tı. İki yüze yakın kitap üçün­cü sı­nıf­tan son­ra­sın­da be­şin­ci sı­nı­fı ya­rı­la­ma­dan tü­ken­miş­ti. Ar­ka­da­şı­ma bir öneri gö­tür­düm, at­la­rın üze­rin­dey­dik iki­miz­de. Ona:

“Ba­ba­nın ki­tap­la­rın­dan bana her gün bir tane ge­ti­ri­ver, er­te­si günü sabah ve­re­yim, sen ye­ni­si­ni getir,” dedim. Önce kork­tu, ba­ba­sı­nın malı çok kıy­met­liy­di ama bana gü­ven­di­ğin­den bir kö­tü­lük bek­le­mi­yor­du.

“Tamam, ge­ti­ri­rim ama er­te­si sabah bu­lu­şur bu­luş­maz es­ki­si­ni alıp ye­ni­si­ni ve­ri­rim,” de­yin­ce an­laş­tık. O da ben de o gün­den sonra at­la­rın hey­be­le­rin­de birer ki­tap­la gezer olduk.

O ki­tap­la­rı sa­ba­ha kadar gaz lam­ba­sı­nın ışı­ğın­da oku­yup sa­bah­ta tes­lim eder­dim. Hay­van­lar ot­lar­ken uza­nır­dık bir göl­ge­ye bizde uyur­duk. Ba­ba­sı­nın ki­tap­la­rı öyle yüz say­fa­lık ki­tap­lar­dan de­ğil­di. O se­ne­nin so­nu­na doğru, dünya kla­sik­le­ri­ni bi­tir­dim di­ye­bi­li­rim. Bir de alış­kan­lık edin­miş­tim. Her oku­du­ğum ki­ta­bın en il­ginç yer­le­ri, adını ve ya­za­rı­nı bul­du­ğum ki­tap­la­ra ya­zar­dım. O kâ­ğıt­la­rı sanat ens­ti­tü­sü bi­te­ne kadar sak­la­dım. “Ar­ka­da­şı­mın tut­tu­ğu altın olsun!” de­mek­ten başka bir şey gel­mi­yor ak­lı­ma. Bana çok yar­dım­la­rı oldu.

Benim hay­van­la­rın ara­sın­da bir de eşe­ği­miz var. Onu da ot­la­ma­ya gö­tü­rü­lü­yor­dum. Evin bazen ha­nı­mı bazen büyük kızı benim hey­be­ye çı­kın­lan­mış ola­rak öğle ye­me­ği ko­yar­dı. Ka­lay­lı bakır sa­han­lar vardı o yıl­lar­da üzeri ka­pak­lı. İçinde Ka­ra­man pey­ni­ri ve or­ta­sın­da biraz zey­tin­ya­ğı, en üste de iki dilim ekmek. Bazen ya unut­tuk­la­rı için ya da başka bir şey­le­ri ol­ma­dı­ğı için bir hafta o çıkın için­de pey­nir­le gider dö­ner­di be­nim­le. Yi­ye­mez­dim çünkü bo­ğa­zım tı­ka­nır­dı. Bir öğ­le­yin ar­ka­da­şım Ka­ra­man pey­ni­rin üze­ri­ne bir avuç top­rak koydu. Ka­pat­tık ka­pa­ğı­nı bağ­la­dık çı­kı­nı, koy­duk hey­be­nin gö­zü­ne. Aynı çıkın bir hafta geldi ve döndü tek­rar. Top­rak pey­ni­ri ko­kut­muş­tu belki de ama far­kın­da de­ğil­dik. Hakir gö­rül­me­nin öte­sin­dey­di bu ya­pı­lan.

Bir ak­şa­mü­ze­ri dö­nüş­te bak­tık ki bizim eşek yok or­ta­lar­da. Ara­dık, ta­ra­dık, bu­la­ma­dık. Ar­ka­da­şım yine im­da­dı­ma ye­tiş­ti.

“Ara­yıp durma be kar­de­şim. Eve var­mış­tır o, sen git­ti­ğin­de ahır­da gö­re­cek­sin eşeği…” dedi. Yü­rüt­tük hay­van­la­rı, çeşme ba­şın­dan sonra da ahır­la­ra… Bak­tım eşek ye­rin­de ta­kı­lı. Se­vin­dim tabii.

Bir hafta sonra iki ay dol­muş ama ben hiç para al­ma­mış­tım. Dur­muş Ağa, eve git­me­den ça­ğır­dı beni.

“Gel ba­ka­lım evlat se­nin­le he­sap­la­şa­lım. İki ay oldu hiç para al­ma­dın.”

Alt­mış lira ala­ca­ğım ya, annem de se­vi­necek, iki ki­şi­yiz başka kim­se­miz yok.

“Ba­ba­nın bana yirmi lira borcu vardı. Bir de eşeği tokat’a kap­tır­mış­tın, dört lira da oraya ver­dim. Ne eder, yirmi dört lira, ne kaldı? Otuz altı lira, ka­zan­cın budur,” deyip verdi pa­ra­yı.

On beş ya­şım­day­dım, iti­raz etsem neye yarar ki?.. Ver­mez, öyle bi­ri­siy­di Ağa.

O akşam evin­den ay­rı­lır­ken,

“Dur­muş Emmi, babam öleli iki yılı geçti, sen ondan al­ma­dın da benim hak­kı­mı neden kes­tin. Sonra tokat pa­ra­sı da ne demek eşek senin değil miydi? Neden dört lira ver­dim? İşi bı­ra­kı­yo­rum, yarın ben yokum,” dedim, Yü­rü­düm, ar­kam­dan ba­ğır­dı, koştu ama ben ka­ra­rım­dan dön­me­dim. O günün pa­ra­sıy­la kes­ti­ği para ca­nı­mı yak­mış­tı.

Oku­lun öğ­ret­me­ni ve köyün bazı ileri ge­len­le­ri, “Bu oğlan or­ta­lar­da telef ol­ma­sın,” de­miş­ler. Kö­yü­müz­de­ki Tarım Kredi Ko­ope­ra­ti­fi, Mü­dü­rü ile gö­rüş­müş­ler. O da beni ça­ğır­dı bir gün. Git­tim. Bana,

“Ko­ope­ra­ti­fi­mi­zin hiz­met­li­si yok, ih­ti­ya­cı­mız da var. Ça­lış­mak is­ter­sen seni bu­ra­ya ala­lım, ay­lı­ğın yet­miş beş lira, İşin te­miz­lik yap­mak, ma­sa­la­rı er­ken­den sil­mek, loj­ma­na ve ofise ge­rek­li olan suyu temin etmek… Bu arada da öğ­ren­me is­te­ğin varsa, ya­zış­ma iş­le­rin­de de bize yar­dım­cı ola­bilr­sin. Ne der­sin?”

İtiraz etmek ne had­di­me, ay­lı­ğım iki buçuk kat arttı hem de her ay ala­ca­ğım bu pa­ra­yı…

Yirmi ay sürdü bu hiz­met­li­lik ya­şa­mım. Sabah er­ken­den gi­di­yor­dum, işim bi­tin­ce otu­ru­yor­dum san­dal­ye­ye ki­ta­bım elim­de. İlk kez dak­ti­lo kul­lan­ma­sı­nı öğ­ren­dim. İlk kez ön mu­ha­se­be bil­gi­le­ri­ni bu­ra­da­ki gö­re­vim­de aldım. Üç ay sonra mü­dü­rü­müz, Tur­gut­lu Ka­sa­ba­sı­na bağlı Ah­met­li Ko­ope­ra­tif Mü­dür­lü­ğü­ne ata­nın­ca ye­ri­ne başka biri geldi, kısa za­man­da kay­naş­tık. On yedi ay bir amir değil de bir ar­ka­daş gibi bir­lik­te ça­lış­tık. Ondan çok şey öğ­ren­dim. Sır­tım­la su ta­şı­dım, odun kır­dım, te­miz­li­ği lâ­yı­kıy­la yap­tım ama öğ­ren­dik­le­ri­min ya­nın­da yap­tık­la­rım çok azdı.

Ara­dan geçen gün­ler değil, yıl­lar­dı. Kendi ken­di­me kim­se­den yar­dım al­ma­dan or­ta­okul bil­gi­le­riy­le do­nan­mış­tım.

Müdür Bey dâhil üç kişi, bir de ben dört ki­şiy­dik ça­lı­şan. Bir sabah yine er­ken­den gel­dim. Et­ra­fı dü­ze­ne koy­dum, te­miz­li­ği­mi bi­tir­dim. Mu­ha­se­be­ci­miz geldi önce, ar­dın­dan mu­ha­sip mu­avi­ni, ne ol­duy­sa yolda baş­la­mış­lar tar­tış­ma­ya. Ara­la­rın­da bir sorun var, utan­ma­sa­lar kavga bile ede­cek­ler­di. Gen­cim ya, du­ra­ma­dım.

“Sor­mak had­dim değil ama nedir tar­tış­tı­ğı­nız konu?”

“Oğlum sen işine bak, sen an­la­maz­sın…”

O kadar zor geldi ki bana bu söz, kendi ken­di­me ku­rul­dum. Ma­sa­nın ke­na­rı­na da­yan­dım iz­li­yo­rum on­la­rı. Bir ma­te­ma­tik so­ru­su var. Hep bi­li­riz ya havuz prob­lem­le­ri var­dır or­ta­okul­da, on­lar­dan bi­riy­di tar­tış­tık­la­rı… On­la­rı tar­tı­şır­ken ben çöz­düm prob­le­mi. Belki de ha­ta­lıy­dım ama gen­cim dedim ya, ka­le­mi elime aldım, bir­kaç da­ki­ka geç­me­di, “bu­yu­run sonuç!..” dedim. Aman Allah’ım öf­ke­den küp­le­re bin­di­ler, dı­şa­rı kaç­tım. Tut­sa­lar beni dö­ve­cek­ler.

O gün ha­ya­tım­da ikin­ci kez önem­li bir karar ver­dim Bu adam­lar­dan biri mu­ha­se­be­ci, di­ğe­ri de yar­dım­cı­sı… Neden kız­dık­la­rı­nı son­ra­dan öğ­ren­dim. So­ru­yu çö­zün­ce ka­le­mi fır­la­tı­ver­mi­şim söz de… Ke­sin­lik­le yalan, bilen in­sa­n uka­la­lık yap­maz. O yaşta benim ilkem ol­muş­tu bu an­la­yış.

Müdür Bey’le gö­rüş­tüm:

“İli­şi­ği­mi ke­si­ver, di­lek­çe­mi ya­za­yım ay­rı­la­ca­ğım. Ben oku­mak is­ti­yo­rum.” dedim. “Böyle yarım adam­lar­la ça­lış­mak is­te­mi­yo­rum.”

Çok se­ve­cen iyi ni­yet­li bir adam­dı müdür. Oda­sı­na ça­ğır­dı beni. Söy­le­dik­le­ri­ni yap­ma­dım ama ya­şa­mım bo­yun­ca da unut­ma­dım.

“Bak ev­la­dım, annen ve sen iki ki­şi­si­niz, ça­lış­kan­sın, ba­şa­ra­ca­ğı­na inan­cım son­suz. On sekiz ya­şı­na gir­di­ğin­de mü­ra­ca­at ede­riz, sen de ko­ope­ra­tif­çi olur­sun. Öğ­ren­dik­le­rin­le en kısa süre de müdür de olur­sun. Bir de bu köy zen­gin bir köy, bir zen­gin kızı bu­lur­sun ev­le­nir­sin. Hayat bu işte be oğlum,” de­di­ğin­de göz­le­rim doldu, şu an ya­zar­ken de göz­le­rim bu­ğu­lan­dı yine…

İçim­de­ki kü­hey­la­nı dur­dur­mak olası de­ğil­di. Her yağ­mur yağ­dı­ğın­da ko­yun­la­rı­mı, ka­ra­ba­şı­mı; her ara­zi­ye çık­tı­ğım­da da bir inek ya da bir at gör­sem o gün­le­ri anım­sa­rım, tüy­le­rim diken diken olur. Ya­şa­mım do­lu­diz­gin alır gö­tü­rür beni bir yer­le­re. Sek­sen ya­şı­mı dol­dur­muş ol­ma­ma kar­şın hâlâ ar­ka­da­şı­mın bana ge­tir­dik­le­ri ki­tap­lar­da­ki bil­gi­le­rim­le övünç du­ya­rım…

      

Yorum yaz

Yaşam Panoraması – İsmet Çallıbay (9 Yorum)

  1. Değerli Üstadımız Çocukluğu ve yaşamından bir kesiti bizimle paylaşmış Dram dolu çocukluk anlatımında kendimi buldum Tarım
    Kredi Kooparatifi Müdürü olmayı kil payı kaçırmış Ölmüş Babasının 24 lira borcunu Nil’e Ödemiş Talihsizlik Dünyaya güzel gönüllü bir Adam gibi Adam bırakmış Kalemi yüreği kadar yüce İnsan sevgili Hocam ÇALLIBSYA salgılar olsun

  2. Boşuna İsmet Çallıbay olunmuyor…Kararlılık ve mücadele…ama onları besleyen ne? Okumak okumak okumak…Sağ ol İsmet Öğretmenim, zevkle bir kez daha saygı duyarak okudum yazınızı…

  3. Anılar. Zevkle okudum. Her yaşam bir, birkaç belki de pek çok roman değil mi? Yüreğimize sağlık.

  4. Yüreğine kalemine sağlık İsmet hocam.Yaşanmışlıklardan edindiğiniz tecrübeyle kaleme aldığınız bu satırların benzerleri romanlarınızda da yer alıyor.Azminizden ve başarılarınızdan dolayı sizi kutluyorum.Sağ olun,var olun.

  5. Kıymetli candan kadarsinas arkadaşım yukarıda okuduğum yaşanmış hayat hikayen veya yazmış olduğun kitaplarından bir bölüm senin ne kadar zor şartlarda nerelere geldiğini azmini başarını takdir etmişimdir devam diyorum başarılar diliyorum

  6. Çok beğendim hikayeyi, anlatım ve ifade etme çok duygusal Ömer Seyfettin in hikayeleri gibi … çok başarılı …devamını olmalı 👏👏👏

%d blogcu bunu beğendi: