Ucu Ze­hir­li Mız­rak: Ha­ki­kat
Barış Erdoğan

Ben ger­çe­ği bir tutam ya­la­na de­ğiş­tim.

70’li yıl­lar… Bende Haşim hay­ran­lı­ğı­na Yahya Kemal’i de ek­le­me gay­re­ti… Eski Şi­irin Rüz­gâ­riy­le’deki,

“O şûh ağlar bugün Şe­ref-âbâb’a gel­dik­çe
O nû­şâ­nûş dem­ler hâ­tır-ı nâ­şâ­da gel­dik­çe”

bey­ti­nin ha­tı­rı­na… Haydi hak­kı­nı ye­me­ye­yim, Çu­buk­lu’ya bir ak­şa­müs­tü in­di­ğim­de ak­lı­ma düşen,

“Ahes­te çek kü­rek­le­ri meh­tâb uyan­ma­sın
Bir âlem-î ha­yâ­le dalan âb uyan­ma­sın”

bey­ti­nin de. Se­lim­nâ­me­ler, ga­zel­ler, mu­sam­mat­lar… Bir türlü ısı­na­mı­yo­rum Meh­met Kap­lan’ın üs­lu­bu­na. Ben hâlâ Haşim’in Bir günün So­nun­da Arzû’sun­da­yım:

“Yor­gun gö­zü­mün hal­ka­la­rın­da
Gül­ler gibi fecr oldu nü­mâ­yân
Gül­ler gibi… son­suz iri gül­ler
Gül­ler ki ka­mış­tan daha nâlân
Gün doğdu yazık ar­ka­la­rın­da”

Elli yıl sonra içim­de­ki yar­gı­ca da­nı­şı­yo­rum, De­mok­les’in kı­lı­cı ba­şı­nın üs­tün­de sal­lan­sa da sende Haşim daha ağır bas­mak­ta, diyor. Beni Meriç’le ta­nış­tı­ran Meh­met Tekin’in ku­lak­la­rı çın­la­sın, 1975 ve 1976’daki Cemil Meriç kon­fe­rans­la­rı­nın aşısı tam tut­ma­mış demek ki…

Cemil Meriç, her za­man­ki gibi kızı ümit Meriç’in ko­lun­da gi­rer­di Yahya Kemal Ens­ti­tü­sü­ne. O kon­fe­rans­la­rın bi­rin­de, “Ha­ki­kat, ucu ze­hir­li mız­rak.” De­di­ği­ni bel­le­ği­me ka­zı­mış­tım. Ben­zet­me­le­ri ben­den daha çok se­vi­yor bu adam diye ge­çir­miş­tim içim­den. Peki, o zeh­rin do­zu­nu dü­şü­recek bir kal­kan bul­mak, di­li­ne do­la­ya­na farz mıdır? Bunu Meriç’e değil, Meriç’in an­dı­ğı Han Fei’ye ha­va­le ede­lim.

Ha­ki­kat, ru­hum­da tem­muz sı­ca­ğın­da­ki kar ol­ma­dı hiç, kurda tes­lim edi­len ağıl­da­ki kuzu da; şiir tan­si­yo­nu yük­sel­miş­le­re tuzlu balık oldu… Dün ol­du­ğu gibi bugün de, her­ke­sin ha­ki­ka­ti/ ger­çe­ği baş­ka­sı­na yalan. Ben tanrı bir­dir di­yo­rum, bir Bu­dist, neden sı­nır­lı­yor­sun, diyor, yer gök tanrı. Bir elli yıl daha geç­me­si­ni bek­le­mi­yo­rum, otu­rup dü­şü­nü­yo­rum. Te­bes­sü­mü­mü, ol­ma­yan gam­ze­me yıkıp gi­di­yo­rum.

İnsan en uzun yün­le­ri­ni hayat ça­lı­sı­na kap­tı­rır­ken ne kadar ça­re­siz ka­lı­yor. Oysa o yün­ler­den ken­di­me ha­tı­ra bı­ra­ka­ca­ğım bir kumaş do­ku­ya­cak­tım. Kıs­met ol­ma­dı. Ha­ya­tın ku­ma­şı bol is­te­ye­ne dar ge­lir­miş. Kö­tüm­ser­li­ği ayık­la­yıp yola devam ettim. Ben ne­re­ye gi­der­sem gi­de­yim bu dünya ya­şa­nı­la­sı… Bir ast­ro­not, uzay­dan göz kır­pı­yor: Ya­şa­nı­la­sı ha! Lu­gat­lar öyle de­mi­yor; “dünya”, “yakın yer” an­la­mı­nın dı­şın­da, “al­çak­lık, kö­tü­lük” an­la­mı­nı da içe­ri­yor. O alçak dün­ya­da 90 kilo çe­ke­nin, uzay­da sıfır çek­ti­ği­ni de unut­ma! Doğru’nun eğri ol­du­ğu, acı’nın tatlı ol­du­ğu lü­gat­lar dün­ya­sı…

Peki doğru(luk) nedir? Ge­or­ge Or­well’in 1984’ün­de­ki, “Öz­gür­lük, iki kere iki dört eder di­ye­bil­mek­tir. Buna izin ve­ri­lir­se, ar­ka­sı gelir.” cüm­le­sin­de­ki “öz­gür­lük”le “doğ­ru­luk”u takas et­sey­dim, ne de­ği­şir­di? Sonra iki kere iki hep dört mü edi­yor? Bir kg, ke­sin­lik­le bin gram mıdır? Kuşku, beyni bes­ler. İki kere iki bir gün beş edi­ve­rir­se? Bu yüz­den in­sa­nı ka­rar­sız­lık zin­da­nı­na sü­rük­le­yip iki arada bir de­re­de bı­ra­kı­yor.

Meriç’in an­dı­ğı Çinli dü­şü­nür Han Fei, Han Fei Zi’de “kendi mız­ra­ğı­nı kul­la­na­rak kendi kal­ka­nı­nı del­mek” de­yi­mi üs­tü­ne bir hi­kâ­ye­yi an­la­tır: “… Chu dev­le­tin­de özel­lik­le mız­rak ve kal­kan satan bir silah tüc­ca­rı var­mış. Bir gün, bu tüc­car si­lah­la­rı sat­mak için bir cad­de­ye gel­miş ve çok ka­la­ba­lık bir yer bulup si­lah­la­rı­nı yere koy­muş. O, ilk ola­rak bir kal­ka­nı eline almış ve iz­le­yi­ci­le­re yük­sek sesle, ‘Her­ke­se mer­ha­ba, gelin bir bakın bu dün­ya­nın en ünlü kal­ka­nı­na. Hiç­bir şey onun da­ya­nık­lı­lı­ğı ile kar­şı­laş­tı­rı­la­maz. Hatta dün­ya­nın en kes­kin mız­ra­ğı bile onu delip ge­çe­mez.’ diye ba­ğır­mış. Bu eşsiz kal­ka­nı gör­mek için et­ra­fı­na epey büyük bir ka­la­ba­lık top­lan­mış. Ondan sonra, tüc­car bir mız­ra­ğı ha­va­ya kal­dır­mış ve ‘Her­ke­se mer­ha­ba, gelin bir bakın benim bu mız­ra­ğı­ma. Hiç­bir şey onun kes­kin­li­ği ile ya­rı­şa­maz, çünkü bu yer­yü­zün­de­ki en kes­kin mız­rak­tır. O bu dün­ya­da­ki en da­ya­nık­lı kal­ka­nı bile de­le­bi­lir.’ diye rek­lam yap­mış. Bunu duyan ka­la­ba­lı­ğın için­de­ki bazı ki­şi­ler gül­me­ye baş­la­mış­lar. On­lar­dan biri tüc­ca­ra şöyle sor­muş, ‘Az evvel söy­le­di­ği­ne göre, hiç­bir şey mız­ra­ğın­la ya­rı­şa­maz, çünkü o dün­ya­nın en sağ­lam kal­ka­nı­nı bile de­le­bi­lir. Aynı za­man­da, kal­ka­nın da dün­ya­nın en sağ­la­mı ve tüm mız­rak­la­rı dur­du­ra­bi­lir. O zaman mız­ra­ğın ile kal­ka­nı­nı bir de­ne­me­ye ne der­sin?’ Tüc­car ani­den ses­siz kal­mış ve tek bir cevap bile ve­re­me­miş. Adam çok utan­mış ve ace­ley­le mız­rak ve kal­kan­la­rı­nı top­la­yıp ora­dan kaç­mış.”

Benim ne mız­ra­ğım oldu ne de kal­ka­nım. Tiğ ü teber yo­lu­ma devam edi­yo­rum. Yolda ne mi mı­rıl­da­nı­yo­rum? El­bet­te ger­çe­ği: Ha­ya­tın bir ger­çe­ği var azi­zim, ger­çe­ğin sı­nır­la­rı­nı ne kır­pa­cak­sın ne de ge­niş­le­te­cek­sin.