Yaşam Pa­no­ra­ma­sı (3) – İsmet Çallıbay

Yaşam Pa­no­ra­ma­sı (3) – İsmet Çallıbay

Yıl 1957, Eylül ayı­nın beşi, bugün okul­lar açı­la­cak­tı. Bir gün ön­ce­den da­yım­la­ra uğ­ra­yıp on­la­rın küçük odaya yer­leş­miş­tik an­nem­le. Köy­den ge­tir­dik­le­ri­mi­zi yen­gem mut­fa­ğa yer­leş­tir­di. O gece hiç uyu­ya­ma­dım. Sa­ba­hın ilk ışık­la­rı çev­re­yi ay­dın­lat­ma­ya baş­la­dı­ğın­da, kal­kıp gi­yin­dim, ha­zır­dım. Ha­re­ket­le­rim­den Annem uyan­mış­tı. Bir dilim ekmek ısıt­tı, bir parça da pey­nir sabah kah­val­tım buydu.

Okula var­dı­ğım­da av­lu­sun­da benim gibi er­ken­ci bir­kaç öğ­ren­ci daha vardı. Birer ka­ne­pe­ye otur­muş­lar­dı, henüz yeni dost­luk­lar baş­la­ma­mış­tı. Durum okul av­lu­sun­da­ki gö­rün­tü­den an­la­şı­lı­yor­du…

Zil çaldı öğ­ren­ci­ler rast­ge­le di­zil­di­ler. İkinci ve üçün­cü sı­nıf­lar yer­le­ri­ni bi­li­yor­lar­dı. Ona göre sı­ra­ya geç­miş­ler­di. Bi­rin­ci sı­nıf­lar uzun bir kuy­ruk oluş­tur­muş­lar­dı. Bir ara Müdür Yar­dım­cı­mız elin­de bir dosya ile gö­rün­dü mer­di­ven sa­han­lı­ğın­da. Ses­siz­lik baş­la­mış­tı. Ar­dın­dan da müzik öğ­ret­me­ni ve öğ­ren­ci­le­rin ka­tı­lı­mıy­la, İstik­lal Marşı okun­du ve bay­ra­ğı­mız önce gön­de­re çe­kil­di, sonra da gön­der­den in­di­ril­di.

Okul Mü­dü­rü­müz he­ye­can ve­ri­ci bir ko­nuş­may­la kut­la­dı yeni ders yı­lı­mı­zı. Cemil Kan­de­mir, özel­lik­le fötr şap­kay­la do­la­şır­dı. Öğ­ren­ci­ler selam ve­rin­ce o da şap­ka­sı­nı kal­dı­ra­rak selam alır­dı. Öğ­ren­ci­le­rin ta­ma­mı özel şapka gi­yer­di. Or­ta­oku­la gi­den­ler sarı ku­şak­lı, sanat or­ta­oku­lu­na gi­den­ler de yeşil ku­şak­lı şapka gi­yer­ler­di.

Nu­ma­ra­la­rı­mız tek tek okun­du müdür yar­dım­cı­mız ta­ra­fın­dan. İlk nu­ma­ra be­nim­di. Mer­di­ven­le­ri çı­kar­ken utan­mış­tım. Boyum uzun­du. Lise son sı­nı­fa gel­miş öğ­ren­ci­ler sı­nı­fın­day­dım âdeta. 1-A sı­nı­fı­na ilk giren ben­dim. En arka sı­ra­ya otur­dum. As­lın­da diğer ar­ka­daş­la­rı­mın gö­rün­tü­sü­nü kes­me­mek için arka sı­ra­yı ter­cih et­miş­tim. Otu­ruş o otu­ruş­tu. Hangi sı­nıf­ta baş­la­dım­sa, arka sıra hep benim ol­muş­tu. Vel­ha­sıl yıl­lar­ca süren ve daha uzun yıl­lar sü­recek olan okuma tut­kum baş­la­mış­tı. Hâlâ da devam edi­yor…

Sabah kah­val­tım bir gev­rek­ti. Öğ­le­ye okul ve­ri­yor­du ye­mek­le­ri­mi­zi. Her­ke­se de­ğil­di tabii, gücü ye­ter­siz olan­la­ray­dı bu yemek. Helva, pey­nir, zey­tin ve ya­nın­da yarım ekmek… Ak­şa­ma da Yen­gem ne pi­şir­diy­se… Gün­lük ya­şan­tım hep bu sı­ra­day­dı.

Annem fazla kal­ma­dı. İki hafta sonra köye dön­müş­tü. Haf­ta­da bana or­ta­la­ma üç lira para yol­lar­dı. Şehre ge­len­ler­den bi­riy­le…

İki ay son­ra­sın­da bir sabah, dayım er­ken­den kalk­mış, beni bek­ler gibi bir du­ru­mu vardı.

“Gü­nay­dın dayım!” dedim.

“Gü­nay­dın filan yok İsmet Efen­di. Annen iki aydır ki­ra­yı öde­me­di. Bu­ra­sı Hasan Ağa’nın ima­re­ti değil. Bu Pazar gön­der­mez­se, eş­ya­la­rı­nı topla git evim­den. Annen da­mat­la­ra ba­ka­ca­ğı­na senin ki­ra­yı da dü­şün­se iyi olur. Ben­den bu kadar,”

“Da­yı­cım, annem bana zor ba­kı­yor, da­mat­lar da ne­re­den çıktı?”

“Ben bi­li­yo­rum. Son sözüm, akşam gel­di­ğim­de seni bu evde gör­mek is­te­mi­yo­rum,”

Yen­gem oda­sı­nın pen­ce­re­sin­den ba­kı­yor, kı­zı­yor­du sözde ama se­si­ni çı­ka­rıp da,

“Ne ya­pı­yor­sun Ali sen?” di­ye­me­di…

“Olur, Dayım, merak etme sen, hal­lo­lur,” dedim.

Dayım, evden çıkıp gi­der­ken, odada bana ait ne varsa bir tor­ba­ya koy­dum. Ders çı­kı­şı gelip ala­cak­tım. Ba­şı­mın ça­re­si­ne bak­mam ge­re­ki­yor­du. Çocuk de­ğil­dim, önce çar­şı­ya uğ­ra­dım. De­vam­lı gelip gi­den­ler olur­du, On­lar­dan bi­riy­le haber yol­la­dım. Saat on beş­ler­de annem okula geldi. Son ders­te öğ­ret­me­nim­den izin is­te­dim. Be­ra­ber, annem ne­re­den duy­duy­sa, Ka­zi­roğ­lu Ca­mi­si’nin oraya git­tik, Bu­ra­sı­nı hal­kı­mız ‘Cazir Ca­mi­si’ ola­rak bilir. Kül­li­ye­nin oda­la­rı harap va­zi­yet­tey­di, üze­rin­den yıl­lar geç­miş dö­kü­lü­yor­du. Yan kom­şu­la­rı ta­nı­yor­duk. Onlar da ka­rı-ko­ca dü­zen­le­me yap­tık­la­rı bir odada ka­lı­yor­lar­dı. Adam çer­çi­lik ya­par­dı, bizim köye uğ­rar­dı, ora­dan ta­nır­dık onu. Yakup Bey:

“Sen ders­le­ri­ne devam et. Ben sana bir oda ha­zır­la­rım,” dedi. O gece on­lar­da yat­tım. Annem köye dön­müş­tü. Sabah kal­kın­ca eşi Asiye Teyze, tar­ha­na kay­nat­mış, or­ta­da büyük bir sahan, ka­şık­lar tahta, üçü­müz sal­la­dık ka­şık­la­rı sa­ha­na. Yi­ye­me­dim fazla, içim kalk­tı. Belli et­me­dim. Tar­ha­na­nın pi­şi­ri­li­şi değil de içer­si­ne bir­kaç kaşık kav­rul­ma­mış çiğ kıyma atmış ol­ma­sıy­dı.

“Belki Onlar tar­ha­na­yı böyle se­vi­yor­lar­dı. Bi­le­mem ki?”

Ak­şa­mü­ze­ri okul­dan dö­nün­ce, doğru da­yım­la­ra uğ­ra­dım tor­ba­mı aldım. Ka­zi­roğ­lu Ca­mi­si­ne dön­dü­ğüm­de, bana bir oda ha­zır­lan­dı­ğı­nı gör­düm. Dı­şa­rı­dan gö­rü­nüş fena de­ğil­di idare eder­di. Hiç yok­tan iyiy­di. Ka­pı­sı kar­gı­dan, orta ye­rin­de bir ip, bağ­la­dın mı içe­ri­si bana ait bir oday­dı. Du­var­da bir gaz lam­ba­sı, sön­me­ye baş­la­mış kirli bir ışık. Eski bir döşek ve ya­rı­sı yır­tık yor­gan, saz dol­du­rul­muş bir de yas­tık. Bir hafta için­de çek­me­di­ğim ezi­yet kal­ma­dı. Dı­şa­rı­da rüz­gâr biraz hızlı es­ti­ğin­de, kar­gı­dan ka­pı­nın ipini ko­pa­rıp içeri da­lı­yor. Bu arada da lamba sö­nü­yor­du…

Ca­mi­nin giriş ka­pı­sı­nın do­ğu­sun­da bir elekt­rik di­re­ği var. Onun di­bi­ne bir kilim atı­yor­dum. Ki­li­min al­tın­da çi­men­to tor­ba­la­rın­dan edin­di­ğim kâ­ğıt­lar var, fazla üşüt­mü­yor. Bir iki saat, soğuk de­ğil­se, daha uzun süre o lam­ba­nın al­tın­da ders­le­ri­mi ha­zır­lı­yo­rum. Sonra da uy­ku­ya…

Bu Kül­li­ye hur­da­lı­ğın­da üç buçuk ay kal­dım. İkinci dö­nem­di rahat ede­me­dim. Tüm bu se­rü­ve­ni­mi de Öğ­ret­men’ime an­la­ta­ma­dım.

Ko­ope­ra­tif Müdür’ümün en küçük kar­de­şi Tah­ta­ka­le çar­şı­sın­da ter­ziy­di. Ya­kı­şık­lı bir oğ­lan­dı. Biz Ona ünlü oyun­cu Gök­sel Arsoy’a ben­ze­tir­dik, kı­zar­dı sözde ama ho­şu­na da gi­der­di. Onun ya­nı­na gidip dön­dü­ğüm olu­yor­du. An­lat­tım Ona du­ru­mu­mu…

Üze­rin­de kumaş kesip biç­ti­ği ban­ko­su uzun­du. Altı ka­pa­lıy­dı, için­de iş­le­me alın­ma­mış ku­maş­lar vardı. Bana:

“Bak, İsmet, sen ban­ko­nun al­tı­na sı­ğar­sın. Ku­maş­la­rı ser al­tı­na ya­ta­bi­lir­sin.”

Be­ğen­dim, fena de­ğil­di tek­lif. Eş­ya­la­rı­mı oraya ta­şı­dım. Tah­ta­ka­le’de bir dük­kân, için­de uzun bir banko, al­tın­da da kumaş kı­rın­tı­la­rı, yatak iyi, ders­le­rim­le il­gi­li ödev­le­ri­mi er­ken­den ya­pı­yo­rum. Dük­kâ­nı te­miz­li­yo­rum, yat­tı­ğım yeri dü­zen­li­yo­rum. Usta gel­me­den ka­pı­yı ka­pa­tı­yor, oku­lu­ma gi­di­yo­rum. Be­re­ket ki, ders­ler­de zor­lan­mı­yo­rum. Bi­rin­ci dö­nem­de İfti­har lis­te­sin­dey­dim. Ala­ca­lı göm­le­ğim­le çe­kil­miş fo­toğ­ra­fım dik­kat­le­ri çe­ki­yor­du. Her dönem de­ği­şir ama benim resim de­ğiş­mez­di. O lis­te­den son sı­nı­fa kadar in­me­dim.

Bir gün bizim Gök­sel Arsoy’a, ben­zet­ti­ği­miz ar­ka­daş, tut­tur­du.

“Ben ev­le­ne­ce­ğim, bir yıl ön­ce­sin­de İlçe­mi­zin tek bel­de­si Gök­çen’de tütün iş­çi­li­ği yap­tık an­nem­le. İyi de ka­zan­dık. O bel­de­nin ma­hal­le­le­ri­nin bi­rin­de güzel bir kız vardı. Namı diğer Gök­sel Bey’i o kızla ev­len­dir­me­ye karar ver­dim. Kızın eli ayağı düz­gün, kötü alış­kan­lık­lar­dan yok­sun. Temiz bir kızdı. Aile­si de iyiy­di, du­rum­la­rı da ye­rin­dey­di. Nasıl ola­cak­tı bu iş. Allah’ın Em­riy­le kız is­te­ne­cek­ti. İste­ne­cek­ti de, kim is­te­ye­cek­ti? Kö­yüm­de­ki Ko­ope­ra­tif Müdür’üm geldi bir gün, se­vin­dik aklı ba­şın­da otu­rak­lı bir Müdür. Beni de çok sever. Biri kar­de­şi, di­ğe­ri iş­ye­rin­den oda­cı­sı, Orta Park Tire’nin ken­di­ne has gü­zel­li­ği ve yer­le­şim yeri açı­sın­dan ka­li­te­li bir iş ye­riy­di. Üçü­müz oraya git­tik. Allah var ya yu­ka­rı­da, ben de ilk gi­di­yo­rum, oraya otu­ra­cak ka­ka­ri ki­ki­ri dos­luk ku­ra­cak, param yok, her şey­den önem­li­si oydu. Otur­duk çay­la­rı­mız geldi. Müdür’üm:

“Bak şimdi İsmet ev­la­dım. Bu kızı is­te­me­ye sen gö­rev­li­sin. Her türlü mas­raf bana ait, ne ede­cek­sen et kızın dü­nür­cü­sü sen­sin,” demez mi. Ne yalan söy­le­ye­yim ayak­la­rım el­le­rim tit­re­di. Ben kimim? Ne sı­fat­la doğru dü­rüst ta­nın­ma­dı­ğım halde gi­de­ce­ğim ada­mın kı­zı­nı is­te­ye­ce­ğim? Ya­kı­şık­lı yü­zü­me baktı, ağa­be­yin­den umu­du­nu kes­miş gi­biy­di. Boynu bü­kül­dü:

“En iyisi ben bu işten vaz­ge­çe­yim bari be İsmet,” dedi.

Bu kez de ben ra­hat­sız ol­ma­ya baş­la­dım. Ha­ber­le­ri var, Per­şem­be ak­şa­mı­na söz al­ma­ya gi­di­lecek.

“Bak Ağa­be­yim. Bu işi bir şart­la kabul ede­ce­ğim. Kızı is­te­rim, ondan son­ra­sı size kal­mış, oku­lu­mun ak­sa­ma­sı­nı is­te­mem.”

“Kabul… Ver­sin­ler ge­ri­si­ni biz hal­le­de­riz,” de­di­ler. An­laş­tık.

Benim asıl kor­kum, okul ida­re­si böyle bir şey yap­tı­ğı­mı du­yar­sa, dü­nür­cü­lü­ğe mi baş­la­dın diye kim bilir bana ne der­ler…

Per­şem­be ak­şa­mı git­tik. İyi kar­şı­la­dı­lar. Her­kes büyük Ağa­bey ola­rak Müdür Bey’in gö­zü­ne ba­kar­ken. Allah’ın Emri bize düştü. Bağ­la­dık vel­ha­sıl. Kızın ba­ba­sı­nın son söz­le­ri­ni hiç unut­ma­dım.

“Bakın ar­ka­daş­lar, ben kı­zı­mı küçük İsmet’in ha­tı­rı­na size ve­ri­yo­rum. Varın ge­ri­si­ni siz dü­şü­nün,” Damat ada­yı­nın adı da İsmet’ti…

Üç ço­cuk­la­rı oldu. Sa­nı­rım mut­lu­dur­lar…

Okul­lar ka­pa­nın­ca ra­hat­la­mış­tım. Yaz ay­la­rın­da ça­lı­şıp nakit bi­rik­tir­mek ge­rek­ti. On sekiz ya­şın­day­dım. O yaz tütün kır­dık, ça­lış­tık, an­nem­le be­ra­ber…

İkinci sı­nıf­ta rahat ede­bil­mem için okul­la­rın açıl­dı­ğı gün Öğ­ret­men’ime uğ­ra­dım. Bir yıl­dır ara­ma­yı­şım­dan sitem etti. Özür di­le­yip te­la­fi ettim. Bi­rin­ci sı­nıf­ta ge­çen­le­ri an­lat­tım. Biraz ce­lâl­len­di. Bana:

“De­me­dim mi ben sana, bir ev ki­ra­la­ya­lım, diye.”

“Sözü bırak, yürü ba­ka­lım çı­ka­lım şöyle, sana bir ev bu­la­lım.”

Dört Eylül Ma­hal­le­si, Tekin Sokak No:30’da bir ev bul­duk. Yaşlı bir an­ne­nin­di ev. Büyük bir odası vardı. O odada üç öğ­ren­ci ka­lı­yor­du. Her kö­şe­de bir yatak vardı. Kalan öğ­ren­ci­ler­den bi­ri­ni ta­nı­yo­rum, aynı sı­nıf­ta­yız. Maden Mü­hen­di­si oldu. Önce Zon­gul­dak Maden Bö­lü­mü­nü ka­zan­dı ve gitti. Aynı yıl O Bölüm İstan­bul Tek­nik Üni­ver­si­te­si­ne bağ­la­nın­ca, O da İTÜ’den mezun olmuş oldu. Şans işte böyle, geldi mi gelir. Sor­gu­su ol­ma­dan…

Diğer iki ar­ka­daş aynı köy­den, De­re­ba­şı kö­yün­den. Aylık kira on beş lira, dört kişi olun­ca oda­nın ki­ra­sı alt­mış li­ra­ya ge­li­yor­du. Boş kalan kö­şe­ye bir yatak da ben ser­dim. Şü­kür­ler olsun min­net (gönül borcu) ten kur­tul­dum.

Ev ki­ra­mı Öğ­ret­men’im ve­ri­yor­du. Üç ar­ka­daş beşer lira verip ki­ra­mı kar­şı­lı­yor­lar­dı.

O, gö­züm­de ilk kayıt ol­du­ğum gün dev­le­şen, koca adam Müdür Yar­dım­cı­mız nö­bet­çi öğ­ren­ci ile beni ça­ğırt­mış öğ­ret­me­nim­den izin aldım ya­nı­na git­tim. Se­lam­la­dım ken­di­si­ni. Selam almak bir yana kol­tu­ğun­dan kalk­tı:

“Na­mu­su­muz, şe­re­fi­miz, İsmet’imiz, ne yap­tın da, bu yirmi bir gün de­vam­sız­lık doldu?”

Jeton düştü bende, bey­nim­den vu­rul­dum âdeta. Ak­lı­ma geldi, sor­du­ğu so­ru­ya cevap ver­mek ge­rek­ti ya.

“Mu­al­lim Bey’im! Doğ­ru­yu mu is­ti­yor­su­nuz yoksa kı­vı­ra­yım mı?” de­yin­ce daha da öf­ke­len­di. Yaşım mü­sa­it ya, çok olsa bir­kaç to­kat­la işi ko­ta­rı­rım diye dü­şün­düm.

“Ne demek kı­vır­mak?” diye ba­ğır­dı.

“Yalan mı söy­le­ye­yim, doğ­ru­yu mu?” dedim.

“Doğ­ru­yu söyle, senin bo­yu­nu kı­sal­ta­ca­ğım.”dedi.

An­lat­ma­ya baş­la­dı­ğım­da, Mu­al­lim Bey ma­sa­sı­nın ba­şın­da­ki san­dal­ye­si­ne otur­muş­tu. Devam ettim. Uf­la­dı, puf­la­dı…
“Dua et if­ti­har lis­te­sin­de­ki fo­toğ­ra­fı­na. Bu­gü­ne kadar olan de­vam­sız­lı­ğı­nı sil­dim. Bun­dan sonra da ben bu okul­da bu­lun­du­ğum sü­re­ce cu­mar­te­si öğ­le­ye kadar izin­li­sin.” de­di­ğin­de göz­yaş­la­rı­mı tu­ta­ma­dım.

“Tamam, an­laş­tık geçti gitti,” dedi.

Yirmi beş yıl gö­re­vim sü­re­sin­ce, iliş­ki­le­rim­de o günkü ba­ba­can ada­mın dav­ra­nış­la­rı bana ilke oldu.

Aynı za­man­da Türk­çe Öğ­ret­men’imiz­di. İkinci sı­nıf­ta, On Kasım Ata­türk’ü Anma Prog­ra­mın­da, o an­da­ki duy­gu­la­rı­mı an­la­tan bir kom­po­zis­yon yaz­mış­tım. Ders ba­şın­da ken­di­si­ne ver­di­ğim­de, sı­nıf­ta beni onur­lan­dır­dı,

“Bu ya­zı­yı der­hal te­mi­ze çe­ki­yor­sun Oku­lun Duvar Pa­no­su­na ası­yor­sun,” dedi.

Belki de yaz­ma­mın baş­lan­gı­cıy­dı o yazı…

Onun­la il­gi­li bir başka anım da var, kra­vat­sız okula gel­mek ya­sak­tı. Kra­va­tım ol­ma­dı­ğı için ka­za­ğı­mı ters gi­yi­yor­dum, bir gün om­zum­dan tuttu,

“Sen kra­vat tak­ma­ma­ya ye­min­li misin? Bun­dan sonra seni böyle gör­me­ye­ce­ğim,” dedi.

“Mu­al­lim Bey, kra­vat kaç para?” de­yi­ver­dim.

“Gel ar­kam­dan,” dedi. Oda­sı­na git­tim, “yine pa­pa­ra­yı yedik,” diye dü­şü­nür­ken.

Ma­sa­sın­da­ki blok­not­tan bir kâğıt ko­par­dı, yazdı bir şey­ler.

“Bu kâ­ğı­dı götür benim eve, yen­ge­ne ver, başka bir şey sorma,” dedi.

“Şimdi, hemen fırla, ben öğ­ret­me­ni­ni gö­rü­rüm.”

Ka­pı­nın zi­li­ni çal­dım, yen­gem kar­şım­da. Uzat­tım kâ­ğı­dı. Baktı,

“Az bekle ev­la­dım,” dedi, başka hiç söz et­me­di…

Elime bir torba tu­tuş­tur­du. Sa­de­ce;

“Güle, güle kul­lan ev­la­dım,” dedi. Neyin ne ol­du­ğu­nu da bil­mi­yor­dum. Ama aklım hep tor­ba­nın için­dey­di…

Ders zili çal­mış­tı. Ki­tap­la­rı­mı top­la­dım, eve ge­lin­ce­ye kadar he­ye­can­dan elim aya­ğım tit­re­di. “Neydi tor­ba­da­ki?” diye…

Diğer ar­ka­daş­la­rım da gel­me­miş­ti daha. Ka­pı­yı ka­pat­tım. Açtım tor­ba­yı, en az on beş tane say­dım da faz­la­sı­nı sa­ya­ma­dım. Ha­ri­ka renk­te kra­vat­lar, göle düş­tüm âdeta.

Bir­kaç tane de kır­mı­zı vardı. Bir ta­ne­si­ni or­ta­ya koy­dum, öte­ki­le­ri sak­la­dım.

Ya­şan­tım­da ilk kez ka­li­te­li ve kır­mı­zı bir kra­vat ola­cak­tı boy­num­da.

İkinci dö­nem­de ra­hat­sız­lan­dım. Okul Dok­to­ru neye da­ya­na­rak teş­his koy­duy­sa, Benim Tü­ber­kü­loz (Verem) has­ta­sı ol­du­ğu­mu yaz­mış­tı ra­po­rum­da, ilaç­la­rım hep o yön­dey­di. İlaç­la­rı­mı kul­lan­dık­ça da ra­hat­sız­lı­ğım arttı. Ölüm ya­kın­la­rım da ge­zin­ti­ye çık­mış­tı âdeta.(!)

Kö­yüm­de benim için ya­kış­tı­rıl­ma­dık söz kal­ma­mış­tı. Ki­mi­si “ba­ba­sı­nın has­ta­lı­ğın­dan olmuş,” babam de­me­ye dilim var­ma­yan adam da bu günkü kolan kan­se­rin­den öl­müş­tü.

Ba­zı­la­rı ise, “şehre gi­din­ce kız­lar­la uğ­ra­şır­ken has­ta­lık kaptı” mı? de­me­di­ler.

Oysa ben kız­lar­la iliş­kim ol­ma­ya­ca­ğı­na dair kayıt günü ta­ah­hüt­na­me im­za­la­mış­tım. Onu bilen mi vardı…

En ya­kı­nı­mın söz­le­ri bana öyle zor geldi ki;

“Salak mısın oğlum sen? Bok mu vardı oku­mak­ta, bir pa­buç­çu ol­say­dın da biz­le­re pabuç yap­say­dın,” demez mi. Unu­ta­ma­dı­ğım söz­ler. Her­kes bil­di­ği, duy­du­ğu gibi yaf­ta­la­dı… Hor­lan­ma­nın daha açık izahı yoktu…

Ola­cak­lar oldu, so­nun­da İstan­bul Va­li­de bağ Verem Has­ta­ne­si­ne yol­la­ya­cak­lar­dı beni. Nasıl ve neyle gi­di­le­cek­ti. Kı­zı­lay’dan bir aylık yatak üc­re­ti kar­şı­lan­dı. Ko­ope­ra­tif Müdür’üm bir akşam kö­yüm­de­ki beş kah­ve­yi do­laş­tı, benim için “yet­miş üç lira alt­mış beş kuruş,” para top­lan­dı. Müdür’üm top­la­nan pa­ra­yı bana tes­lim eder­ken:

“Yol pa­ra­nı da ben kar­şı­la­ya­ca­ğım, bun­la­rı al koy ce­bi­ne. Sı­kıl­ma hiç.” dedi.

Sek­sen ya­şın­da­yım. O akşam top­la­nan pa­ra­yı bana ge­tir­di­ğin­de utan­dı­ğım kadar başka hiç­bir zaman utan­ma­dım. Zen­gin köy bu mu, diye de ge­çir­dim içim­den…

Bir sabah erken kalk­tım. İzmir’e git­tim. Ka­ra­de­niz İstan­bul Va­pu­ru Li­man­da de­mir­liy­di. Bi­le­ti­mi Müdür’üm al­mış­tı. Bi­le­ti­mi ce­bim­den çı­ka­rıp gös­ter­dim, tahta mer­di­ven­ler­den iler­le­yip va­pu­ra bin­dim. Mar­tı­lar çev­rem­de dans edi­yor­du. Dalıp dalıp çı­kı­yor­lar­dı de­ni­ze, onlar ne ara­dık­la­rı­nı bi­li­yor­lar­dı ama ben ne ola­ca­ğı­mı bil­me­yen­ler­den­dim. Ne far­kım vardı mar­tı­lar­dan?

Om­zum­da eski bir torba. İçinde sağ­lık dos­yam ve bir­kaç tane pek­si­met, acık­tı­ğım­da birer parça ke­mir­mem için.
Ban­dır­ma’ya kadar Vapur ile ora­dan da tren­le İstan­bul’a gi­de­cek­tim.

Er­te­si sabah, öğ­le­ye ya­kın­dı Orta Do­ğu­nun en büyük tren garı Hay­dar­pa­şa’da durdu tren. Tren­den inin­ce mer­di­ven­le­ri ine­rek geniş bir alana çık­tım. İlk kar­şı­ma çıkan bü­fe­nin sa­hi­bi­ne sor­dum. Ka­ra­rım po­lis­le­re sor­mak­tı ama çev­re­de o anda polis yoktu.

Bü­fe­ci:

“Uzak­tır orası, iler­den dol­muş geçer, ka­pı­sın­da in­di­rir seni, dol­muş­la­rın üze­rin­de Koşu yolu- Üs­kü­dar yazar,” dedi.
Aklım hep ce­bim­de­ki pa­ra­day­dı. Dol­muş kaç para kim bilir? Açım da şu­ra­dan bir gev­rek alsam olur, o bile çok bana göre…

“Bir ay bu­ra­da ka­la­ca­ğım ge­rek­li ola­bi­lir,”

Şöyle bir bak­tım ön cep­he­den büyük bi­na­yı gör­düm.

Ken­dim­ce:

“Ulan İsmet Yirmi ya­şı­na mer­di­ven da­ya­mış­sın. Her gün kö­yü­ne gidip dön­dü­ğün gün­le­ri düşün, yürü bre kar­de­şim. Yürü işte, ahan­da şu­ra­cık ne ki?”

Dış ka­pı­dan gi­rin­ce du­var­da­ki saat On biri gös­te­ri­yor­du. Dış ka­pı­da duran nö­bet­çi gös­ter­di gi­de­ce­ğim yeri. Geniş dört katlı bir bina, ka­pı­sın­dan hole gir­di­ğim­de, Hem­şi­re Ha­nım­lar­dan biri:

“Siz kime bak­mış­tı­nız? Sevk­li hasta mı­sı­nız? Ahret so­ru­la­rı da, ben onun de­di­ği­ni an­la­ma­dım. Sevk­li has­tay­dım, Oysa?”

Dos­ya­mı çı­kar­dım tor­ba­dan ver­dim. Az sonra dok­tor ça­ğır­dı içeri gir­dim. An­lat­tım ben­de­ki arı­za­la­rı, sı­ra­la­dım. “Ök­sü­rü­yo­rum, ağ­zım­dan bir de…” de­yin­ce.

“An­la­dım,” dedi. Ma­sa­sı­nın üze­rin­de­ki isim lev­ha­sı­nı gör­düm. Der­hal ez­be­ri­me aldım. Hiç unu­ta­ma­dı­ğım isim­ler­den bi­riy­di. “Al­pars­lan Berk­tay Göğüs has­ta­lık­la­rı Uz­ma­nı.

Kısa bir mu­aye­ne ve rönt­gen çe­kil­di, kan alın­dı tah­lil için. Ta­li­ma­tı­nı verdi.

“Bun­la­rı bir saat sonra ma­sam­da is­te­rim.” Bana döndü:

“Aç mısın evlat?”

Ba­şı­mı sal­la­dım.

“Açsın tabii,”

“Hem­şi­re Hanım, götür bu de­li­kan­lı­yı, kar­nı­nı doyur, su­ra­tı sap­sa­rı,”

Ye­mek­ha­ne tam kar­şı­day­dı. Oraya gö­tür­dü, afi­yet­le ye­me­ğe baş­la­dım.

Hem­şi­re Hanım:

“Sen ye­me­ği­ni yi­yin­ce­ye ben ge­li­rim,” dedi ve gitti.

On beş da­ki­ka sonra uğ­ra­dı­ğın­da göz­le­ri­min feri ye­ri­ne gel­miş­ti.

Saat on dört, Hem­şi­re Hanım ile içeri gir­dim.

Dok­tor, fil­mi­mi ve tah­lil­le­rim­le meş­gul­dü. Yü­zü­me baktı. Gü­lüm­se­di, İyisin evlat!” dedi. Sonra da:

“Çık sen dı­şa­rı­da bekle,” dedi.

Ka­ne­pe­ler­den bi­ri­ne otur­dum. Bir ara ‘Güm’ diye bir ses ku­lak­la­rı­mı zor­la­dı. Ma­sa­ya da du­va­ra vu­ru­lan yum­ruk tu âdeta.

Yük­sek sesle ba­ğı­rı­yor­du dok­tor. Dı­şa­rı­ya da ayan beyan du­yu­lu­yor­du. Ağ­zı­na ne gel­diy­se söy­lü­yor­du. Şu­ra­ya yaz­ma­ya utan­dı­ğım söz­ler çı­kı­yor­du ağ­zın­dan. Dik­kat­li din­le­yin­ce an­la­dım. Ar­ka­da­şı­na gös­te­ri­yor­du.

“Bak ar­ka­daş, bak Allah aş­kı­na şu filme. Şu tah­lil­le­re bak. Bu gö­rün­tü­ler­de tü­ber­kü­loz ta­nı­sı ko­ya­ca­ğın bir yer var mı?”

“Seni oku­tan pro­fe­sö­re, senin oku­du­ğun fa­kül­te­yi de, sana da,” esip ya­ğı­yor­du.

“Yaşı kaç bu de­li­kan­lı­nın? Nasıl genç bir öğ­ren­ci­ye bu teş­his konur, hiç mi uta­na­cak yüz yok bu dok­tor­da…”

Olay an­la­şıl­mış­tı. Yarım saat sonra dok­tor içeri ça­ğır­dı beni.

“Bak ev­la­dım. Gü­lüm­se ba­ka­yım. Has­ta­ne­miz­de bir ay ka­la­cak­sın. Otuz gün senin.” de­yin­ce ya­nın­da­ki diğer dok­tor, om­zu­nu sıktı, öte­ki­nin…

“Seni pav­yo­na yol­la­ya­ca­ğım. Orada ka­la­cak­sın. Sana her gün sabah akşam, bir tane süt iğ­ne­si vu­ra­cak Hem­şi­re Hanım. İki de hap ve­ri­yo­rum. Biri iğ­ne­ye tak­vi­ye, di­ğe­ri ko­run­man için. Beton gibi olup dö­ne­cek­sin oku­lu­na. Ka­fan­da­ki­le­ri at git­sin. Ye­mek­le­rin de özel ola­cak,” dedi.

Yine aynı Hem­şi­re­ye:

“Bu de­li­kan­lı­yı götür pav­yo­na iyi bir yatak bul din­len­sin. Te­da­vi­si baş­la­sın…”

Söz­le­rin­den an­la­ma­dık­la­rım çoktu. Ken­di­mi rast­ge­le pav­yo­na ka­pa­tıl­mış gibi his­set­tim.

Hem­şi­re Hanım, ya­ta­ğı­mın ba­şın­da durdu. Her şeyi an­lat­tı bire bir.

“Ka­na­ma­la­rı­nın ne­de­ni, za­fi­yet ge­çir­miş­sin. Aç kal­mış­sın. Sana ge­rek­li olan gı­da­la­rı tü­ket­me­miş­sin. Ak­ci­ğer­le­ri­ni ko­ru­yan göğüs ke­mik­le­rin (ka­bur­ga) ge­liş­me­miş. Ci­ğer­le­rin­de sı­kış­ma­dan do­la­yı ka­na­ma olu­yor. Kıl­cal da­mar­la­rın ka­nı­yor. Her gün sabah akşam sana vu­ra­ca­ğım süt iğ­ne­si, ke­mik­le­ri­ni ge­liş­ti­re­cek­tir. Tak­vi­ye de­di­ği hapın vi­ta­min­dir. Ko­ru­ma hapın ise her hangi bir ne­den­le, bu­ra­da olası bir mik­rop kap­ma­nı en­gel­le­mek için. Ye­mek­le­ri­ne ge­lin­ce senin ye­mek­le­rin özel ola­cak etsiz ye­me­ğin ol­ma­ya­cak. Ben­den bu kadar hadi ba­ka­lım geç­miş olsun, iğ­ne­le­ri­ni de­vam­lı ben ya­pa­ca­ğım. Hap­la­rın bir aylık günde bir tane tok kar­nı­na ala­cak­sın. Şimdi din­len­me­ne bak,” dedi. Çıktı gitti. Odam üç ya­tak­lıy­dı ama ikisi henüz boştu. Tek ba­şı­ma ka­la­cak­tım. Her şey iyiy­di de, en olum­su­zu da ki­tap­la­rım­dan ayrı kal­mak­tı.

Kü­hey­lan ses­siz kal­mış­tı içim­de…

      

Yaşam Pa­no­ra­ma­sı (3) – İsmet Çallıbay (5 Yorum)

  1. Yüreğine kalemine sağlık İsmet hocam.Anılarınızı okuyunca “Hey gidi gidi günler hey!” diyemiyorum.Nereden nereye diyebiliyorum ancak.Zorluklar içersinde azimle böylesine bir donanımla bu günlere gelebilmek büyük bir başarı.Sizi kutluyorum.Sağlık ve esenlikle nice mutlu yıllar diliyorum.

  2. İsmet abi, bütün bu ayrıntıları bu kadar yıl boyunca aklında tutman müthiş. Çok ilginç bir hikaye imiş aynı zamanda. Nefes almadan neredeyse okudum. Lütfen bunları anlatmaya devam et. Sağlıkla kal.

  3. İsmet Öğretmenim; içim hüzünle dolarken, bir o kadar da o direncinize, mücadele gücünüze hayran kalarak okudum Yaşam Panoramanızdan bu yazıyı da… Sağ olun…

  4. Heyecanla ve merakla okudum. İtiraf etmeliyim ki gözlerim nemlendi. Ağlamamak için zor tuttum kendimi. Tam dilimlik bir hayat hikayesi. Yollarca beraber aynı okulda görev yaptık bu anılarını konuşmamış olmamızı bir kayıp olarak görüyorum. İbretlik bir çok olaylar dizisi bu. Taktir ettiğim bir çok kişi oldu. Ama hemen belirtmeliyim ki bu hikayede beni en çok üzen dayının vicdansızlığı… daha fazlasını yazmak istemiyorum.

%d blogcu bunu beğendi: