Uyur Gibi | Üstün Yıl­dı­rım

Şim­di­ler­de pek kul­la­nıl­ma­sa da salon sa­lo­man­je de­ni­len salon oda ara­sın­da­ki çok ka­nat­lı ve camlı ka­pı­yı kal­dı­ra­rak boy­dan boya sa­lo­na dö­nüş­tür­müş­tü. İyiden iyiye dik­dört­ge­ne dö­nü­şen sa­lo­nun pen­ce­re­li dar du­va­rı­na da, yurt­dı­şı gö­rev­den dö­ner­ken ge­tir­di­ği büfe ki­tap­lık ka­rı­şı­mı do­la­bı yer­leş­tir­miş­ti. Ar­ka­sın­da kalan pen­ce­re de kul­la­nıl­maz ol­muş­tu böy­le­ce. Dolap da du­var­dan du­va­ra, ta­ban­dan ta­va­na ya­pı­sıy­la özel ola­rak ya­pıl­mış gibi tam gel­miş­ti ye­ri­ne. Tüm bü­yük­lü­ğü­ne kar­şın. Dolap ger­çek­ten bir ka­rı­şım­dı. Gü­nü­müz di­liy­le çok amaç­lı ola­rak ta­nım­la­na­bi­lir­di. Mut­fak do­la­bı gibi yemek ta­kım­la­rı vardı ör­ne­ğin. Ta­ba­ğıy­la, bar­da­ğıy­la, fin­ca­nıy­la… Büfe gibi de bib­lo­la­rı. Uygun yer­le­ri­ne yer­leş­ti­ril­miş müzik seti, plak­lar, ka­set­ler de otur­ma oda­sı­nı çağ­rış­tı­rı­yor­du. Kitap da vardı az sa­yı­da da olsa. Yani tam an­la­mıy­la bir küçük ev gö­rün­tü­sün­dey­di. Öy­le­si­ne ki… Bu ka­rı­şım­dan bir yatak odası bile çı­kı­yor­du. Uç bö­lüm­le­rin­den biri, biraz öne çe­ki­lip ek­se­ni çev­re­sin­de dön­dü­rül­dü­ğün­de tek ki­şi­lik bir yatak çı­kı­yor­du or­ta­ya. Som­ye­si ve üze­rin­de­ki yaylı ya­tak­la tam bir yatak ya da yatak odası.

Tek ba­şı­na ya­şa­yan, sek­se­ni­ne bir kal­mış kadın, yatak oda­sın­da ol­duk­ça geniş ve güzel bir ya­ta­ğı ol­ma­sı­na kar­şın bu­ra­da ya­tı­yor­du yıl­lar­dır. Dört beş, belki daha çok yıl­dır. Bir say­rı­lık anın­da iyi­le­şir­ken te­le­viz­yon­la oya­lan­ma­sı için açıl­mış­tı o yatak. Açı­lış o oldu, bir daha hiç ka­pan­ma­dı. Oysa asıl ya­ta­ğı mut­fa­ğa uzak olsa da ayak­yo­lu­na ya­kın­dı. Çıkma yatak ise ayak­yo­lu­na uzak ve mut­fa­ğa ya­kın­dı. Mut­fak­ta da içki do­la­bı vardı. Kar­şı­sı­na ko­nuş­lan­dı­rıl­mış te­le­viz­yon ona yakın olmak için bir ne­den­di sanki. O ne­den­le de orada yatar, kal­kar ve yaşar oldu. Gün boyu… Hem gece, hem gün­düz… Ya­tar­dı… Hep ya­tar­dı…

As­lın­da yat­mak da de­ne­mez­di bu du­ru­ma. Uzun otur­mak­la, yarım yat­mak arası bir şeydi. Yani otu­ra­ma­mak­la ya­ta­ma­mak arası… Ev­de­ki yatak ve kol­tuk yas­tı­ğı adına ne varsa ne­re­dey­se tümü de ar­ka­sın­day­dı. Sıra sıra… Ya da kat kat… Bunca yas­tık­la dim­dik otur­ma­sı ge­re­kir­ken otur­mu­yor­du. Başı, boynu, omuz­la­rı yas­tı­ğın üze­rin­de geri ka­la­nı ya­tak­tay­dı. Öyle ya da böyle otur­ma­yı ya da yat­ma­yı be­ce­re­mi­yor de­ğil­di. İste­mi­yor­du. Bir zo­run­lu­luk de­ğil­diy­se, söy­le­me­di­ği bir neden yok­tuy­sa kendi se­çi­miy­di de… Şa­şır­tı­cıy­dı… Hem de üzücü…

Ha, bir de sırt üstü de­ğil­di ya­tı­şı. Yan da de­ğil­di, yüzü koyun da… Azı­cık sağa kıv­rıl­mış­tı, bütün bütün dön­mek ye­ri­ne. Ka­fa­sı­nın ar­ka­sı ye­ri­ne yü­zü­nün sağ ya­nı­nı yas­tı­ğa yarım ya­ma­lak ve­ri­yor­du. Bütün uya­rı­la­ra, karşı koy­ma­la­ra kar­şın öyle rahat et­ti­ği­ni söy­lü­yor, di­re­ni­yor­du. Bu di­re­ni­şi de sırt üstü yat­ma­sın­da bir engel ol­du­ğu­nu dü­şün­dü­rü­yor­du ister is­te­mez. Sırt ağ­rı­sı, bel tu­tul­ma­sı, ya­tak­ta bir bo­zuk­luk ol­ma­sı gibi… Ama yoktu hiç­bir şey. Öyle di­yor­du. Yan otur­muş çakal sü­rü­cü ya­muk­lu­ğu vardı ya­tı­şın­da. Te­le­viz­yo­nu öyle iz­le­di. Ya­nın­da­ki­ler­le öyle ko­nuş­tu. Ye­me­ği­ni öyle ye­me­ğe, kah­ve­si­ni su­yu­nu öyle iç­me­ğe ça­lış­tı. İçki­si­ni nasıl iç­ti­ği hiç gö­rül­me­di.
Yani hiç is­te­me­di otur­ma­yı…

Öyle bı­rak­mış­tı onu bir­kaç gün­lük kent dışı çı­kı­şın­da. Ama sü­rek­li aradı. Dönüş yo­lun­da da. Zaten hep arar­dı, ne­re­de ol­du­ğu­nu söy­le­mek için. Nasıl ol­du­ğu­nu sorsa da bi­lir­di. Ko­nuş­ma­sı da belli eder­di nasıl olup, nasıl ola­ma­dı­ğı­nı. Yine de sor­du­ğun­da iyi ol­du­ğu söy­ler­di. O hep iyiy­di ken­din­ce.

Dö­nü­şün­de aradı, aradı, aradı… Ula­şa­ma­dı. Uyu­yor ol­ma­lıy­dı… Te­le­viz­yo­nun se­sin­den te­le­fo­nu duy­mu­yor ola­bi­lir­di… Belki de… Yani büyük ola­sı­lık­la… Sız­mış ola­bi­lir­di… O ola­sı­lık yolu da, günü de, ge­ce­yi de dar eder­di in­sa­na.
Bir yığın dü­şün­ce­ler­le ya­nı­na git­ti­ğin­de… Yine öyle buldu onu. Ya­tı­yor­du. Uyur gi­biy­di…

Ama…

Öl­müş­tü…

Ku­ru­muş bir kan gö­lü­nün için­dey­di…

*

Dü­şün­ce­si­ne nok­ta­yı koy­du­ğun­da içi acıdı. Göz­le­ri ya­şa­ra­cak gibi oldu. Ma­sa­nın üze­rin­den aldı göz­le­ri­ni gök­yü­zü­nün ka­ran­lı­ğı­na çe­vir­di. Aya baktı…

Yıl­dız­la­ra baktı… Bak­ma­dı da sı­ğın­dı sanki. Yal­var­dı… Göz­yaş­la­rı­nı tut­sun­lar is­te­di… Ak­ma­sı­nı en­gel­le­sin­ler… Ne ay tu­ta­bil­di göz­yaş­la­rı­nı, ne yıl­dız­lar; ne de ken­di­si…Sa­lı­ver­di ken­di­ni… Gö­zün­den dö­kü­len yaş­lar tüm yo­ğun­lu­ğuy­la aktı ya­nak­la­rın­dan… İyice ağar­mış sa­kal­la­rı­na ka­rı­şır­ken göz­yaş­la­rı du­dak­la­rın­dan belli be­lir­siz bir ses ya­yıl­dı or­ta­lı­ğa: “Seni çok öz­le­dim.”

Yumdu göz­le­ri­ni.

Uyur gibi…

İçine akıt­tı öz­le­mi­ni…

Yorum yaz