Üzüm Gü­ze­li | Sevin Sez­gin

Tem­muz sonu, din­gin bir yaz ikin­di­siy­di. Ömer, ko­ca­mış yaban ar­mu­du­nun al­tın­da­ki se­ki­ye otur­muş, kar­şı­sın­da­ki bağa dalıp git­miş­ti. Se­ki­nin diğer ucun­da otu­ran Zey­nep’te sus pustu. Onun da göz­le­ri bağ­day­dı. Ses­siz­di­ler ama ba­kış­la­rı çok şey söy­lü­yor­du. Hay­ran­lık, gurur, umut… Ağa­cın üze­rin­de­ki ser­çe­ler dal­lar­da cıvıl cıvıl. Hafif, sıcak bir yaz esin­ti­si kav­ruk ot ko­ku­su ta­şı­yor­du dağ­lar­dan. Ka­ra­baş, yat­tı­ğı yer­den, kuy­ru­ğu­nu tem­bel tem­bel sağa sola sal­lı­yor­du. Yal­nız­ca doğa ko­nu­şu­yor­du. Arı­lar, si­nek­ler, börtü böcek… Sus­kun­lu­ğu Ömer bozdu;

“Bu yıl ala­ca­ğız in­şal­lah Zey­nep’im. Bu yıl, en güzel üzüm bizim ba­ğı­mız­dan çı­ka­cak.”

“İnşal­lah!” dedi Zey­nep iç ge­çi­re­rek. “Geçen yılki gibi ol­ma­sın da…”

Ömer’in du­dak­la­rı olmaz der­ken, ak­lın­dan geçen kuş­ku­la­rı Zey­nep’e belli et­me­me­ye ça­lı­şı­yor­du yine de. Kaç yıl­dır hep aynı ki­şi­ye, Osman Çavuş’a gi­di­yor­du ödül. Köylü bir şey­le­rin dön­dü­ğü­ne ina­nı­yor­du. Çavuş, çok gü­ve­ni­lir bir adam de­ğil­di köyde. O muh­tar yok muydu, o muh­tar? Hepsi onun ba­şı­nın al­tın­dan çı­kı­yor­du. Her­kes on­la­rın sıkı fıkı dost­lu­ğu­nu bi­lir­di de dü­zen­le­ri­ne ses çı­ka­ra­maz­dı. İlçe Be­le­di­ye­si ve Kay­ma­kam­lık el at­mış­tı bu yılki şen­li­ğe. Öyle ka­yır­ma­ca falan… Olur muydu ki?

“Yok canım!” diye ge­çir­di usun­dan Ömer. Şen­lik üç gün sü­re­cek­ti. İki gün bo­yun­ca zi­ra­at­çı­lar bağ­cı­lık üze­ri­ne ko­nuş­ma­lar ya­pa­cak; son gün, en iyi ürün se­çi­lip kon­ser­le son bu­la­cak­tı. Bu kez muh­ta­rın sözü ol­ma­ya­cak­tı hiç.

Gözü yine as­ma­lar­da­ki dol­gun sal­kım­la­ra ta­kıl­dı. Kara, kap­ka­ra mis­ket üzümü. Tadı desen bal! Ödülü ala­cak­tı. İyi de para ve­re­cek­ler­di. Bu yılki mas­ra­fı­nın az da olsa bir kıs­mı­nı çı­kar­ta­cak; sat­tı­ğı ürü­nüy­le de as­ker­den dö­necek oğ­lu­nun dü­ğü­nü­nü ya­pa­cak­tı. Bun­la­rı dü­şü­nün­ce kalbi pıt pıt attı. Ger­gin yüzü ışıdı. Se­vinç­ten bı­yık­la­rı tit­re­di. Biraz ön­ce­ki sı­kın­tı­lar uçup git­ti­ler yü­re­ğin­den. Çok uğ­raş­mış­lar, emek ver­miş­ler­di. Kar­ga­yı, ser­çe­yi uzak tut­muş­lar­dı üze­rin­den. Ge­ce­le­ri bile kal­kıp do­lan­mış­tı çev­re­sin­de, sa­ba­hın ilk ışık­la­rı düş­tü­ğün­de de. Zey­nep’in de hakkı yen­mez­di doğ­ru­su. Ar­ka­da­ki derme çatma ba­ra­ka­da yatıp kal­kı­yor­lar­dı uzun za­man­dır. Biraz ön­ce­ki te­dir­gin­li­ği­ni unu­tup ke­yif­le ses­len­di.

“Zey­nep’im, yap iki kahve.”

Kah­ve­le­ri­ni içer­ken de göz­le­ri üzüm­ler­dey­di her iki­si­nin de. Uçsuz bu­cak­sız bir de­ni­ze bakar gi­biy­di­ler.

“Şun­la­ra bak! Bu­ğu­lu bu­ğu­lu… Nasıl da tu­tun­muş da­lı­na mü­ba­rek…”

“Şu on günü ka­za­sız bir ge­çir­sek Ömer’im.”

“Merak etme. Top­lar­ken de dik­kat­li olmak gerek. Bir tane üzüm ta­ne­si düş­me­me­li sal­kım­dan.”

Güneş git­ti­ğin­de su mo­to­ru­nu ça­lış­tır­dı. Buz gibi su, bo­ru­lar­dan geçip, as­ma­nın di­bin­de­ki ar­ka­la­ra aktı. Sı­cak­tan kav­rul­muş top­rak suyu emer­ken, ha­va­ya ya­yı­lan top­rak ko­ku­su­na Ömer’in ne­şe­li tür­kü­sü ka­rış­tı. Sal­kım­la­rı yok­la­dı el­le­riy­le, sevdi, kok­la­dı, öptü.

“Üzüm­le­rin gü­ze­li, hey ma­şal­lah! Yü­zü­mü kara çı­kar­ma­yın gayri.”

Şen­li­ğe üç gün kala tüm ha­zır­lık­la­rı­nı bi­tir­miş­ler­di. Üç kasa ye­te­cek­ti se­çi­ci­le­rin önüne çık­ma­ya. Ya­rış­ma gü­nü­nün sa­ba­hı er­ken­den ke­ser­ler­di da­lın­dan Zey­nep’le.

Gece bir uğul­tuy­la uyan­dı. Ba­şu­cun­da­ki pen­ce­re­den giren kuv­vet­li rüz­gâr, per­de­yi ha­va­lan­dı­rıp odayı do­laş­tı. Ömer ya­ta­ğın­da ne ol­du­ğu­nu an­la­ma­ya ça­lı­şır­ken gök­yü­zü gün­düz gibi ay­dın­lan­dı, mor şim­şek­ler çaktı ardı ar­dı­na, sonra büyük bir güm­bür­tü. Gök gü­rül­tü­sü koca bir taş olup ka­fa­sı­na düştü sanki.

“Uyan Zey­nep! Uyan bit­tik…”

Gök­yü­zü­nü kap­ka­ra bu­lut­lar kap­la­mış­tı. Bir­bi­ri ar­dı­na çakan şim­şek­le­rin, gök gür­le­me­si­nin ar­dın­dan iri iri yağ­mur ta­ne­le­ri düş­me­ye baş­la­dı. Ba­ra­ka­dan fır­la­mış umut­suz­ca, umar­sız­ca ko­şu­yor­du. Esen yel fır­tı­na­ya dö­nüş­müş, yağ­mur­la bir­lik­te kır­baç gibi vu­ru­yor­du te­ni­ne.

“Yapma güzel Allah’ım! Bu yıl da sen vurma!”

Ne ya­pa­ca­ğı­nı şa­şır­mış ora­dan oraya ko­şu­yor­du Ömer. Ka­ra­baş da onun­la bir… Zey­nep, kı­pır­tı­sız öy­le­ce du­ru­yor­du yağ­mu­run al­tın­da. Yağ­mur muydu yü­zü­nü yı­ka­yan, yoksa göz­yaş­la­rı mı? Çevre tar­la­lar­dan, bağ­lar­dan acılı ses­ler ka­rı­şı­yor­du yağ­mu­run se­si­ne. El­le­rin­de­ki fe­ner­le­rin ışık­la­rı ateş bö­ce­ği gibi yanıp sö­nü­yor­du. Üre­ti­ci­le­rin yü­re­ği yan­gın ye­riy­di. Tar­la­lar, bağ­lar pek fena vu­rul­muş­tu bes­bel­li.

Zey­nep’in aklı ba­şı­na ge­lin­ce, ani bir de­vi­nim­le ba­ra­ka­dan el fe­ne­ri­ni kapıp, bağa doğru koş­ma­ya baş­la­dı.

“Ömer, Öme­errrr… Ne­re­de­sin?”

Ka­ra­baş’ın hav­la­ma­sı geldi ku­la­ğı­na. Fe­ne­rin ışı­ğın­da, onun ko­şa­rak ken­di­ne doğru gel­di­ği­ni gördü. Hay­va­nın peşi sıra bağa girdi. İna­nı­lır gibi de­ğil­di. As­ma­la­rın dal­la­rı kı­rıl­mış, sal­kım­lar yer­ler­dey­di. Ayak­la­rıy­la ezip geç­mek zo­run­da ka­lı­yor­du kıy­met­li­le­ri­ni. Koca bağ dar­ma­du­man­dı. Yü­zü­ko­yun yat­mış ba­ğı­ra­rak ağ­lı­yor­du Ömer. Her yanı ça­mu­ra bu­lan­mış­tı. Yel üfü­rüp, sel gö­tür­müş­tü emek­le­ri­ni.

Yağ­mur ve rüz­gâr bir saat kadar sonra durdu. Her yer ses­siz­li­ğe bü­rün­dü. Zey­nep ve Ömer bağın or­ta­sın­da çamur için­de öy­le­ce otu­ru­yor­lar­dı sus­kun, umar­sız… Gök­yü­zün­de, kopup par­ça­la­nan bu­lut­la­rın ara­sın­dan sü­zü­len ay ışığı vu­ru­yor­du hü­zün­lü yüz­le­ri­ne.

      

Üzüm Gü­ze­li | Sevin Sez­gin (1 Yorum)

  1. Kutluyorum arkadaşım, yine güzel bir öyküyle çıktın karşımıza. Üzüm Güzeli. Adı da güzel. Ama iki şeye değinmeden geçersem sana ve bana haksızlık yapmış olurum diye düşünüyorum. Bağışla. Birincisi ikinci dizede “Zeynep’te” de de’nin ayrı olması gerekiyordu diye düşünüyorum. İkincisi de bağa su verildiğinde su asmanın dibindeki “arkalarına” mı , “arklara” mı aktı. Umarım yanlış benimdir, kırmamışımdır seni. Sevgiyle.

%d blogcu bunu beğendi: