Yaşam Pa­no­ra­ma­sı (2)

Yaşam Pa­no­ra­ma­sı (2)

Yıl 1957, yaşım on yedi, Ay­lar­dan Tem­muz. On beş ki­lo­met­re yü­rü­ye­rek, kö­yüm­den şehre gel­dim. İlko­kul öğ­ret­me­ni­mi zi­ya­ret etmek, onun­la ko­nuş­tuk­tan sonra asıl içim­de­ki kü­hey­la­nın var­mak is­te­di­ği he­de­fi daha kolay ya­ka­la­ya­ca­ğı­mı sa­nı­yor­dum. Ev­le­ri­nin ye­ri­ni bi­li­yor­dum ama hiç gel­me­miş­tim. Saat kav­ra­mım yoktu. Za­ma­nı ken­di­me göre yo­rum­lu­yor­dum. Gü­ne­şe ba­ka­rak, göl­ge­si­nin uzun­lu­ğu­na göre, öyle öğ­ren­miş­tik ya… Çünkü ben ke­çi­nin kuy­ru­ğu­na göre yağ­mur yağma ola­sı­lı­ğı­nı tut­tu­ra­bi­len gün­ler­den ge­li­yo­rum…

Sabah kah­val­tı­sı­na ye­tiş­mi­şim. Bay­ra­mım var. Sof­ra­da te­re­ya­ğı, tulum pey­ni­ri, bal ve reçel var. Göz­le­rim açıl­dı. Hele çay… Köy ye­rin­de çay gör­dü­ğüm mü var. Dağ­dan top­la­nan, ağaç ve bitki kök­le­rin­den çiçek yap­ra­ğı ça­yın­dan başka ne gör­düm ki?.. Sofra ne­fis­ti. Me­kâ­nı ay­dın­lık olsun, ken­di­si de eşi de yok­lar artık. Ge­ri­de ka­lan­la­ra sa­bır­lar…

“Neden gel­dim ben? Bek­li­yo­rum, soru kar­şı­dan gel­sin,” geldi de.

Öğ­ret­me­nim, içim­de bir yer­ler­de saygı ve sevgi yu­ma­ğım…

“De ba­ka­lım yav­rum, iyi misin? Annen nasıl?”

“İyiyim öğ­ret­me­nim. Ben ko­ope­ra­tif­ten ay­rıl­dım. Oku­mak is­ti­yo­rum, siz­le­re da­nış­mak için gel­dim. Yol gös­te­ri­cim olun diye…”

“Çok hak­lı­sın, oku­ma­nın yaşı olmaz da, sen an­ne-oğul iki­li­si­nin ender ör­nek­le­rin­den­sin. Ma­aşın da iyiy­di. Ne­re­den ak­lı­na geldi? Sana ki­tap­lı­ğım­dan epey kitap ve­ri­rim okur­sun. Sen se­ver­sin oku­ma­yı. Ay­rı­ca mad­di­yat önem­li… Ev ki­ra­nız var, yeme içme… Annen de gelir, nasıl ge­çi­ne­cek­si­niz? Ben sana gü­ve­ni­yo­rum oku­mak için ya­ra­tıl­mış­sın da neyle be yav­rum? Nasıl ola­cak? Bi­rik­mi­şin var mı? Olsa da kaç yıl idare edecek?”

Öğ­ret­me­nim­den gelen bu so­ru­lar­la içim­de­ki kü­hey­lan ayak­la­rı­nı vur­ma­ya, şaha kal­kıp kiş­ne­me­ye baş­la­dı. Umut de­di­ği­miz ad­re­na­lin aşa­ğı­la­ra doğru çe­kil­me­ye baş­lan­dı. Ne­den­se ter­si­ne oldu olan­lar. Ayak­la­rım­dan baş­la­dı so­ğuk­luk, devam etti tüm be­de­ni­me da­ğıl­dı. Yü­re­ğim küt küt atı­yor, alev almış halde tit­ri­yor­du.

Yen­gem birer çay daha ge­tir­di. İkinci ya da üçün­cü ola­bi­lir­di. Bu gelen son çaydı, keyif çayı denir ya yemek üs­tü­ne. O çay ılık geldi… İçe­me­dim. Ağ­zım­da eski tat yoktu. Yine de bir­kaç yudum aldım. Konu uza­dık­ça uzadı. Din­le­ye­me­dim.
İzin is­te­dim.

“Öy­ley­se ben yine köye dö­ne­yim,” dedim. Ayak­ka­bı­la­rı­mı giy­dim. Bu kez ayak­ka­bı­la­rım las­tik de­ğil­di. Yirmi aydır maaş alı­yor­dum ya…

El­le­ri­ni öptüm, dış ka­pı­dan ay­rıl­dım.

Ağaç­lık alan­lar­da do­laş­tı­ğı­nız oldu mu hiç? Ağaç­lar­dan bi­ri­nin al­tın­da tü­ne­miş, yere ya­pış­mış gibi duran bir kuş gö­rür­sü­nüz. Ya­nı­na kadar so­ku­lur­su­nuz kaç­maz. Oysa kuş­lar, de­vam­lı ür­kek­tir­ler iri­sin­den en ufa­ğı­na kadar. Dü­şün­dük­le­ri­ni bi­le­mez­si­niz. Son anda kaç­mak ister, ka­na­dı­nın üze­ri­ne düşer ça­ba­la­nır. Ka­na­dı kı­rıl­mış­tır çünkü. Ya av­cı­lar ya da sa­pan­la taş atan­lar onu o hale ge­tir­miş­ler­dir. İşte şu anda ben de o kuş gi­biy­dim, kolum ka­na­dım kı­rıl­mış­tı âdeta. Gü­ven­di­ğim dağ­la­ra kar yağ­mış­tı. As­lın­da hak­lı­la­rı gör­müş­tü öğ­ret­men’im. Ama içim­de­ki ateşi gö­re­mez­di ya…
Kö­şe­den ana cad­de­ye çık­tım. Kar­şı­lık­lı iki kahve vardı. Kah­ve­ye otur­sam biraz ağ­la­sam, açı­lır­dım belki de ama gö­re­cek­ler kay­gı­sın­dan ağ­la­ya­ma­dım.

Kahve kül­tü­rüm yok benim. Son bir yıl­dır alış­tım, evime elli metre ile­ri­de bir kahve var, oraya git­me­ye baş­la­dım. Bu yaş­tan sonra da bana te­ra­pi ol­ma­ya baş­la­dı. Yine de fazla otu­ra­mam, soh­bet uzar­sa bir saat daha en faz­la­sı. Dö­ne­rim evime…

Yirmi beş yıl­lık öğ­ret­men­lik ya­şan­tım­da, ge­rek­li ol­ma­dık­ça ar­ka­daş­la­rım bi­lir­ler, oyun oy­na­dı­ğım da gö­rül­me­miş­tir.
Kar­şım­da­ki kah­ve­ye bak­tım, otu­ra­ma­dım. Ger­çek­te de içecek çayın ya da ay­ra­nın he­sa­bı­nı dü­şün­düm…

Usuma bir fikir düştü bir­den, yü­rü­me­ye baş­la­dım. Umut­suz­lu­ğu­mun umuda dö­nüş­tü­ğü andı. Diğer öğ­ret­me­ni­me de an­lat­ma­lıy­dım. Utan­ma­sam yü­rü­me­den vaz­ge­çip so­kak­la­rı ko­şa­rak ge­çe­cek­tim.

Yeni Cami’ye ya­kın­dım, öğle ezanı oku­nu­yor­du. Kısa sü­re­de var­dım ev­le­ri­ne. Zili çal­dım Yen­gem ka­pı­da.

“Aaaa, hoş gel­din ev­la­dım geç içeri.”

“Öğ­ret­me­nim!”

“Geç otur sen, şimdi gelir. Dersi bitti mi dam­lar. Sı­kıl­ma geç şu kol­tu­ğa otur ba­ka­yım.”

On yedi ya­şın­da­yım. Ne olur­sa olsun, usuna dü­şü­yor in­sa­nın, “Ya öğ­ret­me­nim kı­zar­sa?..”

Emir emir­dir. Kol­tuk­lar­dan bi­ri­ne otur­dum. Başım yerde yü­re­ğim­de­ki vu­run­tu sü­rü­yor.

Çok kısa süre sonra zil çaldı. Öğ­ret­me­nim geldi. Sa­rıl­dık, el­le­ri­ni öptüm. Yen­gem:

“Yahu sen bu oğ­la­nı nasıl eğit­tin? Ürkek tav­şan gibi içeri zor aldım.”

“Öy­le­dir o, hatun. ‘Çal­lı­bay’ bu bil­din değil mi?”

“Bil­mez miyim yahu bil­dim tabii,”

“Her neyse sof­ra­mız hazır mı? Bir tabak ilave et ma­sa­ya.”

“Hadi ba­ka­lım ev­la­dım, önce mide so­ru­nu­nu çö­ze­lim. Sonra da soh­bet ede­riz.”

İtiraz hak­kım yoktu. Otur­dum san­dal­ye­ler­den bi­ri­ne. Sek­sen ya­şın­da­yım. O öğlen ye­me­ğin­de ye­di­ğim kuru fa­sul­ye­nin ta­dı­nı bugün bile unu­ta­mı­yo­rum.

İçim­den, “Öğle ye­me­ği de geçti,” dedim.

Sa­lo­na ge­çin­ce önce hal ve hatır so­rul­du.

“An­nem­den selam ge­tir­dim,” dedim.

“Evet,” dedi öğ­ret­me­nim. “Şimdi anlat ba­ka­lım, dert­le­şe­lim.”

“Nasıl an­la­ta­yım öğ­ret­men’im? Ne­re­den baş­la­sam, diye dü­şü­nü­yo­rum…”

“Dü­şün­me, yal­nız kal­dı­ğın­da nasıl ko­nu­şu­yor­san kendi ken­di­ne öyle anlat bana?”

“Ko­ope­ra­ti­fin ipini bı­rak­tım, ay­rıl­dım yani. Bana iki yılda ver­di­ği­niz eği­ti­min he­ye­ca­nı bit­me­di. Dü­şün­mek­ten yo­rul­dum. Oku­mak is­ti­yo­rum. Ne ya­pa­ca­ğı­mı şa­şır­mış du­rum­da­yım.”

“Ha­ya­tım,” deyip eşini ça­ğır­dı. “Senin bize ikram ede­ce­ğin bir şey­ler var mı?”

“Bir da­ki­ka ge­ti­ri­yo­rum.”

“Gerek yok ik­ram­lı­ğa,” dedim. Yine de ba­yıl­dım, birer kâse süt­laç üzeri bol tar­çın­lı. O gün­ler­de onun tar­çın ol­du­ğun­dan da ha­ber­si­zim. Ho­şu­ma gitti…

Sonra da:

“Evet, hatun şimdi de bize izin. İsmet ile bir işi­miz var. Hal­le­der dö­ne­rim kay­gı­lan­ma.”

“Yen­gem, her şey için te­şek­kür­ler, el­le­ri­ne sağ­lık, sağ­lı­cak­la ka­la­sın.”

“Bir şey değil yav­rum. An­ne­ne selam de­yi­ver.”

“Hadi ba­ka­lım evlat gi­di­yo­ruz,” dedi öğ­ret­me­nim.

Ne­re­ye git­ti­ği­mi­zi bil­mi­yo­rum. Düş­tüm ya­nı­na öğ­ret­me­ni­min. “Doğru yolda mıyım?” diye de dü­şün­me­dim değil.
“Tire’de o za­man­lar bil­di­ğim ka­da­rıy­la bir or­ta­okul, erkek sanat ve kız sanat ens­ti­tü­le­ri var.”

“Önce altı tane fo­toğ­raf ge­rek­li,” dedi öğ­ret­me­nim.

Fo­toğ­raf çek­tir­dik ve bek­le­dik. Şim­di­ki gibi beş da­ki­ka sonra almak yok. İçim­den de “İnşal­lah fo­toğ­raf çe­ki­le­lim der­ken geç kalk­mış ol­ma­ya­lım,” dedim. Oysa ya­rı­nı yok muydu? Var­dır da ben o gün­ler­den acil­ci­yim ya…

Fo­toğ­raf­la­rı alıp or­ta­oku­la git­tik, ka­pı­dan gi­rin­ce, kar­şı­mız­da ko­ca­man bir adam. Bana göre iki metre var boyu. Öğ­ret­me­nim:

“Mer­ha­ba mu­al­lim bey, size bir öğ­ren­ci ge­tir­dim” dedi.

“Otur mu­al­lim bey otur. Bu mu öğ­ren­ci ola­cak?”

“Evet, bu…”

“Beyim, bu bey­gir gibi olmuş. Yaşı kaç?”

“Yaşı sı­nır­da, on yedi, dol­ma­dı daha, öğ­ren­cim­dir…”

O koca adam eli­nin bi­ri­nin aya­sı­nı ya­na­ğı­na da­ya­dı bir süre dü­şün­dü. Sonra da:

“Ver ba­ka­lım ev­rak­la­rı­nı da kay­dı­nı ya­pa­lım.”

Ko­ope­ra­tif de çok bu­lu­nan zarf­lar­dan biri vardı elim­de, uzat­tım…

Tek tek in­ce­le­di. Ma­sa­sın­da­ki def­te­re bir şey­ler yazdı. Bir beyaz kâğıt uzat­tı bana.

“İşaret koy­du­ğum yere im­za­nı at ba­ka­lım,” dedi.

İmza­la­dım geri ver­dim. Öğ­ret­me­ni­me:

“Mu­al­lim bey, sen ve­li­si­sin öyle mi?”

“Evet, ve­li­si­yim.”

“Bak ev­la­dım, kay­dı­nı yap­tım. Şu andan iti­ba­ren öğ­ren­ci­sin. Ha­yır­lı olsun. Yal­nız im­za­la­dı­ğın kâğıt var ya, bir yan­lı­şı­nı gö­rür­sem bil­has­sa da kız­lar­la il­gi­li, kay­dı­nı si­le­rim. Ta­ah­hüt­na­me­dir bu kâğıt. Şimdi sen dı­şa­rı çık ba­ka­lım,”
Dı­şa­rı­da­ki ka­ne­pe­ye ku­rul­dum. Ben de öğ­ren­ciy­dim artık. Gu­rur­la ka­sıl­dım, elim­de bir kâğıt, me­rak­lı­yım ya, oku­dum. Sı­nı­fım ‘1A’ Nu­ma­ram da ‘2’ Çok mut­lu­yum. Yal­nız, an­la­ya­ma­dı­ğım şey­ler ol­muş­tu içer­de ko­nu­şur­ken. Yirmi beş yıl­lık mes­lek ya­şan­tı­mın on yılı ida­re­ci ola­rak geçti. Hiç­bir ya­sa­da, yö­net­me­lik­te, ta­ah­hüt­na­me im­za­lat­tı­rı­lan bir öğ­ren­ci gör­me­di­ğim gibi duy­ma­dım da. Yaşım büyük ya, bana bir nevi göz­da­ğı verme kâ­ğı­dıy­dı o im­za­la­dı­ğım. Son­ra­dan an­la­dım ko­ca­man ada­mın yü­re­ğin­de­ki sev­gi­yi. Öğ­ren­ci­li­ğim­de ben Onu müdür yar­dım­cı­sı ola­rak ta­nı­dım. Öğ­ren­ci­le­ri ara­sın­da­ki la­ka­bı da ‘Dev Adam’dı.

Öğ­ret­me­nim­le dı­şa­rı çık­tık. Bana:

“Eylül ayı­nın be­şin­ci pa­zar­te­si günü ders­le­rin bu bi­na­da baş­la­ya­cak. Sen erkek sanat ens­ti­tü­sü öğ­ren­ci­si­sin. Or­ta­okul kıs­mın bu bi­na­da ge­çecek. Ha­yır­lı olsun,”

“Haaa, bir şeyi unut­tum ne­re­de ka­la­cak­sın?”

“Dayım ve yen­gem var, De­re­kah­ve’de. On­la­rın küçük oda­sın­da ka­la­ca­ğım…”

“Tamam o zaman, eğer rahat ede­mez­sen, ben ayar­la­rım. Bir ev ki­ra­la­ya­lım. Annen de ya­nın­da olur.”

“Te­şek­kür ede­rim öğ­ret­me­nim.”

Ay­rıl­dık, uzak­la­şır­ken bak­tım ar­ka­sın­dan, “İşte,” dedim. “Adam gibi adam de­dik­le­ri öğ­ret­me­nim gi­bi­dir her halde…”

Yaşam Pa­no­ra­ma­sı (2) (8 Yorum)

  1. Hay,sağ olasın İsmet abi. Sendeki yaşama sevinci öyle böyle değil. İlk yazacağım yazının ana karakterine,senin adını vereceğim.

  2. Taa çok eski günlere götürdün bizi İsmet bey. sağlıklı uzun ömürler diliyorum, bu güzel yazılara devam edebilmeniz için.

  3. Yüreğine kalemine sağlık İsmet Hocam.Doğru zamanda,doğru yerde,doğru insanla karşılaşanların bir öyküsünde yer almışsınız.Aynı öğretmenin öğrencisi olmaktan kıvanç duyuyoruz.Sizin kaleminiz kavi,öğretmenimizin ruhu da şad olsun.

  4. Değerli Üstad Öğretim emekçisi Sayın İsmet Çallıbay hocamızın hayatının değişimi orta okula başlana yaşı 12 yerine 27 yaşında başlamış 1/A sınıfı 2 okul nosu başladığı yollar Örnek İnsani yapısı birikimi tarifsiz bir Eğitimci olması için atılan ilk adım olmuş İyiki olmuş Öğrencileri doktor öğretmen ve niceleri Sayın Çallıbay hocama sağlıklı yaşam diliyorum

  5. İsmet Öğretmenim Yaşam Panoraması’nın ikincisini de bir öğretmen duyarlılığıyla içim titreyerek okudum. O yaman çocuk, o yaman delikanlı var ya azmin, kararlılığın örneği helâl olsun ona…alkış ona…Ve o öğretmen…Bir gencin hayatında ne kadar önemli bir dönemeçte…Kaleminizle birlikte çok yaşayın. Şu koronayı bir atlatalım, şöyle yüzyüze de bir konuşabilelim, sohbet edebilelim…

  6. Anılarınızı okurken insanların ne kadar zorluklarla bu günlere geldiğini düşündüm . İfadenizin duygu yoğunluğu , benzetmelerin betimlemelerin anılarınızdaki güçlülüğü yazılarınızı üç boyutlu bir hale getirmiş kaleminize sağlık çok beğendim . Ayrıca öğretmenizin sizi sahiplenip önünüzü açması, bir öğretmen olarak beni çok duygulandırdı. Allah razı olsun, yattığı yerler nurla dolsun .

  7. İsmet Ağabeyciğim,iyi ki sizin gibi mükemmel bir insanla tanışmışım.Sizleri tanımamış olsaydım yaşamımda emin olunki;kendimde büyük bir eksiklik hissederdim.Siz tanıdığım çok değer verdiğim en önemli kişilerden birisiniz.Yazılarınızı hiç sıkılmadan okuyorum,oysa ben okumayı seven bir kişi değilim.Köyde okuduğumuz için mi ?Bilmiyorum ama Öğretmen Okulunda kompozisyonun çok kötüydü.Ağabeyciğim sizi ve Özdiyar Ablamı hiçbir zaman unutmayacağım.Ellerinizden öpüyoruz sağlık dolu bir yaşam diliyorum.

%d blogcu bunu beğendi: