Yaşam Panoraması 4 – İsmet Çallıbay

Yaşam Panoraması 4 – İsmet Çallıbay

Bir ay son­ra­sın­da, kö­yü­me dön­dü­ğüm­de ne ra­hat­sız­lı­ğım varsa yok ol­muş­tu. Ne ök­sü­rük ne de ka­na­ma. Üç yıl önce mide ka­na­ma­sı ge­çi­rin­ce­ye kadar has­ta­ne­ler­le işim ol­ma­mış­tı. Va­li­de­bağ Has­ta­ne­sin­den dö­ner­ken en büyük ka­zan­cım çok iyi en­jek­si­yon (iğne vurma) kul­la­na­bil­mem­di. Çok sağ olsun, hem­şi­re hanım bana çok iyi bak­mış­tı. İğne vur­ma­sı­nı da ondan öğ­ren­miş­tim. Adale, damar her tür­lü­sü için ken­di­mi hâlâ ye­ter­li his­se­de­rim. Bu ye­te­ne­ğim köy­ler­de öğ­ret­men­lik yap­tı­ğım­da çok işime ya­ra­dı. Kim­se­den de para talep et­me­mi­şim­dir…

Ara­dan geçen kırk yedi yılda bir kez ök­sür­me­dim. Ök­sür­mek is­te­sem bo­ğa­zım­da bir tı­kan­ma falan olsa, ço­cuk­la­rım;
“Babam ök­sür­me­si­ni bil­mi­yor da ondan böyle olu­yor,” der­ler­di.

O yıl dok­tor­lar­la uğ­ra­şır­ken ikin­ci sınıf bitti, ra­por­lu ol­du­ğum­dan sı­nıf­ta kal­mış mu­ame­le­si gör­me­dim. İkinci sı­nı­fa yeni baş­la­ya­cak­mı­şım. Üçün­cü ve dör­dün­cü sı­nıf­ta, son sı­nı­fın bi­rin­ci dö­ne­mi de dahil if­ti­har lis­te­sin­de­ki alaca göm­lek­li fo­toğ­ra­fım hiç de­ğiş­me­di. Her zaman gü­lüm­se­dim ar­ka­daş­la­rı­ma ve öğ­ret­men­le­ri­me. Son sı­nı­fın ikin­ci dö­ne­min­de kay­bol­dum lis­te­den. Tüm ders­le­rim iyiy­di. Baş par­ma­ğım ke­sik­ti ya(!) Tek­nik re­sim­den do­na­nı­mım ek­sik­ti. O ne­den­le mezun da ola­ma­dım. O der­sin öğ­ret­me­ni sı­nı­fa gi­rin­ce se­si­miz ke­si­lir­di. Me­kâ­nı ay­dın­lık olsun, der­ken bile dü­şü­nü­rüm hep, doğ­ru­mu ya­pı­yo­rum diye. Kısa bir sap­ta­ma yap­mak is­ti­yo­rum…

Ben­den bir sınıf üste bir ar­ka­da­şı­mı bir gün tah­ta­ya kal­dır­mış, “kon­dan­sa­tör nedir?” diye sor­muş. Sa­na­yi­de adını ‘Mek­se­fe’ ola­rak bi­lir­ler. Onun ak­lın­da da mek­se­fe kal­mış, aman Allah’ım sağlı sollu to­kat­lar su­ra­tın­da… Dı­şa­rı su­ra­tı kı­zar­mış halde çık­mış,ağ­lı­yor.

“Ben bu okulu bı­ra­ka­ca­ğım. Gel­mi­yo­rum ders­le­re filan,” diye tut­tur­du. Ona:

“Be­şin­ci sı­nı­fa gel­miş­sin, ne kaldı şu­ra­da öyle değil mi?” di­ye­rek ikna ettim ama kur­tu­la­ma­dı o öğ­ret­me­nin to­kat­la­ma­sın­dan ve her se­fe­rin­de önce mek­se­fe sonra kon­dan­sa­tör de­di­ği için…

Ço­cuk­la­rı­mı­zı okula kay­det­ti­rir­ken, ge­nel­lik­le ka­lıp­laş­mış bir söz var­dır: “Eti senin, ke­mi­ği benim.” Saç­ma­lık, eve döner an­la­tır­sın ba­ba­na bir­kaç tokat da ondan yer­sin. Öğ­ret­men öğ­ren­ci­ye ken­di­ni sev­di­re­mi­yor­sa benim gibi o ders­te baş­par­ma­ğın kesik olur…

Tek ders­ten iki yıl üst üste Yıl­dız Tek­nik Okulu eleme sı­nav­la­rı­nı geç­tim, giriş sı­nav­la­rın­da da önce ma­te­ma­tik var, onu da at­lı­yo­rum. İkinci sınav tek­nik resim, zaten sı­na­va gi­rer­ken yenik baş­lı­yo­rum. İki yıl aynı şe­kil­de kay­bet­tim. İçimde bir ukde kaldı: mü­hen­dis­lik.

Mezun ol­du­ğum sene il­çe­mi­ze yakın Peş­ref­li kö­yün­de vekil öğ­ret­men­lik yap­tım. O gün­den emek­li olun­ca­ya kadar bir il­ko­kul­da bir de or­ta­okul­da, iki erkek öğ­ren­ci­de birer tokat na­si­bim var­dır. Benim fel­se­fem­de öğ­ren­ci­ye baskı ku­ra­rak öğ­ret­mek diye bir dü­şün­ce yok­tur. Bin­ler­ce öğ­ren­cim­den kime sor­sa­nız, “Ku­la­ğı­mı bile çek­me­di,” der­ler. Kor­ku­ta­rak eği­tim öğ­re­tim olmaz.

İlko­ku­lu bi­tir­di­ğim­de beş altı ay kadar Kur’an kur­su­na git­tim. Öğ­ren­me­nin sı­nı­rı yok­tur, diye dü­şü­nü­yo­rum. O ne­den­le elli ya­şım­dan sonra Os­man­lı­ca­yı da öğ­ren­dim.

Tire’nin yakın köy­le­rin­den bi­rin­de öğ­ret­me­nim. İsim ver­mek is­te­mem ama okur­la­rım hemen bi­lir­ler zaten. Öğ­ren­ci­le­rim­den biri sün­net ola­cak fakat köyün imamı yok. Güzel bir cami yap­tır­mış­lar ama nüfus az diye müf­tü­lük o köye imam yol­la­ma­mış. Ra­ma­zan ay­la­rın­da açık­tan ücret öde­ye­rek her yıl bi­ri­ni bulur gelir muh­tar. Te­ra­vih na­maz­la­rı­nı o kıl­dı­rır­dı…

Öğ­ren­ci­min de­de­si çok muh­te­rem bir adam, se­ve­rim de ken­di­si­ni. Ak taşın üze­ri­ne otur­muş ağ­lı­yor, yak­laş­tım;
“Ha­yır­dır Mus­ta­fa Ali Amca, ne der­din var? Her­kes to­ru­nun sün­net ola­cak, diye eğ­le­ni­yor sen ağ­lı­yor­sun, se­vinç­ten mi yoksa bir sı­kın­tın mı var?”

Yü­zü­me baktı, göz­le­ri­ne kan otur­muş­tu âdeta.

“Yok, be yav öğ­ret­men. Tire’den bir imam ge­tirt­tik, sözde mev­lit oku­ya­cak. Kim­se­nin um­run­da değil. Köyde İmam var san­dı­ğın­dan gel­miş. Şimdi de; ‘Ben dö­nü­yo­rum tek ba­şı­ma zor olur,’ diyor da, “Ona sı­kı­lı­yo­rum.”

“Tut elimi, gel be­nim­le,” dedim. He­ye­can­lan­mış­tım yine…

“Ağ­la­mak­la ne ya­pa­bi­lir­sin ki? Dik dur, ken­di­ne güven. İmam yoksa ben oku­rum. Senin to­ru­nun­sa, benim de öğ­ren­cim,” de­yin­ce göz­le­ri par­la­dı, yet­miş beş ya­şın­day­dı. Sa­rıl­dı bana daha çok ağ­la­ma­ya baş­la­dı. Biraz te­sel­li­den sonra, kah­ve­ye git­tim. Zaten tek bir kah­ve­si vardı köyün. İmam çev­re­si­ne top­la­mış bir­kaç ki­şi­yi soh­bet edi­yor.

Yak­laş­tım, selam ver­dim. İmam Efen­di­nin ku­la­ğı­na eğil­dim, va­kit­te geç­mek üze­rey­di.

“Sayın Hocam biraz ko­nu­şa­bi­lir miyiz?”

“Hay, hay ko­nu­şa­lım tabii,” der­ken ha­va­sı da ye­rin­dey­di hani…

“Sı­ra­sı geldi şimdi, ken­di­mi ta­nı­ta­yım. Ben köyün öğ­ret­me­ni­yim. Hem de mü­dü­rü…”

Bir adım geri çe­kil­di. “Niye kine?”

“Ha­yır­dır Hocam?” dedim.

“Ha­yır­dır öğ­ret­men’im, yok bir şey,”

“Mev­li­di oku­na­cak, sün­net ola­cak benim öğ­ren­cim. Sana sor­mak is­te­di­ğim, çok mu zor mev­lit oku­mak da sen, tek oku­ya­mam de­miş­sin. Adam ağ­lı­yor kar­de­şim. Tamam, gö­re­vin değil de, elin­de mi ka­la­cak?”

“Hocam tek ba­şı­na ger­çek­ten yo­ru­lu­yo­rum, ben de yaş­lı­yım.”

“O zaman yürü be­nim­le, işte ya­nı­na bir yol­daş bul­dun. Be­ra­ber oku­ya­ca­ğız.”

Ada­mın yü­zü­nün rengi de­ğiş­ti, öğ­ret­men mev­lit oku­ya­cak kim de gö­rül­müş ki?

“Ciddi misin Hocam?”

“Ciddi gö­rün­mü­yor muyum?”

“Gi­de­lim o zaman, ab­des­ti­mi­zi aldık, ca­mi­de­yiz. An­laş­tık da önce baş­lan­gı­cı ona ait, ben yal­nız Amine Hatun’dan baş­la­ya­ca­ğım. So­nu­cu da o bağ­la­ya­cak, duası falan.”

Mev­lit bitti, dı­şa­rı çık­tı­ğım­da, tüm öğ­ren­ci­le­rim çev­rem de, güzel bir sevgi seli. Sün­net bitti, köy eski ya­şa­mı­na döndü.

Bir hafta sonu, hava da soğuk, henüz çevre ay­dın­lan­ma­mış, loj­ma­nın ka­pı­sı ça­lı­nı­yor, eşim, “kim ola ki?” dedi, ben de, “Sen dur ben ba­ka­rım,” dedim ka­pı­yı ya­vaş­ça açtım. Açar açmaz da ku­ca­ğın­da ufak bir kız ço­cu­ğu, köy­den Mah­mut diye bi­ri­si. Biraz da ka­fa­dan kırık…

“Bu ne evlat, sabah, sabah bu da nesi?”

“Hocam kızım ateş­ler için­de ya­nı­yor, sa­ba­ha kadar ka­rı-ko­ca uyu­ya­ma­dık. Bir okur­san geçer sa­nı­rım.”

“De­ni­ze düşen yı­la­na sa­rı­lır da, ken­dim yılan ol­ma­dı­ğı­ma göre, ısır­ma­dım yine de. Al sen ço­cu­ğu doğru evine, bir saat sonra bir şeyi kal­maz,” dedim.

Me­kâ­nı ay­dın­lık olsun, Muh­ta­rı­mı­zın, eşini er­ken­den gelen bir ço­cuk­la ça­ğırt­tım, te­laş­la geldi.

“Fatma Bacım, bir der­di­miz var, yar­dım eder misin?”

“Ede­rim tabii öğ­ret­me­nim. Sen benim ço­cuk­la­rı­mın da öğ­ret­me­ni­sin.”

Kızım için köy ye­rin­de ateş­le­nir ra­hat­sız­la­nır diye hep bu­lun­du­ru­rum. Ateş dü­şü­rü­cü fi­til­ler­den bir tane ver­dim, Kara Ra­zi­ye’nin (Iraz­ca) ço­cu­ğu çok ateş­len­miş, bir zah­met git de fi­ti­li kul­la­nı­ver. Ba­ba­sı sabah erken bu­ra­day­dı. Pe­ri­şan ol­muş­lar.

Fi­ti­li aldı gitti, bir de döndü ta­li­mat verdi, “görev ta­mam­lan­dı,” diye…

Hani bize öğ­ret­tik­le­rin­de, şöyle der­ler­di hep.

“Öğ­ret­men her şey­dir, dok­tor­dur, mü­hen­dis­tir, şo­för­dür, imam­dır, elin­den uçan­la kaçan kur­tu­lur. Ara­zi­de, dağda, bah­çe­de iş ba­şın­da ne­re­de arar­san ora­da­dır. Peki, şimdi ben tu­tu­cu muyum? Yu­ka­rı­da­ki­ni de bi­li­rim, aşa­ğı­da­ki­ni de… Var ya da yok, inanç tar­tı­şı­la­maz.”

Dört ar­ka­daş­tık ki­ra­la­dı­ğı­mız evde, son­ra­dan mü­hen­dis olan ar­ka­daş­la ben, ça­yır­la­ra gider güreş de tu­tar­dık çok kez. Bilek sağ­lam ya,

“Dok­tor Berk­tay, öyle de­me­miş miydi? ‘Beton gi­bi­sin,’ diye, ara da bir ben de de­ne­me­si­ni ya­par­dım.”

Ay­rı­ca, Bende de, onda da, para sı­kın­tı­sı vardı de­vam­lı. Dör­dün­cü sı­nıf­tan baş­la­dık, iyi­yiz de, bu­gün­kü di­ya­ne­tin ol­du­ğu yerde, ‘Ramiz Bey Ca­mi­si’ vardı. Pa­ra­mız mı yok, aç mı ka­la­ca­ğız? Yap­tı­ğı­mız iş ko­lay­dı. Cu­mar­te­si ve Pazar gün­le­ri ak­şam­la­rı, akşam ve yatsı na­maz­la­rın­da mü­ez­zin­ler ha­zır­dı. Sı­ray­la bir hafta ben, öbür hafta Ar­ka­da­şım…

Namaz bit­ti­ğin­de, İmam ses­le­nir­di;

“Mü­ez­zin­le­ri­mi­ze yar­dım ede­lim.” Ne gün­ler­di ama?

Zin­cir­ci’nin lo­kan­ta­sı bize bakar. Kuru Fa­sul­ye, az pilav, ekmek fazla olsun. Yet­miş beş kuruş. Eee, ka­zan­dık ya, nefes sarf ettik kar­de­şim…

Yıl, 1965. Dip­lo­ma­mı al­dı­ğım gün, baş­vu­ru­da bu­lun­dum vekil öğ­ret­men­lik yap­tım.

27 Mayıs 1960 son­ra­sı mezun olan­lar, Yedek Subay ola­rak as­ker­lik ya­pa­mı­yor­du. 1966 yılı kasım ayı­nın 30’unda, be­şin­ci ter­tip ola­rak, önce dört ay Is­par­ta Eğir­dir Tu­ga­yın da, sonra da Sa­rı­ka­mış da as­ker­li­ği­mi ta­mam­la­dım.

Ens­ti­tü­yü bi­tir­di­ğim yıl, İzmir Bal­ço­va Molla Ku­yu­sun­da bu­lu­nan Ar tek­nik Ma­de­ni Eşya Fab­ri­ka­sın­da (Şen Ocak Buz­do­lap­la­rı) bir süre ça­lış­tım. İyi de ka­zan­cım vardı. Yurt dı­şı­na git­me­ler hız­lan­dı­ğın­da ben de baş­vu­ru­da bu­lun­dum. Kuy­ruk­ta en az elli kişi var sıra gel­sin de gö­rü­şe­yim diyen. İşçi Bulma Ku­ru­mu ka­pı­sı­nın önün­de­ki sa­han­lı­ğa bir adam çıktı, kol­tu­ğu­nun al­tın­da bir dosya. Yük­sek sesle ba­ğır­dı.

“Ara­nız­da Sanat Ens­ti­tü­sü Me­zu­nu var mı? Ge­nel­lik­le de Torna ve Tes­vi­ye Bö­lü­mü­nü…”

Korka korka ar­dı­ma bak­tım, bir kişi el kal­dır­mış, ben de kal­dır­dım.

“Siz­ler, iki­niz gelin,” dedi.

İçe­ri­de büyük bir salon var, Boynu kra­vat­lı, kerli ferli bir adam otur­muş, yüzü de hiç gül­mü­yor.

“Dip­lo­ma­nız var mı?” dedi.

“Var efen­dim,” dedim. Göğ­süm ka­ba­ra­rak, Beş yıl­lık Okulu yedi yılda bi­tir­di­ği­mi bilse ne derdi acaba?

“Ha­zır­la­nın, bir haf­ta­nız var, Al­man­ya’ya gi­de­cek­si­niz.” Neler ge­ti­re­ce­ği­mi­zin ya­zı­lı ol­du­ğu bir ya­zı­lı kâğıt verdi eli­mi­ze. “Pa­zar­te­si saat on dört­te, bu­ra­da bek­li­yo­rum.”

Saat üc­re­ti­miz bile do­yu­ru­cuy­du. Her şey ha­ri­ka da, içim­de bir bu­ruk­luk oluş­tu, Annem ne di­ye­cek­ti?

“Olmaz,” dedi. “Ben seni okut­mak için sa­çı­mı sü­pür­ge ettim sen git elin mem­le­ke­tin­de çalış. Rızam yok­tur,” diz­le­rim çö­zül­dü. Vaz­geç­tim.

Yıl 1966, okul­lar ta­ti­le girdi. Peş­ref­li kö­yün­de­ki vekil öğ­ret­men­li­ğim bitti.

Hazır Asker’im, yaşım yirmi beş oldu. Tek­rar baş­vu­ru­da bu­lun­dum. Yine An­ne­min de­di­ği­ne ta­kıl­dım.

“Sen uzak­la­ra gi­der­sen ben ölü­rüm sen benim öl­dü­ğü­mü gör­mez­sin,” derdi hep.

Asker’im! Bir buçuk ay sonra gelen mek­tup­la öğ­ren­dim, öl­dü­ğü­nü yine gö­re­me­dim. Oysa ölü­mü­nü gö­re­mem diye ne­le­ri­mi feda et­miş­tim.

Sa­rı­ka­mış ta Asker’im. İçim­de­ki kü­hey­lan sus­mu­yor. Dı­şa­rı­dan Öğ­ret­men Okulu sı­nav­la­rı­na gi­re­ce­ğim. Top­lam otuz iki ders­ten. Ben otuz iki ders­ten gir­me­ye­cek­tim. On altı der­si­mi yani ya­rı­sı­nı Or­tak­lar­da ver­miş­tim. Bu­ra­ya nakil ge­le­cek­tim. Kars İlinin Cı­la­vuz (Susuz) İlçe­sin­de, Eski Köy Ens­ti­tü­sü, oraya git­tim. Oku­lun Müdür Yar­dım­cı­sı bana akıl verdi. Sağ olsun.

“Sen Kars da ki, Kız Öğ­ret­men Oku­lun­da da sı­nav­la­rı­na gi­re­bi­lir­sin,” de­di­ğin­de se­vin­dim. Kars’a geri dön­düm, akşam olmak üze­rey­di. Ana cad­de­de Ülkü Oteli vardı bir gece orada kal­dım. Sabah okula uğ­ra­yıp baş­vu­ru mu yap­tım. Kabul et­ti­ler. 1967, yaz dö­ne­min­de sı­nav­la­ra gi­re­bi­le­cek­tim. Ha­zi­ran ba­şın­da baş­la­ya­cak­tı, ders­le­rin on ta­ne­si­ni ha­zi­ran­da, dört ta­ne­si­ni de ey­lül­de ver­dim. 1968 yılı Ha­zi­ran dö­ne­mi­ne iki der­sim kal­mış­tı. Öğ­ret­men Okulu sı­nav­la­rın­da bu sayı kadar ders yoktu. Her sınıf için üç sınav vardı. O ne­den­le sayı yük­se­li­yor­du.

Bu sı­nav­la­ra gidiş ge­liş­le­rim­de, bana en büyük des­te­ği, Aslen Si­vas­lı, ama şu an İzmir de ya­şı­yor, o gün­ler­de Üst Çavuş ola­rak gö­rev­liy­di. Beni biraz dü­şün­ce­li görse, an­lar­dı param yok. Yak­laş­tı­ğın­da se­lam­la­şır­dık. So­rar­dı;
“Sı­na­vın var mı, ne zaman?”

“Var ko­mu­tan’ım, yarın.”

Elini ce­bi­ne atar, Asker pal­to­mun ce­bi­ne on lira bı­ra­kır, uzak­la­şır­dı.

Bazen on, bazen de beş lira çok pa­ray­dı as­lın­da. Ra­hat­lık­la sı­nav­la­ra gider dö­ner­dim. Zaten Bölük Ko­mu­tan’ımız­da çok an­la­yış­lıy­dı. O yıl kalan iki dersi de ver­dim. Yirmi bir gün­lük sta­jı­mı da Kars’ın Mer­ke­zin­de­ki Fevzi Çak­mak İlko­ku­lun­da yap­tım.

Kasım ayı so­nun­da ter­his oldum. Ce­bim­de param yok. Baş­ça­vu­şu­mun da ta­yi­ni çık­mış­tı, o da yok. Ar­ka­daş­la­rım­dan is­te­dim. An­ka­ra’ya kadar bi­le­tim alın­dı.

İyi­siy­le, kö­tü­süy­le. Güzel geçen gün­le­riy­le, Ser­hat Şehri Kars ve dok­san bine yakın Asker’imi­zin do­na­rak şehit ol­du­ğu Allah’ü Ekber Dağ­la­rı’nı ge­ri­ler­de bı­ra­ka­rak trene bin­dim ve ay­rıl­dım…

Er­te­si günü An­ka­ra da tren­den inin­ce, doğ­ru­ca Erkek Tek­nik Öğ­ret­men Oku­lu­na uğ­ra­dım. Orada öğ­ren­ciy­di bir ar­ka­da­şım. Bu­luş­tuk, an­la­mış­tı zaten, yine de ko­nu­yu açtım. Be­ra­ber ban­ka­ya git­tik. Elli lira verdi. Ti­re­ye dön­düm. Bazı dost­luk­lar unu­tul­maz, bu da on­lar­dan biri, hâlâ bir der­dim ol­du­ğu­nu an­la­sın dam­lar ya­nı­ma…

İlk ata­mam ya­pıl­dı. İlçe Mer­ke­zi­ne yirmi altı ki­lo­met­re uzak­ta bir köy. Köyde bazen dört bazen de beş öğ­ret­men olu­yor­duk. Bir nevi sür­gün yeri gibi, İlçe­de­ki Ma­arif Mü­dü­rü, staj­yer ol­du­ğum halde benim, Okul Mü­dü­rü ola­rak gö­rev­len­di­ril­me­mi sağ­la­dı. Ona­yı­mı aldı.

Gö­re­ve baş­la­dı­ğım yılın yedi ey­lü­lün­de ev­len­dim. Boş za­ma­nım çoktu. İstan­bul’da Li­ma­sol­lu Naci’nin yö­net­ti­ği uzak­tan eği­tim­le il­gi­li İngi­liz­ce Kurs­la­rı­na ka­tıl­dım. Bir yıl sonra Ma­arif Mü­mey­yiz­le­ri önün­de sı­na­va ka­tı­la­bi­lir ser­ti­fi­ka­sı aldım. Son­ra­dan işime ya­ra­dı o ser­ti­fi­ka. Yıl­lar sonra ça­lış­tı­ğım bir or­ta­okul­da in­gi­liz­ce ders­le­ri­ne ka­tıl­mış­tım üc­ret­li ola­rak…

O yıl okula ata­ma­sı ya­pı­lan bir öğ­ret­men, İzmir’de, son­ra­dan Hukuk Fa­kül­te­si ola­rak kul­la­nı­lan bi­na­nın ye­rin­dey­di okulu, ar­ka­da­şı­mın aka­de­mi ni­te­lik­li okulu. Ora­dan mezun olun­ca da ata­ma­sı ma­te­ma­tik öğ­ret­me­ni ola­rak başka yere ya­pıl­mış­tı…

Üni­ver­si­te sı­nav­la­rı­na gir­mek is­te­dim. Lise dip­lo­ma­sı ol­ma­dan gi­re­me­dim. Oysa lise mu­adi­li ola­rak bi­li­nen iki tane okul dip­lo­ma­sı vardı ben de, illa da lise ola­cak de­di­ler.

İzmir-Bu­ca Erkek Li­se­si­ne baş­vur­dum. Alın size Lise dip­lo­ma­sı demek is­te­di­ğim çok adam vardı. Altı ders­ten sı­na­va alı­na­cak­tım. Dört ders ana, iki ders­te seç­me­liy­di. Ha­zi­ran ayın­da sı­nav­la­ra gir­dim. Ey­lü­le iki ders kal­mış­tı. Bölüm Ede­bi­yat­tı. Ey­lül­de bi­ri­ni ver­dim tek ders sı­nav­la­rı­na kal­mış­tım. O yıl üni­ver­si­te baş­vu­ru­la­rı­nı ka­çır­dı­ğı­ma üzül­müş­tüm. Olsun bir yıl sonra olsun. Fark et­mez­di…

08. Ekim. 1971’ de kimya der­sin­den tek ders sı­na­vı da bit­miş­ti. On gün sonra da dip­lo­ma­mı al­mış­tım. O yıl sı­nav­la­ra gir­dim. 384.63 puan al­mış­tım. O pu­an­la İzmir Ata­türk Li­se­sin­de baş­vu­ru­mu yap­tım. As­lın­da Di­yar­ba­kır Dicle Üni­ver­si­te­si Hukuk Fa­kül­te­si­ne kay­dı­mı yap­tı­ra­bi­li­yor­dum. İki ço­cuk­la ay­rıl­mak ol­ma­dı. O dö­nem­de ben İstan­bul Üni­ver­si­te­si Hukuk fa­kül­te­si­nin eks­tern bö­lü­mü­ne ka­tıl­mak is­te­miş­tim. Ti­re­de uzun yıl­lar, Avu­kat­lık yapan bir ar­ka­da­şım ora­sı­nı tut­tur­muş­tu.

Bu yıl başka bir köy oku­lun­da gö­re­ve baş­la­mış­tım. İdari sta­tüm de­ğiş­me­miş ol­ma­sı­na kar­şın tek öğ­ret­men­dim. Öğ­ret­men­lik­te be­şin­ci yı­lım­dı. İzmir Eği­tim Ens­ti­tü­sü Sos­yal Bil­gi­ler Bö­lü­mü­ne kay­dım ke­sin­leş­miş­ti. Üç yıl­lık okul­lar­dan­dı. Dört yılda bi­tir­dim ora­sı­nı. Öğ­ret­men’li­ği­min on be­şin­ci yı­lıy­dı. Sivas Dört Eylül Lise’sine ata­mam ya­pıl­mış­tı. Sivas’a git­tim. Dost­lar sağ olsun, anın­da de­ğiş­miş­ti yerim. İzmir Güzel Yalı Akşam Or­ta­oku­lun­da gö­re­ve baş­la­dım. Ama mem­nun de­ğil­dim. Milli Eği­tim deki Müdür Yar­dım­cı­sı az dil dök­me­di. Benim hep Tire’deydi aklım.

Milli Eği­tim Müdür Yar­dım­cı­sı ar­ka­daş:

“Gün­düz pa­ta­tes sat, ak­şa­ma da oku­lu­na devam et, bu okul İzmir’de tor­pil­li­le­rin yeri,” de­diy­se de ben yine de din­le­me­dim. “Tire’yi, is­te­rim,” diye tut­tur­muş­tum. Üç ay ma­aşı­mı akşam or­ta­oku­lun­dan aldım. Üç okul yaz­dım, so­nuç­ta ka­sa­ba or­ta­oku­lu­na ata­mam ya­pıl­dı. On dört ki­lo­met­re uzak­ta bir ka­sa­ba(Belde) da. Gö­re­ve baş­la­dım. İşte bu­ra­da benim İngi­liz­cem işe ya­ra­dı, Okul­da İngi­liz­ce Öğ­ret­me­ni yok, dokuz saat üc­ret­li ola­rak İngi­liz­ce ders­le­ri­ni ben üst­len­dim…

Dur­mak yok, kü­hey­lan ra­hat­sız edi­yor beni. 1980 yı­lın­da An­ka­ra Eti­mes­gut da Model Uçak öğ­ret­men­li­ği kur­su­na ka­tıl­dım. Dön­dü­ğüm­de, Beden Eği­ti­mi öğ­ret­men­le­ri­nin Spor kol­la­rı nasıl mut­la­ka on­la­rın­dır. Benim de sos­yal kolum yasal ola­rak Ha­va­cı­lık Ko­luy­du. Yet­me­di, bir yıl sonra yaz ta­ti­li boş geç­me­sin is­te­dim, Es­ki­şe­hir’in İnönü İlçe­sin­de ki pa­ra­şüt kur­su­na ka­tıl­dım. Hem model Uçak hem de pa­ra­şüt kur­sun­dan li­sans­lıy­dım artık.

Yedi yıl bu okul­da görev yap­tım. İlköğ­re­tim’de ki ba­şa­rı­la­rı­mın kar­şı­lı­ğın­da al­dı­ğım te­şek­kür bel­ge­le­rim­le Va­li­lik­ten al­dı­ğım tak­dir­na­me­le­rim, sonra ki yıl­la­rım­da bana söz hakkı ve ön­cü­lü­ğü ta­nı­yor­du hep…

Yıl 1986, Eylül ayın­da, Tire Mer­kez Or­ta­oku­lu­na ata­mam ya­pıl­dı. Şehir Mer­ke­zin­dey­dim.

1987’de Ocak ayı­nın on’uydu, Mer­sin de kendi da­lım­la il­gi­li kursa ka­tıl­dım. Kırk güne yakın orada kal­dım. Aynı yerde dal ba­şa­rı­ma ek ola­rak, Si­ne­ma Ma­ki­ne­le­ri­ni kul­lan­ma be­ce­ri­si ka­zan­dım. Eği­tim Araç­la­rı Ya­pı­mı kur­su­na da orada ka­tıl­dım. Üç adet belge ile tek­rar dön­düm Tire’ye…

Bu son bu­lun­du­ğum oku­lum­du. Bu­ra­da dört yıl görev yap­tım. 1991 Yılı Tem­mu­zun­da, 25 yılım doldu ve emek­li oldum.

1992 yı­lın­da ve­ri­len yasal bir hakla sı­nav­la­ra gi­re­rek Ana­do­lu Üni­ver­si­te­si Açık Öğ­re­tim Fa­kül­te­si Tarih Bö­lü­mün­de li­san­sı­mı ta­mam­la­dım.

Bu arada 30 Eylül 1985’yı­lın­da İzmir de ku­rul­muş olan Batı Ma­ki­ne Kalıp Sa­na­yi ve Ti­ca­ret A.Ş. de Aktif pa­zar­la­ma­cı ola­rak gö­re­ve baş­la­dım. Şir­ket’in üret­ti­ği mal­la­rı pa­zar­lı­yor­duk. Mut­fak­la il­gi­li araç ve ge­reç­ler­di pa­zar­la­nan. Hal­kın aya­ğın­da ve be­ğe­ni­si­ne su­nu­la­rak ya­pı­lan top­lan­tı­lar­day­dı işin sırrı. Sı­ray­la Ele­man, Jün­ni­or Me­na­jer, Se­ni­or Me­na­jer ve Di­vi­si­on Me­na­jer ba­sa­mak­la­rın­da görev yap­tım. BMS, ta­ri­hin­de ilk kez bir va­li­nin ma­ka­mın­da ye­mek­li gös­te­ri ya­pa­rak si­pa­riş alan­lar­da­nım. Ar­tı­sı, İlk kez bu­lun­du­ğum yer­le­şim ala­nı­mın dı­şın­da Şir­ket’in Yö­ne­tim Ku­ru­lu ka­ra­rı ile ör­güt­le­mem için Ba­lı­ke­sir İline gön­de­ril­dim. İl So­rum­lu­suy­dum. Son­ra­dan Ça­nak­ka­le’yi de bana bağ­la­mış­lar­dı ama zaman uza­mış git­miş­ti. Ba­lı­ke­sir de sekiz yıl kal­dım.

O işin için­de de güzel ve mutlu gün­le­ri­miz oldu. Yüz­ler­ce aile­le­re hiz­met ta­şı­dık. Kad­rom ge­niş­ti. Beş yıl­lık, on yıl­lık ve on beş yıl­lık Plâ­ket ve on­lar­ca ödül­ler aldım. Yo­rul­dum, so­nun­da ay­rıl­dım…

Dört aylık bir süre, Halk Eği­tim Mer­ke­zin­de eski de­yiş­le Mü­cel­lit (Kitap cilt­le­me ça­lış­ma­la­rı) kursu ver­dim. Bel­ge­siz ol­maz­dı ama bir mat­ba­adan ser­ti­fi­ka ala­rak baş­la­dım kursa. On dört öğ­ren­cim vardı. Kurs so­nun­da bazı ar­ka­daş­la­rım için ek iş alanı açıl­mış oldu. Bir ara Türk Ti­ca­ret Ban­ka­sı ve Tire Tariş’in dos­ya­la­rı­nı ve resmi ev­rak­la­rı­nı cilt­le­dim. İyi de ka­za­nı­yor­dum.

İşte benim yaşam pa­no­ra­ma­mın il­ginç ta­raf­la­rı. Bu pa­no­ra­ma­nın ara­sın­da, 1968 yı­lın­da eksi 28 de­re­ce so­ğuk­ta, Sa­rı­ka­mış’ta beyaz cen­ne­tin ara­sın­da, Ede­bi­yat­la da il­gi­len­mek is­te­dim. İlk göz ağrım diye ni­te­len­dir­di­ğim “HURDA” adlı ro­ma­nı­mı yaz­dım.

Yıl­lar sonra Vi­ya­na’da ika­met eden kız­la­rı­mın ya­nı­na gi­de­rek üç ay kal­dı­ğım­da, Hurda dahil, diğer ha­zır­la­dı­ğım ki­tap­la­rı­mı bas­tır­ma­ya karar ver­dim.

Fi­nan­sör ara­cı­lı­ğı ile on yıl­dır ba­sı­lan ki­tap­la­rı­mın(Roman, Öykü ve Şiir) sa­yı­sı otuz dört oldu, sı­ra­da beş tane daha ba­sı­la­cak vardı, fi­nan­sö­rüm 2019 yı­lın­da hakka yü­rü­dü. Bana da yeni bir ya­yı­ne­vi arama düştü. Sev­di­ğim bir ar­ka­da­şım Meh­met Er­do­ğan’ın ön­cü­lü­ğüy­le, “Öğ­ret­men” adlı ro­ma­nım, İstan­bul Plat­form Kül­tür Sanat Ya­yı­ne­vin­de ba­sıl­ma ka­ra­rı alın­dı. Üz­gü­nüm ki­ta­bım ba­sıl­ma­dan kü­re­sel sal­gın ta­la­nı or­ta­ya çıktı bek­li­yo­rum. Meh­met Bey’i ne kadar te­şek­kür etsem azdır. 2013 Kasım Ayın­dan bu yana ‘Ka­sa­ba­dan Esin­ti” adlı der­gi­de da­nış­ma ku­ru­lun­da ça­lış­mak­ta­yım. Bu yolda beni yal­nız bı­rak­ma­yan dost­la­rı­ma ve ya­zı­la­rı­mın kont­ro­lü açı­sın­dan büyük des­tek gör­dü­ğüm, der­gi­mi­zin baş­ya­za­rı ar­ka­da­şım Cü­neyt Tan­ye­ri’ne ve de­ğer­li okur­la­rı­ma da son­suz te­şek­kür­ler…

Yaşam Panoraması 4 – İsmet Çallıbay (1 Yorum)

  1. Dolu dolu bir ömür,mecazi anlamda dağların zirvesine dişleriyle, tırnaklarıyla yapılan tırmanışlar,maraton koşularında ipi göğüslemeler,bir ömre bedel kırka yakın romanı ve öyküleri yazmak.Karşımızda eğitimci yazar İsmet Çallıbay.Sizi kutluyorum saygıdeğer hocam.Sağolun, var olun.

Tavsiye

Özdemir İnce
%d blogcu bunu beğendi: