Tombik Enik / Halil Güney

Tombik Enik / Halil Güney

TOMBİK ENİK

Halil Güney

 

 

“Bugün çok sıcak Zül­fi­ye.”

“Evet, anne. İster­sen, sen git göl­ge­ye, ben senin sı­ra­yı çı­ka­rım.”

“Yok, laf olur sonra. Ko­ca­dı artık Ayşe der­ler. Düğün var, para lazım, kı­yı­ya az kaldı zaten.”

Pamuk ça­pa­sı zor olur. Te­pen­den güneş vurur; top­rak­tan yan­sı­yan sıcak, toz, ter, ter, ter…” Artık öğle olmak üzere, sı­ra­lar çı­kı­lın­ca öğle ye­me­ği ve ar­dın­dan bir saat mola, uyku saati.

Pamuk ça­pa­sı­nın ol­maz­sa ol­ma­zı, öğle ye­me­ğin­den son­ra­ki mola uy­ku­su­dur. Ha­zi­ran sı­ca­ğın­da top­ra­ğın üze­ri­ne uza­nı­ve­rir yor­gun ça­pa­cı­lar.

Yor­gun­luk­tan gö­zün­den uyku akan Ayşe, ih­ti­yaç gi­der­mek için tar­la­nın uzak kı­yı­sı­na yö­nel­di. Kuytu bir yer bulup hacet gi­der­mek için ba­kı­nır­ken, bir mı­zır­dan­ma sesi geldi ku­la­ğı­na. Sesin gel­di­ği yere yö­nel­di; bir köpek eniği…

İki aylık var. Kap­ka­ra, tom­biş bir şey. Terk edil­miş ga­li­ba, kork­muş; tir tir tit­ri­yor. Ayşe, kaç­ma­ya ça­lı­şan se­vim­li eniği zor da olsa ya­ka­la­ma­yı ba­şar­dı. Ku­ca­ğın­da, enik ol­du­ğu halde diğer ça­pa­cı­la­rın ya­nı­na döndü.

“Ayşe teyze, bu ne! Çok da gü­zel­miş yazık, ner­den bul­dun?

“Tar­la­nın ke­na­rın­da, yolda terk edil­miş her­hal­de, yazık kork­muş bak­sa­na, tit­ri­yor yav­ru­cak.”

“Güzel çoban kö­pe­ği olur bun­dan, cüs­se­li bir şey ola­ca­ğa ben­zi­yor, şu dö­şü­ne bak­sa­na.”

“Ayşe, sana lazım de­ğil­se bana ver, inek­le­rin ya­nın­da, ahırı bek­le­ti­riz. “

“Valla ver­mem, ben bul­dum, be­nim­dir. Ça­pa­ya gi­der­ken, ev boş ka­lı­yor; evi bek­ler. Bir ip bu­la­lım.”

Fazla uza­ma­dı mu­hab­bet, eniği bağ­la­dı­lar. Hu­zur­suz­lu­ğu iyice arttı eni­ğin, ak­şa­ma kadar ağ­la­dı kaldı bağ­lan­dı­ğı yerde.

Uyku saati ge­çi­yor­du, da­yı­ba­şı iş­ba­şı dü­dü­ğü­nü çal­ma­dan bul­duk­la­rı bir göl­ge­ye, kuru top­ra­ğın üs­tü­ne kıv­rı­lı­ver­di­ler.

Gün dev­ril­di iyice, son sı­ra­lar çı­kı­lın­ca pay­dos… Trak­tör ka­sa­sın­da yol­cu­luk, akşam ye­me­ği te­la­şı, sergi gibi uyu­ya­kal­mak, pamuk ça­pa­sı bi­tin­ce­ye kadar böyle…

“Zül­fi­ye, hadi kızım bir tas su al­vı­ver bana, çok yo­rul­dum.”

Se­yirt­ti Zül­fi­ye, des­ti­den bir tas su dol­dur­du, kana kana içti önce, sonra da an­ne­si­ne ye­tiş­tir­di.

“Buyur anne !”

Kana kana içti Ayşe, bar­da­ğı uzat­tı kı­zı­na.

“Anne, elini çiz­dir­miş­sin!”

“Önem­li değil, küçük bir şey, eniği ya­ka­lar­ken oldu, uğ­raş­tır­dı beni.”

Trak­tör­den inin­ce, alel acele ko­ta­rı­lan akşam ye­me­ği… İki ki­şi­lik ha­ne­le­ri­ne bir can daha ek­len­di. Bu arada aile­nin yeni üyesi, hır­çın­lı­ğı­nı üs­tün­den ata­ma­dı henüz. Ye­me­ği, suyu önüne kondu; za­man­la alı­şa­cak.

İki gün oldu, evin yeni üyesi ev­de­ki­le­re alı­şa­ma­dı Tom­bik eni­ğin hır­çın­lı­ğı aza­la­ca­ğı­na ar­tı­yor. “Hır­çın köpek iyi olur, eve kim­se­yi yak­laş­tır­maz; ka­rış­ma­yın, ya­la­ka olur sonra.”

“Tamam anne. Önüne bir şey­ler koyup ge­li­yo­rum, sen yemek çı­kı­nı­nı alı­ver.”

Yine sıcak, çok sıcak… Bir haf­ta­dan beri da­ya­nıl­maz bir hal aldı. Ak­şa­ma kadar, iç­tik­le­ri kadar baş­la­rın­dan aşağı dök­tü­ler suyu; sucu çocuk, su ta­şı­mak­tan yer­le­re se­ril­di.

“Kızım, ben bir şey­ler ko­ta­ra­yım. Sen, ta­vuk­la­rın su­luk­la­rı­nı dol­dur, bu sı­cak­ta su kal­ma­mış­tır. Tom­bik’e de bak. O da sı­cak­la­mış­tır; onun üs­tü­ne de ser­pi­ver, se­rin­le­sin enik.”

“Tamam anne!”

“Ak­şa­ma, se­nin­ki­ler ge­lecek, düğün işi­nin ay­rın­tı­la­rı­nı ko­nu­şa­ca­ğız. Çayın ya­nı­na bir şey­ler ayar­la­ya­lım.”
Bir hoş oldu Zül­fi­ye’nin içi, uça­rak gitti hay­van­la­ra.

“Anne, ta­vuk­la­rın hiç su­la­rı kal­ma­mış, yan­mış­lar su­suz­luk­tan. Tom­bik pek iç­me­miş, üs­tü­ne su ata­yım dedim, del­len­di, is­te­me­di edep­siz!”

“Güzel köpek ola­cak o. Ha­ne­mi­zin bek­çi­si, gö­rür­sün bak.”

Zül­fi­ye’nin ak­lın­da ne köpek ne de tavuk kaldı. Ak­şa­ma Kazım ve aile­si ge­le­cek­ti.

Mi­sa­fir­ler çok otur­ma­dı­lar, her­kes çok yor­gun­du. Sıcak ha­va­lar­da işler faz­la­sıy­la yo­ru­cu ge­li­yor­du. Düğün, çili ko­zak­lar­dan son­ra­ya ola­cak­tı. Kazım’ın as­ker­li­ği de ye­ni­ce bit­ti­ği­ne göre bek­le­necek bir şey kal­ma­mış­tı. Kazım’la öz­le­miş­ler­di bir­bir­le­ri­ni. Yarın, güneş er­ken­den tatlı tatlı ışı­ya­cak; gün daha güzel ola­cak.

“An­ne­ee ! Tom­bik ölmüş. Ölmüş yaa!” diye ağ­la­ya­rak geldi Zül­fi­ye.

“Tüh yaa! Yazık olmuş, yılan mı soktu, kuy­ruk­lu mu soktu kim bilir! Otur, bir şey­ler atış­tır; şimdi da­yı­ba­şı arar. Ben onu aşı­lı­ğa gömüp ge­le­yim. Ol­ma­ya­cak­mış demek, boş ver.”

O gün, sıcak pek etki et­me­di Zül­fi­ye’ye. Akşam tez olu­ver­di. Ça­pa­lar bi­tin­ce, eş­ya­lar alı­na­cak, ge­lin­lik filan, mas­raf gör­me­ye gi­de­cek­ler­di. Kazım da ev­le­ri­nin in­şa­atı­nın ba­şın­da du­ru­yor, iş­le­ri takip edi­yor; in­şa­atı bi­tir­me­ye ka­rar­lı. Kendi ev­le­ri­ne gelin gi­recek Zül­fi­ye.

Pa­muk­lar su­lan­ma­ya baş­la­dı. Çapa işi bi­te­li on günü geçti. Kazım in­şa­atı ta­mam­la­dı, cuma günü pa­za­ra gi­di­lecek, mo­bil­ya­lar be­ğe­ni­lecek. Zül­fi­ye uçu­yor; içi içine sığ­mı­yor.

“Anne kalk! Tar­ha­na yap­tım, mis gibi, zey­tin çı­kar­dım, biber üte­le­dim.”

“Canım is­te­mi­yor, hiç iş­ta­hım yok. Ya­ta­ca­ğım, sen ye!..”

“Ama anne! … ”

“İste­mi­yo­rum, kapat ka­pı­yı, ya­ta­ca­ğım.”

Yaş­lan­ma­ya baş­la­dı artık annem, diye ge­çir­di için­den. Ba­ba­mın ve­fa­tın­dan sonra kal­dık iki kişi. Dü­ğün­den sonra yal­nız ka­la­ca­ğım, diye üzül­me­ye baş­la­dı her halde. Ben onu bı­rak­mam ki… Zül­fi­ye, hem se­vi­ni­yor, hem de an­ne­si­nin yal­nız ka­la­ca­ğın­dan do­la­yı üzü­lü­yor­du. Gelin evine onu da gö­tü­re­mez­di ki… Elden ayak­tan dü­şer­se, el­bet­te…

“Anne, ate­şin var senin, bir şey de ye­me­din, al biraz su iç.”

“İste­mem, bo­ğa­zım ağ­rı­yor, üşüt­mü­şüm her halde.”

“Yaz günü mü?”

“Ya­ta­ca­ğım, sen git ta­vuk­la­rı yemle.”

Çıktı Zül­fi­ye, an­ne­si­nin hasta ol­du­ğu­nu hiç gör­me­miş­ti.

“Alooo! Kazım, canım! Bir şey rica ede­ce­ğim. Annem iyi değil gibi.”

“Gü­nay­dın gü­zel­lik! Kam­yo­net­le ge­le­yim mi, has­ta­ne­ye gö­tü­re­lim mi?”

“İyi olur canım. Ben Hazır ede­yim.”

Ayşe’nin bütün iti­raz­la­rı­na rağ­men, Zül­fi­ye ile Kazım, il­çe­de­ki has­ta­ne­ye ge­tir­di­ler. Bir­kaç ilaç yaz­dı­rıp dö­ne­cek­ler.
“Siz, bah­çe­ye çıkın lüt­fen. Hasta mü­şa­he­de oda­sın­da, tah­lil­le­rin so­nuç­la­rı­nı bek­li­yo­ruz. Sizi bil­gi­len­di­re­ce­ğiz.”

“İlaç filan…”

“Tah­lil so­nuç­la­rı çık­ma­dan olmaz. Lüt­fen dı­şa­rı­da bek­le­yin.”

Dü­ğün­dü, eş­ya­lar­dı filan der­ken, vak­tin nasıl geç­ti­ği­ni an­la­ya­ma­dı­lar.

“Hasta ya­kı­nı han­gi­niz!” diye gü­ven­lik­çi yan­la­rı­na geldi.

“Benim! Gi­di­yor muyuz?” di­ye­rek Ayağa fır­la­dı Zül­fi­ye.

“Hem­şi­re hanım sizi ça­ğı­rı­yor, bu­yu­run.”

“An­ne­ni­zin ya­kın­da bir hay­van­la te­ma­sı oldu mu?

Biraz dü­şün­dü Zül­fi­ye.

“Evet, Tom­bik. Tom­bik enik. ”

“Nerde o Tom­bik enik?”

“Bir aya yakın, pamuk ça­pa­la­rın­da bul­duy­duk.”

“An­la­dım, nerde şimdi?”

“Öldü, bul­du­ğu­muz­dan iki gün sonra.”

“Bek­le­yin, dok­tor beyle gö­rü­şüp ge­le­ce­ğim.”

Neler olu­yor, Tom­bik’i neden so­ru­yor­lar ki, diye ba­kış­tı­lar. Bir anlam ve­re­me­di­ler.

Ara­dan ne kadar zaman geç­ti­ği­ni an­la­ya­ma­dan ko­ri­do­ra bir­kaç jan­dar­ma geldi.

“Hasta ya­kı­nı siz­ler­si­niz. Siz ve yakın za­man­da has­ta­nı­zın temas et­ti­ği ki­şi­le­rin isim ve ad­res­le­ri bil­di­re­cek­si­niz.”

“Ha­yır­dır ne olu­yor?” Ayağa fır­la­dı Zül­fi­ye ile Kazım.

“Hem­şi­re hanım ge­li­yor, o an­la­ta­cak size, hasta kim­ler­le temas etti?”

Hem­şi­re hanım yak­laş­tı bu arada, en­di­şe­li, allak bul­lak bir yüz ifa­de­si ile:

“Has­ta­nı­zın temas et­ti­ği hay­van, muh­te­me­len ku­duz­du. An­ne­niz kuduz has­ta­lı­ğı­na ya­ka­lan­mış ma­ale­sef”

“Neee! Tom­bik haaa! Elimi tır­ma­la­mış­tı. An­ne­mi gö­re­bi­lir miyim?”

“Üz­gü­nüm, hasta ka­ran­ti­na­ya alın­dı. En başta siz olmak üzere kim­ler­le yakın te­ma­sı­nız ol­duy­sa hemen aşı­la­ra baş­la­ma­lı­sı­nız.”

“Annem…”

“Üz­gü­nüm, sizin an­ne­niz için ya­pa­bi­le­ce­ği­niz bir şey yok; metin ol­ma­ya ça­lı­şın.”

Zül­fi­ye’nin el­le­ri­ni avu­cu­nun içine aldı Kazım. Ken­di­ne çekti. Göz­yaş­la­rı­nın din­me­si­ni bek­le­di.

Er­te­si gün bir gü­ver­cin ha­va­lan­dı, has­ta­ne­nin üs­tün­den; uçtu, uçtu, uçtu…

Tombik Enik / Halil Güney (9 Yorum)

  1. Halicigim. Nereden buldun kuduz olmuş enciğide telef ettin gadıncağızı. Kızımız da damatta iğnelensinler gayri. Suçlu kim. Kutlarım kardeşim suçlu tuvalet esnasında bulmuş onu… Sevgiyle hep…

  2. Halil hocamın mükemmel yorumuyla çok güzel bir hikaye. Herkesin okuması gerekir.

  3. Hocam valla süper olmuş insan okudukça kendini buluyor. Ağzınıza yüreğinize sağlık devamını bekliyoruz.

  4. Halil hocam çok güzel gerçek bir hikâye yazmışsınız.👏👏👏👍👍

  5. Çok iyi , çok beğendim Halil Güney, edebiyatçı kimliğiniz gittikçe yükseliyor tebrikler

  6. Aylar önce kuduz üzerine araştırma yaparken, yine güzel bir öykünün doğum sancılarına tanıklık etmenin mutluluğu vardı içimde. Nazımı konuşmuştuk o gün, Nazım tadında bir çocuk doğdu. Yüreğine, diline sağlık üstadım.

%d blogcu bunu beğendi: