Yarışma / Halil Güney

Yarışma / Halil Güney

Yarışma

Halil Güney

 

Hülya ile so­ru­la­rı ha­zır­la­dık, ak­şa­ma ya­rış­ma var. So­ru­la­rın ço­ğu­nu da Hüya’nın kü­çük­le­ri Pelin ile İrem ha­zır­la­dı zaten. Pelin, baş or­ga­ni­za­tör oldu. Ya­rış­ma­da­ki ödülü de Hülya buldu. Biz so­ru­lar­la ve ya­rış­ma ku­ral­la­rıy­la uğ­ra­şır­ken, Hülya’nın be­lir­le­di­ği ödülü al­ma­ya gitti Cahit; İrem de ba­ba­sı­nın pe­şin­den.

Daha fazla geç kal­ma­dan, pa­za­ra da gi­de­yim. Akbük’ün sı­ca­ğı çe­kil­mi­yor, daha fazla geç ka­lır­sam bir şey kal­ma­ya­cak. Sı­cak­tan pa­zar­cı­lar da bu­nal­mış­lar, bir an önce bi­tir­sek de ha­va­sın­da­lar. Bir tez­gâ­ha yak­la­şın­ca, im­kâ­nı yok boş çe­vir­mi­yor­lar. Bir­kaç sömek ala­yım, bi­ra­zı­nı man­gal­da, bi­ra­zı­nı da kay­na­na­mın kızı haş­lar; o öyle se­vi­yor.

Bir kadın sa­tı­cı, yere sö­mek­le­ri dök­müş, etraf ka­buk­tan kı­rın­tı­dan ge­çil­mi­yor; epey­ce sat­mış an­la­şı­lan. Ya­nın­da da sekiz on yaş­la­rın­da bir kız ço­cu­ğu, saçı başı dar­ma­da­ğın; sı­kıl­mış iyice.

“Yenge, sö­mek­le­ri kaça ve­ri­yor­sun?” Sor­maz ol­say­dım.

“Emmi, hepsi on lira, bak çocuk da ezi­yet edi­yor; az kaldı emmi! Hepsi on lira.”

“Yenge, ben ne ya­pa­yım o kadar sö­me­ği, ben üç beş tane ala­ca­ğım !”

“Emmi, val­la­ha yarı pa­ra­sı­na…”

Küçük kız da çe­kiş­ti­ri­yor an­ne­si­ni, acı­dım kız­ca­ğı­za. Hayır olur, her­kes yesin.

“Tamam ya! Dol­dur çu­va­la; bu küçük ha­nı­mın ha­tı­rı için alı­yo­rum. Zo­ra­ki de olsa gü­lüm­se­di.

Diğer pazar mas­raf­la­rı­nı ta­şı­dım; en son sö­mek­le­ri sırt­la­dım. Yarım çu­val­dan fazla.

“Hayır ya­pa­ca­ğım, da­ğı­ta­ca­ğım si­te­ye.”

Fazla üs­tün­de dur­ma­dı, Gül­loş. Ka­fa­sı­na koy­duy­sa, diye her­hal­de. Ya­rış­ma sı­ra­sın­da bir yan­dan man­gal­da darı köz­le­me­si da­ğı­ta­ca­ğım.

Pat­lı­can ba­lı­ğı yap­mış Gül­loş, ba­yı­lı­rım. Komşu Aygül ile Zey­nel’i de ça­ğır­dık; du­var­dan at­la­yıp gel­di­ler. Zey­nel, ya­rış­ma ile il­gi­li ağ­zı­mı arı­yor.

“Zey­nel, sır ver­mem. Ak­şa­mı bekle.”

“Konu neydi, genel kül­tür mü?” sır ver­me­dim tabii. Gü­lüş­tük. Çay, pat­lı­can ba­lı­ğı… Zaten Zey­nel o kadar hızlı ko­nu­şu­yor ki ya­rı­sı­nı zor an­lı­yo­rum. Heee, dedim mi, belli ol­mu­yor an­la­ma­dı­ğım.

Pe­lin­le İrem’e bir görev daha çıktı. Si­te­de ev­le­ri yakın olan kom­şu­la­ra haber sal­dık. Ak­şa­ma sa­hil­de ol­sun­lar, ödül­lü ya­rış­ma var. Man­gal­da darı ik­ram­lı… İste­yen, ım­zık­mış üzüm suyu veya ben­ze­ri şey­ler ge­ti­re­bi­lir.

Zey­nel’le man­ga­lı yak­tık. İzzet, Cahit ve benim karşı kom­şum Yusuf Efe, sömek so­yu­cu­lar. Kimi şez­long­la­rı sü­rük­le­yip geldi, kimi ça­kıl­la­rın üs­tün­de… Sekiz on aile var, bir­kaç konuk, ço­cuk­lar der­ken yak­la­şık otuz kişi kadar olduk.

Or­ta­lı­ğı mis gibi köz­len­miş darı ko­ku­su sardı. Her­kes, sömek üf­le­me ve yeme et­kin­li­ğin­de… Her­kes, ya­rış­ma­nın ve ödü­lün ne ol­du­ğu ko­nu­sun­da me­rak­lı… Cahit’ten bilgi sız­dır­ma gi­ri­şim­le­ri de so­nuç­suz kaldı. Bir yan­dan kız­lar, bir yan­dan kay­na­na­sı­nın kızı… Cahit, sır küpü…

Er­kek­ler ve ka­dın­lar, so­ru­la­rı ayrı ayrı ya­nıt­la­ya­cak; ikiye ay­rıl­dık. Erkek gru­bu­nun so­ru­la­rı­nı Pelin; ka­dın­lar gru­bu­nun so­ru­la­rı­nı da İrem so­ra­cak. So­nuç­la­rı da hep bir­lik­te, yaz­lık­çı­la­rın hu­zu­run­da bir­leş­ti­rip açık­la­ya­ca­ğız. Çok büyük bir pa­ket­te ödül de geldi.

Çıt çık­mı­yor, her­kes so­ru­la­rı ya­nıt­la­ma­ya hazır. Er­kek­le­rin ilk so­ru­su ge­li­yor.

“Plaj­dan dö­ner­ken, siz mar­ke­te gir­miş­ken, iki ki­şi­nin eşi­ni­zi ka­çır­dı­ğı­nı gör­dü­nüz, ne ya­par­sı­nız?”

“Bu ne? Nasıl bir soru bu?” tü­rün­den ilk şaş­kın­lı­ğı at­la­tan er­kek­ler, eğ­len­ce­li ya­nıt­lar­dan seç­me­ye baş­la­dı­lar. Ya­nıt­lar da çok­tan seç­me­li.

A) Ohhh, kur­tu­lu­yo­rum.
B) Jan­dar­ma­yı ara­rım.
C) Ye­ni­si­ne yer açı­lı­yor, diye se­vi­ni­rim.
D) Var gü­cüm­le koşar, kur­ta­ra­cak­mış gibi ya­pa­rım.

Bir başka soru da:

“Plaj­da otu­rur­ken, eşi­ni­zin, siz­den ha­ber­siz­ce al­dı­ğı süper bi­ki­ni­si ile de­niz­den çık­tı­ğı­nı gör­dü­nüz, ne ya­par­sı­nız?”

A) Bir plaj hav­lu­su kapar, ört­mek için sa­hi­le se­yir­ti­rim.
B) Çok ya­kış­mış yaa, derim.
C) “Geri git ge­ri­ii!” diye ko­şa­rak ted­bir alı­rım.
D) Gör­mez­den ge­li­rim.

“Eşi­niz­le, er­te­len­miş, güzel bir ev­li­lik yıl­dö­nü­mü, ha­zır­lık­la­rı­nı bi­tir­di­niz. Ak­şa­ma bir­kaç saat kala, kay­na­na­nız, elin­de va­li­zi ile ya­nın­da kom­şu­su, size ge­li­yor. Dol­muş­tan indim, diyor. Ne ya­par­sı­nız?”

So­ru­lar, böyle gi­di­yor. Artık, kimse şa­şır­mı­yor, eğ­len­ce­li ya­nıt­lar, kah­ka­ha­lar; bir son­ra­ki soru me­rak­la bek­le­ni­yor. Az ile­ri­de­ki ka­dın­la­rın ora­dan da kah­ka­ha­lar ge­li­yor.

Ni­ha­yet, bir­lik­te de­ğer­len­dir­me­ye geldi sıra. Eşler, bir­bir­le­ri­ne so­ru­yor­lar, “şu so­ru­ya sen ne dedin?” diye. Aynı se­çe­nek­te bu­lu­şan çift on puan ala­cak.

“Ay, ha­ya­tım, aşk olsun yaa!”

“Evde gö­rü­şü­rüz. Demek öyle!”

“Yuhh, yaa!, hadi beee !”

“O so­ru­ya, öyle mi cevap ve­ri­lir!”

Ben­ze­ri çı­kış­ma­lar ve kah­ka­ha­la­rın ar­ka­sı gel­mi­yor. Merak, ödül ge­ri­li­mi ve he­ye­ca­nı art­tır­dık­ça, “tüh yaa!” laf­la­rı, se­vi­nen­ler, ya­rış­ma­yı ka­zan­ma­ya iyice yak­la­şan­lar yavaş yavaş belli ol­ma­ya baş­lı­yor. Bi­raz­dan, “tüh yaa!” di­yen­le­rin, se­vi­ne­cek­le­ri bir sona ge­li­yo­ruz.

Pelin, elin­de ya­rı­sı­nı ye­di­ği bir sö­me­ği, mik­ro­fon gibi kul­la­nı­yor. Ka­dın­la­rın ya­nıt­la­rı ile er­kek­le­rin ya­nıt­la­rı­nın bir­leş­tir­me so­nuç­la­rı­nı açık­la­ya­cak. Her­kes pür dik­kat…

“Evet, Fi­liz­kent sa­kin­le­ri! So­nuç­la­rı açık­lı­yo­rum. Önce bu ya­rış­ma­nın dü­zen­len­me­sin­de emeği olan­la­ra, ödülü te­da­rik eden­le­re, he­pi­niz adına te­şek­kür ede­riz.”

Al­kış­lar, hadi kızım yaa, di­yen­ler…

“Önce, en uyum­lu çit olan, ver­dik­le­ri ya­nıt­lar­la bir­bir­le­ri­ne ne kadar uyum­lu bir çift ol­duk­la­rı­nı gös­te­ren çift, Aygül teyze ile Zey­nel amca…

“Hür­ra­aa ! Ayyy, aşkım yaa!”

“Ben dedim,dedim…”al­kış­lar, sa­rıl­ma­lar, kut­la­ma­lar…

“Ama daha sö­zü­mü bi­ti­re­me­dim ki… Üçün­cü ol­du­lar. Ödül­le­ri, bir pi­şi­rim­lik ça­kıl­dak…”

Yaaaa, tüüh ! ses­ler, bir yan­dan bi­rin­ci olduk der­ken, üçün­cüy­mü­şüz diye üzü­len­ler. Bir yan­dan, demek ki ödülü ka­çır­ma­mı­şız, diye se­vi­nen­ler…

Su­nu­cu da nasıl ters köşe yap­tım, diye ta­dı­nı çı­ka­rı­yor.

“Devam devam…”

“Evet, artık, ge­ce­nin en uyum­lu ikin­ci çif­ti­ni açık­lı­yo­rum. İkinci olan çift, Si­ta­re teyze ile İzzet amca! Ödül­le­ri, bir pi­şi­rim­lik ayşe kadın!”

“Yine se­vinç­ler, sa­rı­lıp kut­la­ma­lar, al­kış­lar…

Cahit ile ödül ko­li­si­ni ça­kıl­la­rın üs­tün­de sü­rük­le­ye­rek or­ta­ya ge­tir­dik. İçin­de­ki ödü­lün ağır­lı­ğı, sü­rük­le­ni­şin­den belli… Öyle bir iki pi­şi­rim­lik ol­ma­dı­ğı kesin al­gı­sı oluş­tu her­kes­te. Eee, ku­cak­la­na­rak değil, sü­rük­le­ne­rek ge­li­yor, bi­rin­ci­lik ödülü!..

Merak iyice arttı. Umut­lar azal­dı mı, büyük ödüle bir adım mı kaldı.

“Haydi pe­li­inn! Sal­lan­ma! Mik­ro­fo­nu­nu sev­sin­ler senin, hadi kızım, helak olduk me­rak­tan.”

“En uyum­lu çifti, ge­ce­nin kral ve kra­li­çe­si­ni açık­lı­yo­rum. Yusuf Efe amca ile Sev­gül teyze! “

Ba­ğı­rış­lar, al­kış­lar, sa­rıl­ma­lar daha bir şid­det­li oldu. Gitti ödül, diye üzü­len­ler…

“Ödül ko­li­si­nin üs­tün­de, kat­lan­mış, ka­pa­lı bir not var. Önce onu oku­mam lazım. Evet, kral ve kra­li­çe­yi ve ödül­le­ri­ni ver­mek için ter­tip ko­mi­te­sin­den an­ne­mi bu­ra­ya ça­ğı­rı­yo­rum.”

Ödül ko­li­si açıl­dı. Ko­li­den kral ve kra­li­çe için birer pe­le­rin, birer asa ve birer tane de kral ve kra­li­çe tacı çıktı. İlk şaş­kın­lık ve kra­lın pe­le­rin iti­ra­zı, al­kış­lar­la bas­tı­rıl­dı. Hülya, itina ile kral ve kra­li­çe­yi giy­dir­di. Ha­tı­ra fo­toğ­raf­la­rı, al­kış­lar…

Si­te­nin bek­çi­si­nin ço­cuk­la­rı on gün kadar önce sün­net ol­du­lar. Sün­net kı­ya­fet­le­rin­den kral ve kra­li­çe kı­ya­fet­le­ri çok ya­kış­tı. Yusuf Efe iyi sab­ret­ti.; Sev­gül tey­ze­nin umu­run­da değil, çok eğ­len­di.

Sıra geldi ödül pa­ke­ti­ne, haş­met­li kra­lı­mız ku­tu­yu açtı, biraz yut­kun­duk­tan sonra çıkan küçük notu oku­ma­ya baş­la­dı.
“Haş­met­li kra­lı­mız ve kra­li­çe­miz! Kral olmak kolay değil, sizin kral­lı­ğı­nı­zı kut­la­mak için yarın saat 13.00’te sa­ra­yı­nız­da, eli­ni­zi öp­me­ye ge­le­ce­ğiz. Biz­le­re, bu sıcak ha­va­da don­dur­ma ikram ede­ce­ği­niz­den hiç şüp­he­miz yok.”

Yusuf Efe, fer­ya­dı bastı:

“Ne biçim kral­lık bu, böyle ödül mü olur, hani benim ödül?” iti­ra­zı, al­kış­lar­la ve Sev­gül Hanım’ın des­te­ği ile bas­tı­rıl­dı. Yusuf efe, te­ba­ası­na don­dur­ma ıs­mar­la­ma ödü­lü­nü ka­bul­len­di.

Ya­rış­ma­yı kıl payı kay­be­den­ler de, iyi ki kay­bet­mi­şiz, de­me­se­ler de kral ola­ma­dık­la­rı için üzül­mek­ten vaz­geç­ti­ler. Yusuf efe söz alıp, her­kes bir kere şam­pi­yon ola­bi­lir diye, bir madde ek­len­sin öner­ge­si sundu.

Kral ve kra­li­çe ken­di­le­ri­ne ya­kı­şa­nı yap­tı­lar.

      

Yarışma / Halil Güney (3 Yorum)

  1. Halilcim bize de bir ödül göderseydin ama benim ödül tatlı kabak olsun. Kutlarım, epeyce güldüm. Sevgiyle hep…

%d blogcu bunu beğendi: