Yağ­mur­lu Bir Gündü / Sevin Sezgin

Genç kadın, sa­atin çal­ma­sıy­la ya­tak­tan fır­la­dı. Düş­le­ri­nin or­ta­sın­da onu uyan­dı­ran bu ses­ten nef­ret edi­yor­du. Yeni bir gün baş­lı­yor­du ama bir ön­ce­ki gün­den fark­lı de­ğil­di onun için. Ko­ca­sı­nın “Yavaş ol­sa­na be kadın!” diyen se­si­ni duydu. Ka­nık­sa­mış­tı artık.

“Bir sabah gü­nay­dın desen ne olur be adam?” diye söy­len­di için­den.

Per­de­yi ara­la­yıp dı­şa­rı­ya baktı. Kap­ka­ra bu­lut­lar do­la­şı­yor­du gök­yü­zün­de. Son­ba­har ken­di­ni iyi­den iyiye gös­ter­miş, bir sü­re­dir güzel giden ha­va­lar ani­den boz­muş­tu. Güneş doğ­mak üze­rey­di. Ko­şar­ca­sı­na geçip giden bulut kü­me­le­ri­nin ara­sın­dan sü­zü­len, kızıl, sarı, pembe, ye­şi­lim­si ışık­lar gör­kem­li bir gör­sel su­nu­yor­du kente. Bir res­sa­mın tab­lo­sun­dan fır­la­mış gi­biy­di gök­yü­zü. Uzak­lar­da çakan öf­ke­li şim­şek­ler git­tik­çe yak­la­şan yağ­mu­run ha­ber­ci­siy­di. Kuv­vet­li bir rüz­gâr bir anda kasıp ka­vur­du or­ta­lı­ğı. So­ka­ğın to­zu­nu, ki­ri­ni önüne katıp, kor­kunç bir uğul­tuy­la, da­ra­cık so­kak­la­rı do­la­nıp, ma­hal­le­nin üze­ri­ni ya­la­yıp geçti. Odaya pen­ce­re ara­lık­la­rın­dan sızan, soğuk, nemli ha­va­nın di­ril­ti­ci ta­ze­li­ği ka­rış­tı. Arka ar­ka­ya çakan şim­şek­le­rin ar­dın­dan gök gü­rül­tü­sü git­tik­çe kuv­vet­len­di. Ev te­me­lin­den sar­sı­lı­yor­du sanki.

Alay­cı bir kız­gın­lık­la dönüp baktı ko­ca­sı­na;

“Söy­len­se­ne yine! Bak, benim tı­kır­tı­ma ben­zi­yor mu Tan­rı­nın yum­ru­ğu!”

Oda­sın­dan çıkıp, ge­ce­den ha­zır­la­dı­ğı giy­si­le­ri­ni gi­yin­di ace­ley­le.

“Yağ­mur baş­la­ma­dan cad­de­ye ulaş­sam.” diye ge­çir­di usun­dan ama ilk dam­la­lar cam­la­ra vur­ma­ya baş­la­mış­tı bile. Ayak­ka­bı­la­rı­nı göz­den ge­çir­di. Hepsi ucuz yaz­lık ter­lik­ler. Canı sı­kıl­dı. Kış­lık­la­rı­nı bulup çı­kart­tı. Topu topu iki çift… On­la­rın da yüz­le­ri ep­ri­miş, ta­ban­la­rı in­cel­miş­ti. İyice olanı ayır­dı; sonra mut­fa­ğa koşup ön­ce­den ha­zır­la­dı­ğı kah­val­tı­lı­ğı­nı, şem­si­ye­si­ni kapıp yola çıktı.

Yağ­mur dü­şün­dü­ğün­den çok daha hızlı ya­ğı­yor­du. Şem­si­ye­si­ni açmak is­te­di, rüz­gâr izin ver­me­di. Ço­cuk­lu­ğun­dan bu yana sev­mez­di rüz­gâ­rı. Uğul­tu­sun­dan kor­kar­dı. Ge­ce­le­ri köpek ulu­ma­la­rı da ka­rı­şır­dı bu uğul­tu­ya. Duy­ma­mak için ka­fa­sı­nı yor­ga­nın içine gö­mer­di. Is­sız­dı o za­man­lar bu­ra­la­rı. Tek tük evler… Ge­ce­le­ri dı­şa­rı çık­mak yürek is­ter­di. Şimdi kos­ko­ca bir ma­hal­le… İmar af­la­rıy­la ya­sal­laş­mış olsa da pek çok sorun ba­rın­dı­rı­yor yine de.

Saçak alt­la­rı­na sı­ğı­na­rak hızlı hızlı yü­rü­dü. Sokak, te­laş­la işine ye­tiş­me­ye ça­lı­şan in­san­lar­la do­luy­du. Ko­ca­sı ak­lı­na dü­şün­ce iyi­den iyiye ge­ril­di si­nir­le­ri. Öğ­le­ne kadar ya­tı­yor, sonra da kah­ve­de oyun oy­nu­yor­du. Bir yıl­dır, dük­kâ­nı ka­pat­tı­ğın­dan bu yana, evin bütün yükü Me­nek­şe’nin üze­rin­dey­di. Ma­hal­le­de­ki bir­kaç bak­kal­dan bi­riy­di Cemil. Ka­zan­cı da ol­duk­ça iyiy­di. Onun­la ev­li­li­ğe “evet” de­di­ğin­de geçim sı­kın­tı­sı çek­me­ye­ce­ği­ni dü­şün­müş­tü. Üs­te­lik evi de vardı ama kumar tut­ku­su bi­tir­miş­ti onu. Artık da­ya­na­mı­yor­du. Ko­ca­sı­nın umur­sa­maz kaba ta­vır­la­rı, kay­na­na­sı­nın kü­çüm­se­yen ba­kış­la­rı, kış­kır­tı­cı söy­lem­le­ri ca­nı­nı ya­kı­yor­du.

“Kısır, be­re­ket­siz. Ça­lış­sın bırak. Çocuk mu ba­kı­yor. Bir işe ya­ra­sın.”

Şa­şır­mış­tı Me­nek­şe;

“Hele bak ça­lış­ma­mı is­te­me­yen­le­re! Sizi iki­yüz­lü­ler…” diye ge­çir­miş­ti usun­dan. Ev­len­di­ğin­de, ça­lış­ma­sı­na karşı çı­kan­la­ra di­ren­mek­le ne iyi et­miş­ti!

Ço­cuk­la­rı yoktu, ol­mu­yor­du. An­ne­si­nin zo­ruy­la git­ti­ği dok­tor onda bir kusur ol­ma­dı­ğı­nı söy­le­miş, ko­ca­sı­nı da gör­mek is­te­miş­ti ama ne müm­kün! Evde kı­ya­met­ler kop­muş­tu.

“Er­kek­te kusur olmaz, ku­sur­lu olan ka­dın­dır. Aslan gibi oğ­lu­ma if­ti­ra atma gelin hanım.” de­miş­ti kay­na­na­sı öf­key­le.

Bir ka­dı­nın hem­cin­si­ne karşı bu kadar du­yar­sız ol­ma­sı ne kadar acıy­dı! Bir daha da yi­ne­le­me­di Me­nek­şe. Böyle bir adam­dan çocuk sa­hi­bi olmak is­te­mi­yor­du artık. Kay­na­na­sı­nın iğ­ne­li söz­le­ri­ne de al­dır­maz ol­muş­tu.

Gök ya­rıl­mış­tı sanki. Yağ­mur bar­dak­tan değil ko­va­lar­dan bo­şa­nı­yor­du. İçini çekti. Şimdi evde olmak; yağ­mu­ru, du­ma­nı tüten bir bar­dak sıcak çayla, camın ar­ka­sın­dan iz­le­mek vardı. Bur­nu­na mis gibi demli çay ko­ku­su ça­lın­dı. Koku, önün­den geç­ti­ği çay oca­ğın­dan dı­şa­rı­ya sız­mış­tı yanık bir türkü eş­li­ğin­de.

“Bah­çe­de yeşil çınar, boyu bo­yu­ma uyar,

Ben seni gizli sev­dim, bil­me­dim âlem duyar…”

İçli bir kadın sesi söy­lü­yor­du. Türkü gelip yü­re­ği­ne otur­du. Aşk nasıl bir duy­guy­du? Bil­me­di hiç. Ya se­vil­mek?

“Of… Of! Neden is­te­me­di­ğim bir ya­şan­tı­ya tut­sak ettim ken­di­mi? Şu ha­li­me bak! Aptal Me­nek­şe, aptal…”

Ken­din­den başka kı­za­ca­ğı, ya­şa­dık­la­rı­nın su­çu­nu yük­le­ye­ce­ği hiç kimse yoktu. Or­ta­okul­dan sonra, aile­si­nin onun oku­ma­sı için gös­ter­dik­le­ri ça­ba­yı an­sı­dı. Bir mes­lek sa­hi­bi ol­ma­yı nasıl da eli­nin ter­siy­le it­miş­ti? So­nun­da an­ne­si­nin zor­la­ma­sıy­la ya­kın­la­rın­da­ki bir ter­zi­nin ya­nı­na çırak ve­ril­di. Bir­kaç yıl için­de hem ken­di­le­ri­nin hem de konu kom­şu­nun ufak tefek di­kiş­le­ri­ni dik­me­ye baş­la­mış­tı. Ev­le­nip evi­nin ka­dı­nı ola­cak­tı. Kendi için çiz­di­ği yol buydu.

Yü­zü­nü bu­ruş­tur­du:

“İyi halt ettin!” diye ge­çir­di usun­dan. “Ma­dal­ya tak­tı­lar.”

Du­var­la­rı bri­ket­ten örül­müş çar­pık çur­puk ge­ce­kon­du­la­rın ara­sın­dan, da­ra­cık so­kak­lar­dan geçti. So­kak­lar­dan su değil çamur akı­yor­du. Her se­çim­de “As­falt­la­na­cak.” diye söz ve­ri­lir sonra hepsi unu­tu­lur­du. Yok­sul semt­le­rin ka­de­riy­di bu. Seçim za­ma­nı ne­re­dey­se yal­var yakar oy is­te­yen­ler, daha sonra bak­maz­lar­dı yüz­le­ri­ne. Orada bir ma­hal­le ol­du­ğu­nu bile unu­tur­lar­dı. Yıl­lar­dır böyle gel­miş, böyle gi­di­yor­du. Si­ya­set­çi­ler halkı çok iyi ta­nı­mış­lar­dı doğ­ru­su. Yar­dım pa­ket­le­riy­le oylar ge­li­yor­du nasıl olsa. Da­ğı­tı­lan pi­rinç, bul­gur, ma­kar­na ve mer­ci­me­ğin son kul­lan­ma ta­rih­le­ri de geç­miş olur­du çoğu zaman. Bunu bi­lir­ler­di ama ah o yok­sul­luk yok muydu? Ne onur bı­ra­kı­yor­du in­san­da ne de sağ­lık­lı dü­şün­me. Bir kısır döngü için­de sav­ru­lup gi­di­yor­lar­dı. Ma­hal­le­de ya­şa­yan­la­rın tek der­diy­di geçim. Sabah işe gider, akşam eve yor­gun argın dö­ner­ler­di. Bir araya gel­dik­le­rin­de ko­nu­şa­cak güç­le­ri bile kal­maz­dı. Ya­şa­mın bir an­la­mı yoktu bu­ra­da. Ya­şa­dık­la­rı her gün bir di­ğe­ri­nin kop­ya­sı… Se­vinç­siz, coş­ku­suz ve ke­der­li… Kadın, erkek, çocuk; hep­si­nin göz­le­ri hü­zün­lü, umut­la­rı Kaf Dağı’nın ar­dın­day­dı.

Zor da olsa aça­bil­di­ği şem­si­ye­si­nin al­tın­da, su dolu çu­kur­la­rı se­ke­rek ge­çi­yor­du Me­nek­şe. Ayak­ka­bı­sı­na sular dol­muş, ayak­la­rı sı­rıl­sık­lam ol­muş­tu. Zor bela çıktı cad­de­ye. Kar­şı­ya ge­çe­rek du­ra­ğa sı­ğın­dı. Durak her sabah ol­du­ğu gibi ka­la­ba­lık­tı.

“Gü­nay­dın.”

Ba­şı­nı çe­vir­di. Yol ar­ka­da­şı Se­mi­ha’yı gördü. İş yer­le­ri fark­lı olsa da sa­bah­la­rı bir­lik­te git­mek iyi ge­li­yor­du Me­nek­şe’ye. Oto­büs du­ra­ğın­da baş­la­yan yol ar­ka­daş­lık­la­rı son­ra­la­rı ye­ri­ni sıkı bir dost­lu­ğa bı­rak­mış­tı. Psi­ko­lo­jik da­nış­man­lık veren bir şir­ket­te ça­lı­şı­yor­du. Yaşam hak­kın­da çok şey öğ­ren­miş­ti ondan. Ön­ce­lik­le ol­ma­ya­cak düş­ler kur­ma­ma­yı, çev­re­si­ne du­yar­lı ol­ma­yı, kitap oku­ma­yı. İlk baş­lar­da zor­lan­sa da; oku­duk­ça dü­şün­ce­le­ri, inan­dık­la­rı, en önem­li­si, ha­ya­ta bakış açısı öy­le­si­ne de­ğiş­ti ki Me­nek­şe bile şa­şı­rı­yor­du ken­di­sin­de­ki bu de­ği­şi­me. Ki­tap­la­rı Se­mi­ha ile bir­lik­te üye ol­duk­la­rı kü­tüp­ha­ne­den ödünç alı­yor­lar­dı. Ko­ca­sı geç va­kit­le­re kadar oku­du­ğu­nu gör­dük­çe;

“Bir ki­tap­la­rı­mız ek­sik­ti, o da çıktı ba­şı­mı­za. Kim so­ku­yor bun­la­rı senin ka­fa­na?” diye söy­le­ni­yor­du ama Me­nek­şe al­dır­mı­yor­du. Se­mi­ha’yı daha ön­ce­le­ri ta­nı­ma­yı çok is­ter­di. O zaman böyle bir ev­li­li­ğe kal­kış­maz­dı ke­sin­lik­le. Ev­li­lik­te sev­gi­nin yanı sıra, pay­la­şım­la­rın ve say­gı­nın çok önem­li ol­du­ğu­nu, kısa bir sü­re­de ve­ri­lecek bir karar ol­ma­dı­ğı­nı öğ­ren­miş­ti.

“Gü­nay­dın… Gü­nay­dın, ama pek de aydın bir gün sa­yıl­maz değil mi? Sı­rıl­sık­lam oldum.”

Se­mi­ha güldü;

“Bu gün si­nir­li­yiz ga­li­ba.”

Lo­do­sun de­niz­den al­dı­ğı tuzlu sular, yağ­mur­la bir­lik­te har­man olup sa­vu­ru­lu­yor; gelip ge­çen­le­rin, du­rak­ta bek­le­yen­le­rin yü­zü­ne kır­baç gibi çar­pı­yor­du. Bir süre sonra hava yavaş yavaş yük­sel­me­ye baş­la­dı. Yağ­mur şid­de­ti­ni yi­tir­di, deli esen rüz­gâr ha­fif­le­di. Uzak­lar­da ara ara çakan cılız şim­şek­le­re belli be­lir­siz gök gü­rül­tü­sü eşlik edi­yor­du. İşle­ri­ne geç ka­la­cak­la­rı kay­gı­sı, du­rak­ta bek­le­yen­le­rin yüz­le­ri­ne sin­miş, ho­mur­tu­lar baş­la­mış­tı. Hep aynı çi­ley­di. Yağ­mur yağ­ma­ya gör­sün tra­fik kar­ma­ka­rı­şık olu­ve­ri­yor­du.

So­nun­da oto­büs geldi. İşe ye­tiş­me­ye ça­lı­şan iş­çi­ler, me­mur­lar, bir­bir­le­ri­ni ite­rek ağ­zı­na kadar dolu olan oto­bü­sün ka­pı­sı­na yö­nel­di­ler. “İler­le­ye­lim bey­ler, ha­nım­lar…” diye ba­ğır­dı oto­bü­sün şo­fö­rü ay­na­dan ar­ka­ya ba­ka­rak. Se­mi­ha’yla bir­lik­te itiş kakış ara­sın­da ken­di­le­ri­ni içe­ri­ye at­tı­lar. Her sabah böy­ley­di. Ayak­ta du­ra­cak bir yer bile bul­mak ola­nak­sız­dı ne­re­dey­se. Bazen tek aya­ğı­nın üs­tün­de git­ti­ği bile ol­muş­tu Me­nek­şe’nin. Bir­kaç durak sonra otu­ra­cak bir yer bul­du­lar. Ba­şı­nı bu­ğu­la­nan cama da­ya­dı. Göz­le­ri­nin önün­den gelip geçen şık apart­man­la­ra, yıl­la­rın iz­le­ri­ni ta­şı­yan ahşap ya­lı­la­ra öy­kü­ne­rek baktı. Kim bilir ne kadar mut­luy­du için­de­ki­ler? En azın­dan sa­ba­hın kör ka­ran­lı­ğın­da, yağ­mur al­tın­da işe git­mek zo­run­da de­ğil­di­ler. Git­se­ler bile özel ara­ba­la­rı, özel şo­för­le­riy­le gi­der­ler­di. İlahi ada­let bu muydu?

Son bir­kaç yıl­dır ge­lin­lik ve abiye di­ki­mi ya­pı­lan bir moda evin­de ça­lı­şı­yor­du. Bu işi ona ban­ka­da memur olan ma­hal­le­nin oku­muş kızı Aynur bul­muş­tu.

“Gör­dün mü oku­ma­nın ya­rar­la­rı­nı? Ban­ka­ya memur oldu. Gü­ze­lim işi var.” de­miş­ti an­ne­si. Me­nek­şe için­den hak ver­miş­ti ama hiç belli et­me­miş­ti.

“Yine dal­dın git­tin ar­ka­da­şım. Neler dü­şü­nü­yor­sun?”

“Yok, bir şey! Öy­le­si­ne dal­mı­şım işte!”

Oysa neler yoktu ki ak­lın­da? Yi­tir­di­ği umut­la­rı, git­tik­çe kö­tü­le­şen ev­li­li­ği, moda evin­de­ki işine baş­la­dık­tan sonra ya­şa­dı­ğı kısa süren mut­lu­lu­ğu… Bir süre bu­lut­la­rın üze­rin­de yü­rü­müş, sonra sert­çe yere ça­kıl­mış­tı. Müş­te­ri­le­rin­den bi­ri­nin oğ­luy­du. Ara­la­rın­da­ki sos­yal, kül­tü­rel fark­lı­lık ne­de­niy­le bit­miş­ti kısa sü­re­de. Sı­nıf­sal ay­rım­cı­lı­ğı ilik­le­ri­ne kadar du­yum­sa­mış­tı. Hiç de film­ler­de­ki gibi mutlu bit­mi­yor­du yok­sul kız, var­sıl de­li­kan­lı aşkı. Ger­çek­ler fena ör­se­le­miş­ti kı­rıl­gan ru­hu­nu. O sı­ra­lar­da Cemil’den gelen ev­li­lik tek­li­fi­ne de dü­şün­me­den evet de­yi­ver­miş­ti.

Oto­büs­ten in­di­ler. Se­mi­ha ay­rı­lıp, ça­lış­tı­ğı yere yö­nel­di. Me­nek­şe de iş ye­ri­ne doğru. Ara sıra vit­rin­le­re ta­kı­lı­yor­du göz­le­ri. Yaz­lık giy­si­le­rin ye­ri­ni, yavaş yavaş kış­lık­lar al­ma­ya baş­la­mış­tı. Hep­si­ne iç ge­çi­re­rek baktı. On­la­ra sahip olmak bir düştü. Ne­re­dey­se karın tok­lu­ğu­na ça­lı­şı­yor­du ko­ca­sı yü­zün­den. Ken­di­ne gü­ven­li, özgür ira­de­siy­le ha­re­ket ede­bi­len bir kadın ol­ma­yı ne kadar çok is­ter­di! Ya­kın­ma­ya hakkı yoktu. Yan­lış­lık­la­rı­nın so­nu­cuy­du bu.

Sa­ba­hın te­la­şı her yere düş­müş­tü. Kadın erkek işe ye­tiş­me­ye ça­lı­şan­lar, dük­kân­la­rın­da sabah te­miz­li­ği yapan esnaf, yol­la­rı sü­pü­ren be­le­di­ye emek­çi­le­ri, si­mit­çi­ler… “Ya­şa­mak zor,” diye söy­len­di. Var­sıl da olsan, yok­sul da olsan, emek is­ti­yor­du ya­şa­mak. Göz­le­ri kal­dı­rım­da men­dil satan iki küçük ço­cu­ğa ta­kıl­dı. Altı – yedi yaş­la­rın­da ol­ma­lıy­dı­lar. Biri kız, di­ğe­ri oğlan. Bir süre on­lar­dan ala­ma­dı ba­kış­la­rı­nı. Sa­ba­hın bu sa­atin­de so­kak­ta… Oysa ya­şıt­la­rı okul yo­lun­day­dı­lar, ya da sı­ca­cık ya­tak­la­rın­da. Acı sap­lan­dı yü­re­ği­ne apan­sız. Üşü­müş, bir­bir­le­ri­ne so­kul­muş­lar­dı. Çıp­lak ayak­la­rın­da renk­le­ri sol­muş plas­tik ter­lik­ler, üzer­le­rin­de ince, yır­tık, kirli giy­si­ler. Her ne kadar “Bir şey al­ma­yın, alış­tır­ma­yın.” de­se­ler de bunu söy­le­mek ko­lay­cı­lık­tı. Yan­la­rı­na yak­laş­tı. Ço­cuk­la­rın göz­le­rin­de­ki umut­suz­luk ve is­yan­dan; yüz­le­ri­ne düşen o boş ver­miş­lik duy­gu­sun­dan ürktü bir an için. Al­dı­ğı bir­kaç paket men­dil­le vic­da­nı­nı ra­hat­lat­mak şöyle dur­sun daha çok ezil­di kar­şı­la­rın­da. El­le­ri­ni on­la­rın keçe gibi olmuş kirli saç­la­rın­da gez­dir­di ya­vaş­ça. Ağzı dili ku­ru­du, bir şey söy­le­ye­me­di. Oysa zorla ça­lış­ma­ya iti­len tüm ço­cuk­lar­dan özür di­le­mek is­ter­di. On­la­rın sır­tın­dan para ka­za­nan­lar­dan nef­ret edi­yor­du.

Yan­la­rın­dan ay­rıl­dı­ğın­da utan­dı mut­suz­lu­ğun­dan. Ka­ram­sar­lık son za­man­lar­da ken­di­si­ni iyi­den iyiye tut­sak et­miş­ti. Bir işi, sa­na­tı vardı oysa. Zor du­rum­day­dı ama ayak­la­rı­nın üze­rin­de du­ra­bi­li­yor­du. Bun­dan kur­tul­mak kendi elin­dey­di üs­te­lik. Pat­ro­nu Han­dan Hanım onu ol­duk­ça ye­te­nek­li bu­lu­yor­du. O da ken­di­si gibi mes­le­ğe terzi ya­nın­da baş­la­mış, şimdi büyük bir mo­da­evi­nin sa­hi­bi ol­muş­tu. “Ta­sa­rım­cı” di­yor­du ken­di­ne. Son gün­ler­de ter­zi­le­rin pek çoğu bu söz­cü­ğü kul­la­nı­yor­lar­dı. Bu ad mes­lek­le­ri­ne daha mı say­gın­lık ka­tı­yor­du, ne? Oysa zaten say­gın­dı, çünkü el emeği, göz nu­ruy­du. Dü­şün­ce­le­rin­den sıy­rı­lıp ka­rar­lı adım­lar­la yü­rü­dü. Moda evin­den içeri gir­di­ğin­de sa­bah­ki olum­suz­luk­la­rın tü­mü­nü unut­muş­tu. Ar­ka­daş­la­rı­na selam verip işi­nin ba­şı­na geçti. Yağ­mur ru­hu­nu te­miz­le­miş, al­gı­la­rı­nı aç­mış­tı. Ka­ra­rı­nı verdi. Kör topal yü­rü­yen sev­gi­siz bir ev­li­li­ği yü­rüt­mek zo­run­da de­ğil­di. Bo­şa­na­cak­tı.

“Ge­lir­sem bey­ni­ni da­ğı­tı­rım, gö­zü­nü pat­la­tı­rım.” ya da “Sev­sin­ler senin işini, üç kuruş ge­ti­ri­yor­sun diye ken­di­ni ne sa­nı­yor­sun be!” di­ye­rek üze­ri­ne yü­rü­yen, elin­de­ki pa­ra­yı alan bir ko­ca­nın var­lı­ğı ol­ma­sın­dı ya­şa­mın­da. Se­mi­ha’nın söz­le­ri geldi ak­lı­na;

“Hayat ya­şa­dık­la­rı­mız değil, ya­şa­ya­cak ol­duk­la­rı­mız­dır. Bize gü­lüm­se­me­si­ne izin ver­me­li­yiz.”

Akşam iş çı­kı­şı, al­dı­ğı ka­ra­rın ver­di­ği güven ve öz­gür­lük duy­gu­suy­la hiç ol­ma­dı­ğı kadar mutlu yü­rü­dü du­ra­ğa. Ye­ni­den baş­la­mış­tı yağ­mur. Yol­la­rı ay­dın­la­tan lam­ba­la­rın ışık­la­rı tit­ri­yor­du yer­de­ki su bi­ri­kin­ti­le­rin­de. Renk­ler, ses­ler geçip gi­di­yor­du akan suyun için­den. Uzun, kurak bir yaz­dan sonra do­ğa­ya nasıl can kat­tıy­sa, ru­hu­na da bahar ta­ze­li­ği ge­tir­miş­ti. Her yağ­mur dam­la­sı umut­tu. Gü­lüm­se­di;

“Yarın yeni bir gün ola­cak.” diye ge­çir­di usun­dan.

Yağ­mur­lu Bir Gündü / Sevin Sezgin (2 Yorum)

  1. Yüreğinize kaleminize sağlık.Çok hızlı okunan bir romanın öyküleşmiş hâlini okudum.Kaleminiz daim olsun.

    • Çok teşekkür ederim Mehmet Sadık Bey. Yorumunuzla değer kattınız. Selamla ve saygılarımlaç

Tavsiye

Kısa Şiir
%d blogcu bunu beğendi: