Susuzluk

“Ateş havasız kalınca yanmıyor, Toprak susuz kalınca yeşermiyor. Havayı bulan ateş harlanıyor fakat suyu görünce sönüyor. Toprağa can veren su, yakıp kavuran ateşi görünce buhar olup uçmayı bile göze alarak onu söndürüyor.” diye düşündü Mustafa. Evden çıkalı aşağı yukarı 20 dakika olmuştu. Her gün bu patika yolu kullanıyor, boş kovayla gidip dolu kovayla dönüyordu. Çünkü öğretmeni olduğu köyün çeşmesi, hatta su kaynağı bile yoktu. Köylüler köyün yakınından geçen dereyi kullanıyorlardı susuzluklarını gidermek için ama Mustafa ve ailesi bir türlü alışamamışlardı bu hayata. Yukarılardaki dağın yamacında kayalar vardı ve yarıklarından su damlıyordu. O damlaların altına bir kova koyuyor, damlayan suyu biriktiriyordu. Bir kovanın dolması akşamı bulduğu için orada beklemiyor, eve dönüyordu.

Bu çorak toprakların doğusundaki çıplak, kül renkli dağların arasından eğri büğrü patikadan ilerlerken Mustafa’nın yüzünü, esen kuraklık rüzgârları yalıyor, adeta kavuruyordu. Mustafa, bu işe bir çözüm bulmalıydı. Kendini kurak ülkesi için su arayan Sisifos gibi hissetti.

Sisifos, kurak ülkesi için mücadele etmemiş miydi? Zeus, ırmak tanrısının kızını kaçırınca o, kızını her yerde aramakta olan ırmak tanrısına seslenir:

“Kızına ne olduğunu söyleyebilirim.”

“Söyle, hemen söyle ki kızımı kurtarabileyim. Ne istersen veririm.” der ırmak tanrısı heyecanla.

Sisifos, “Kızının yerini sana bildirmem için bir koşulum var.” deyince ırmak tanrısı bu koşulu öğrenmek ister. Sisifos da kurak ülkesinin suya ihtiyacı olduğunu, susuz halkının yanıp kavrulduğunu anlatır. Irmak tanrısı bu şartı kabul eder ve Sisifos’un ülkesinde büyük bir pınar oluşturur. Pınar o kadar büyüktür ki hem insanların su ihtiyacını karşılar hem de kurak ülke bir anda yemyeşil olur.

Kızının, kaçırıldığını öğrenen ırmak tanrısı da kızını kaçıranlarla savaşır ve kızını kurtarır. Bu duruma çok kızan Zeus, Sisifos’a ceza verir.

Mustafa, kayanın dibindeki, yukarılardan damlayan suyla dolmuş olan kovayı alıp yerine boşunu koydu ve geri dönüş yoluna koyuldu. Gelirken yüzünü yalayan, kavuran sıcak rüzgâr bu kez daha çok yakmaya başlamıştı. Kovayı yere bırakıp içindeki suyu kana kana içmek, elini yüzünü buz gibi yıkamak, artan suya başından aşağı dökmek ne güzel olurdu ama evde Sisifos’un su bekleyen insanları gibi bekleyen yaşlı babası, oğlu ve karısı vardı.

Yamaçtan aşağı sarkan patikada birden karşısına iki karaltı görünce Mustafa durdu, elindeki en değerli hazinelerden daha da değerli kovayı, dökülmesin diye dikkatlice yere koyup korkuyla karışık heyecanla, ne diyeceğini bilemeden bu yabancı insanlara bakmaya başladı. Başlarında poşu sarılı, göğüslerini çaprazlama fişek sıralanmış, sırtlarında mavzerleri olan, şalvar giymiş bu insanlar yoksa Sisifos gibi Mustafa’yı da cezalandırmaya mı gelmişlerdi. Suçu neydi ki? Eve su götürmek suç olur muydu hiç?

Vücutları mavzer fişekleriyle dolu adamlardan biri: “Sen kimsen, yoksa köye yeni gelen muallim misen?” diye sordu.

Mustafa, “Evet, köye yeni gelen öğretmen benim!” deyince diğer adam, “Muallim demek, devlet demek. Devletse eşkıya sevmez. Biz eşkıyayık. Şimdi sen bizi gördün. Seni salarsak candarmaya haber salarsın. Seni vurmak lazım amma…”

Mustafa, duyduklarına inanamıyor; bunlar gerçek olamaz diye düşünüyordu. Yoksa halkına su bulan Sisifos gibi evine su götürdüğü için cezalandırılıyor muydu?

Sisifos Kocaman bir kayayı yakınlardaki tepenin zirvesine çıkarma cezası ile cezalandırılmıştı. Taşı çıkardığında cezası bitecekti. Şimdi bu eşkıyalar kendisine ne yapacaklardı. Öldürecekler mi yoksa dipsiz bir kuyuya ya da çıkışı olmayan bir mağaraya mı atacaklardı.  Sisifos, ülkesine suyu ulaştırdıktan sonra cezalandırılmıştı. Kendisi ise bir kova suyu evine, ailesine ulaştıramamıştı bile.

Eşkıya devam etti, “Şimdi sen bize söz verecen. Ne biz seni gördük ne de sen bizi gördün. Tamam mı muallim efendi?”

“Tamam!” diyebildi Mustafa, “Ben sizi hiç görmedim”

Eşkıya, “Bizi gördüğünü, nere doğru gittiğimizi söylediğin kulağımıza gelirse seni gelir herkesin önünde ibret-i alem olsun diye cezalandırırız. Tamam mı?”

Mustafa, “Tamam!” dedi bir kez daha başını öne doğru sallayarak.

Mavzeri eline alan diğer eşkıya, “De, hadi git yoluna!” deyince Mustafa; kovayı sapından tutup hızla adımlarla arkasına bile bakmadan yürümeye başlamıştı ki eli mavzerli eşkıya, “Hele dur bakalım, sana git dedik ama kovayı al demedik.” diye bağırdı.

Mustafa olduğu yerde durdu, sanki taştan bir heykele dönüştüğünü hissetti. Kovayı eşkıyalara verirse su bekleyen ailesi ne yapacaktı? Ölümden kurtulduğu için sevinmeli miydi, yoksa kovayı istedikleri için üzülmeli miydi? İşte kendisi de Sisifos gibi cezalandırılıyordu. Zeus, Sisifos’u öldürmemişti ama yapılamayacak kadar zor bir ceza vermişti. O, kocaman kayayı iki avucuyla habire itiyordu bir tepeye doğru. Biraz mesafe alınca kollarını ve bacaklarını kayaya dayayıp dinleniyordu. İşte kaya tepeye vardı varacak. İşte tamam ama tepeye varmasına bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri. Aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya, o da yeniden itiyordu kayayı kan ter içinde.

Sisifos, o kayanın birkaç saniyede aşağı inişine bakıp yeniden tepelere doğru çıkarmak gerektiğini bilerek kararlı adımlarla inip kayayı itmeye başlıyordu. Demek ki pes etmemeliydi Mustafa. Sisifos, kayasından daha güçlüydü. Mustafa da eşkıyadan daha güçlü olmalı, suya zarar gelirse bir kez daha biriken suyu alıp ailesine götürmeliydi.

“Kovada su var, bu suyu biriktirmek için bir gün bekliyoruz. Evde yaşlı babam var, çocuğum var.” dedi üzüntülü bir ses tonuyla.

Mavzeri sırtında asılı olan eşkıya, “Muallim bey, eşkıya olduysak da insan değiliz demedik ya!”

“Anlamadım!” dedi Mustafa şaşkın bir ifadeyle.

Eşkıya, “Bak muallim bey, sen çocuklarını sevdiğin kadar biz de aşiretlerimizi severiz. Buralarda su yok, Aha, şu tarafta bir kaynak var ama uzak. Bu yüzden, insanlarımız dereden su içiyor, orada çimiyor, orada çamaşır yıkıyor, oradan yemek suyu götürüyor. Sen devlet adamısın. Okumuşsun, akıllısın bir çare bulabilirsin!”

Diğer eşkıya, “Kovayla ne yaptığını anlamak için ‘dur’ dedik. Sen hele bir düşün. Bizi görmedin, biz de seni görmedik hadi yoluna!”

Mustafa, tekrar yürümeye başladı ama bu kez kayayı tepeye çıkarmak kararlılığıyla yürüyordu.