Üç Öğün Bal: Ro­man­lar
Ba­rış Er­do­ğan

Üç Öğün Bal: Ro­man­lar <br> Ba­rış Er­do­ğan

Her kimi dü­şü­nü­yo­rum, yok­lu­ğu bela.

Kim ne derse desin Ahmet Haşim’in Bize Göre’si kı­zar­mış ek­me­ğe sü­rü­len üç öğün bal, demet demet ka­ran­fil, Nedim efen­diy­le Sa­da­bad’da içi­len bir bar­dak ma-i tes­nim (ölüm­süz­lük suyu). Onlar in­san­lı­ğın ebem­ku­şa­ğı, renk­ler tayfı… Dün­ya­yı fır­do­la­yı do­laş­sa­nız Hin­dis­tan’da göz­le­re zi­ya­fet, Ro­man­ya’da gönül çengi, “zil, şal ve gül”ün kay­naş­tı­ğı yerde fla­men­ko gülü… Ama en çok İstan­bul’da (bi­ra­zı Sur­di­bi’nde, bi­ra­zı Su­lu­ku­le’de, ka­la­nı Ay­van­sa­ray’da) düğün. Haşim’in de­yi­miy­le biz­zat bahar. “Çin­ge­ne biz­zat ba­har­dır.”ın pe­şi­ne düş­tüm, Bize Göre’nin 17. say­fa­sın­da elvan renk­te in­san­lar: “Benim Ka­ğıt­ha­ne’de ara­ma­ğa git­ti­ğim ne kuş, ne de çiçek idi; sırf çin­ge­ne gör­mek ve zurna din­le­mek iş­ti­ya­kiy­le, şu sonu gel­mez bir akşam ala­ca­lı­ğı­nın ke­de­riy­le bo­ğul­muş olan iki dağ ara­sı­na git­tim. Çin­ge­ne, in­sa­nın ta­bi­ata en yakın kalan güzel bir cin­si­dir. Zan­ne­di­lir ki, bu tunç yüzlü ve fağ­fur dişli kır sa­kin­le­ri, insan şek­li­ne gir­miş bir­ta­kım neş’eli yeşil ağaç­lar­dır. Çin­ge­ne, biz­zat ba­har­dır.”

Ben bu in­san­lar­la kırk altı yıl önce Osman Cemal Kay­gı­lı’da (Çin­ge­ne­ler ro­ma­nın­da) ku­cak­laş­mış­tım. Üs­te­lik, “Neuzü şey­tan, bes­me­le rah­man!” diye dua eder­ken. Ara­dan yıl­lar geçti, Ganj neh­rin­de pi­rü­pak ak­la­nır­ken bul­du­ğum bu in­san­la­rın Ko­lom­bi­ya’dan akan bir ne­hir­de ye­ni­den kir­len­dik­le­ri­ni haber aldım, üzül­düm: “Sin­ga­pur li­ma­nın­da hum­ma­dan ölen ve ce­se­di­nin Cava de­ni­zi­nin en derin ye­ri­ne atı­lan Me­l­qu­i­ades’in ye­rin­de olmak is­te­mez­dim. Gelip biri üç kuruş atıp önüme, ‘Fa­lı­ma bak çin­ge­ne Me­l­qu­i­ades!’ derse…”, Nedim gibi, “Çeng-i çen­ga­ne biraz dur­sun el aman/ Seyr ede­lim seyre gelen bu dil- si­tan­la­rı” derse? Sa­bah­tan ak­şa­ma bed­dua edip du­ru­yo­rum Ma­r­qu­ez’e. Yüz Yıl­lık Yal­nız­lık’ta bı­rak­ma beni, için­den çekip al diye. Puş­kin gibi dav­ran­sa sitem et­mez­dim, Me­ri­mee gibi “Car­men”leş­tir­se ona ta­par­dım. Not­re-Da­me’ın kam­bu­ru­na verse di­ri­lir­dim. Ver­me­di­ler, deb­bağ­lar gibi yer­le­re çal­dı­lar, da­ğı­lıp git­tim.

Sınır öte­sin­de revan olup Fir­dev­si’nin ka­pı­sı­nı çal­dım. Şeh­na­me’de Sa­sa­ni Hü­küm­da­rı Beh­ram Gur, “Çin­ge­ne­nin zur­na­sın­da peş­rev olmaz, ne çı­kar­sa bah­tı­na!” de­me­miş­tir belki ama eğ­len­ce dün­ya­sı­nın kır­mı­zı renk­le­ri ol­du­ğu­nu söy­le­miş­tir. Pa­di­şah haz­ret­le­ri­nin ço­cuk­la­rı­nın dü­ğün­le­ri­ni ka­le­me alan­lar “sur-na­me” ya­zar­lar­dı, kıs­met­le­ri­ne bir kese kaime dü­şer­di. Bizim çin­ge­ne­le­rin zur­na­la­rı­na üç para sı­kış­tı­rır­lar, on­la­rı mutlu et­tik­le­ri­ni sa­nar­lar. Bak­sa­nı­za Cemal Sü­re­ya ner­den ba­kı­yor: “Ve zur­na­nın ucun­da yep­ye­ni bir çin­ge­ne!” Tur­gut Uyar kıs­kan­maz mı Cemal’imi, kıs­ka­nır, Tom­ris’e yazar: “Güzel bir çin­ge­ne yal­nız ba­şı­na do­laş­ma­lı kır­lar­da/ Seni öv­dü­ğüm zaman” Ah o “zurna” da “sur”dan (düğün) tü­re­me, haydi “nay”ı (boru) da ben­den olsun: zur-nay. zaman zur­nay’ı da aşın­dı­rır. İçle­rin­de “kazan” dö­ven­ler, (Bük­reş’te ka­zan­cı­lar çar­şı­sın­da kal­de­re der­ler ken­di­le­ri­ne) boy­ha­lar gibi sokak sokak ge­zi­nip zurna çal­maz­lar. Şo­pa­rıy­la, çin­ge­ne­siy­le, fi­ra­vu­nuy­la gam­dan uzak roman hal­kı­dır­lar. Nerde akşam, orda sabah… Fel­se­fe­le­ri­ni bir­kaç söz­cü­ğe sı­kış­tır­sak ye­ri­dir: “Bir abam var ata­rım, nerde olsam ya­ta­rım.” Tanrı hak gö­ze­tir­di as­lın­da, mal mülk edin­me­le­ri­ni kıs­met et­me­se de cümle ke­yif­le­ri ro­man­la­ra yük­le­yi­ver­miş: “Ma­lı­nı eşeğe yük­le­sen dol­maz, key­fi­ni de­ve­ye yük­le­sen almaz.”

Bizim Os­man­lı her ne hik­met­se adam as­ma­yı, kelle uçur­ma­yı, ki­riş­le adam boğ­ma­yı on­la­ra reva gör­müş. Es­me­ral­da’nın bu güzel ço­cuk­la­rı gözü kara birer katil olup çık­mış­lar. Ha, Nazım’ı kor­kut­muş­lar mıdır, “Ka­rı­ma Mek­tup”unda hayır diyor:

“emin ol ki sev­gi­li;
za­val­lı bir çin­ge­ne­nin
kıllı, siyah bir örüm­ce­ğe ben­ze­yen eli
ge­çi­re­cek­se eğer
ipi bo­ğa­zı­ma,
mavi göz­le­rim­de kor­ku­yu gör­mek için
bo­şu­na ba­ka­cak­lar
Nazım’a”

Kötü şey­ler dü­şün­me­ye­lim, Es­me­ral­da’mıza dö­ne­lim. Ol­ma­dı, Ahmet Mit­hat’ın par­lat­tı­ğı “çin­ge­ne”ye dö­ne­riz.

Sen ey Makar Çudra, Gorki’nin ruhu gel­diy­se üç defa vur. Ma­r­qu­ez’in bü­yü­kan­ne­si­nin bil­me­di­ği ma­sal­dan şu bö­lü­mü oku­ya­ca­ğım ona: “Her kim ta­vu­ğun ba­şı­nı yerse im­pa­ra­tor olur. Her kim kal­bi­ni yerse her gece ba­şı­nın al­tın­da bin külçe altın bulur. Her kim pen­çe­le­ri­ni yerse kahin olur.”

Mev­sim çin­ge­ne pa­la­mu­du…

Yorum yaz

Üç Öğün Bal: Ro­man­lar
Ba­rış Er­do­ğan (4 Yorum)

  1. Müthiş bir emek ürünü, keyifle okudum. Lezizdi çook!.🙏💐👏👏👏

  2. Çok güzel bir yazı, severek okudum. Bütün yazarları anarak edebiyatta gezmek bilgi birikimi gerektirir. Kutlarım. Saygıyla

  3. Çok sevdim Romanlar üzerine yazdıklarınızı. Onları çok severim. Özgürlüklerini, içlerinden geldiği gibi yaşamalarını, doğanın içinde olmalarını. Şairlerin dizelerine, edebiyatçıların baş kişilerine ve bestecilerin notalarına esin kaynağı olmuş çingelere övgünün (ki bu sözcüğü sevdiğim için özellikle kullandım.)sonunda çingene palamutuna bağlanması gerçekten inanılmaz olmuş. Evet, Çingene Palamutu zamanıdır zamanlardan. Teşekkürler Barış Erdoğan.

  4. Yahya Kemal’in şiirlerindeki sesi duydum,Haşim’in şiirlerindeki renkleri gördüm.Bedri Rahmi’nin karadutu-çatal karası beni de hatırlayın dedi.Yüreğinize,kaleminize sağlık üstad.

Tavsiye

Ahmet Telli Kimdir?
%d blogcu bunu beğendi: