Sultan Nevruz – Mustafa Kemal Benk

Sultan Nevruz – Mustafa Kemal Benk

Ma­hal­le­de ço­cuk­lar ola­rak, bir telaş, bir he­ye­can içe­ri­sin­dey­dik. Mart ayı­nın üçün­cü Pazar gü­nü­ne bir hafta kadar kal­mış­tı. En güzel kas­nak­lı­yı kim ya­pa­cak­tı?

Ga­ze­te kâ­ğıt­la­rın­dan daha küçük ola­rak yap­tı­ğı­mız, boş za­man­la­rı­mız­da uçur­du­ğu­muz kas­nak­lı­la­rı­mız, o güne ya­kış­maz­dı. Şimdi o güne özel, daha gü­ze­li­ni yap­ma­lıy­dık. Para har­ca­ma­lı, kır­ta­si­ye­ci Çap­kı­noğ­lu ve Ali Ulvi’den renk­li yağlı kâğıt al­ma­lı, süs kâ­ğıt­la­rı­nın en gü­zel­le­rin­den alıp, yoksa ken­di­miz ala­ca­ğı­mız kâ­ğıt­lar­dan ke­se­ce­ği­miz şe­kil­ler­le ya­pa­ca­ğı­mız süs­le­ri kul­la­nıp, süs­le­me­liy­dik kas­nak­lı­la­rı­mı­zı. Kar­gı­dan is­ke­let, kâ­ğı­dı yır­ta­bi­lir­di, İnce ama da­ya­nık­lı, sert, baş ken­dir­ler­den ya­par­sak is­ke­le­ti­ni, hem daha hafif olur, hem daha yük­sek­le­re çı­ka­bi­lir­di. Pa­ra­mız ye­tiş­me­ye­ce­ği için uçurt­ma ipini, yine Bak­kal Sadık’ın sat­tı­ğı çıkma kesik tütün bal­ya­sı ip­le­rin­den ala­cak, el­le­ri­miz­le ip­le­ri dü­ğüm­le­yip, hal­let­tik­ten sonra, ge­ri­ye bir tek sorun ka­lı­yor­du: Kas­nak­lı­mı­zı kime yap­tı­ra­cak­tık?

Her yıl naz­la­na­rak “Artık bü­yü­yor­sun, otur ken­din yap kas­nak­lı­nı.” diyen Cihat Abi’nin mu­hak­kak gön­lü­nü yap­mam ge­re­ki­yor­du. Onun us­ta­ca yap­tı­ğı, en güzel uçan, ver­di­ği düz­gün te­ra­zi ile ha­va­da nazlı nazlı sü­zü­len en güzel kas­nak­lı­ya sahip olmak, Sul­tan Nev­ruz’da ha­va­mı­zı atmak çok önem­liy­di. Ma­hal­le­de bütün ço­cuk­lar okul çı­kı­şı Mey­tan­bol’da top­la­nır, maç yap­mak ye­ri­ne soh­be­te baş­lar, “Siz ne­re­ye gi­de­cek­si­niz bu sene Sul­tan Nev­ruz’da? Geçen yıl ne­re­ye git­miş­ti­niz?.. Taş­te­pe en güzel yer, yok be oğlum… Top­te­pe’ye gi­de­cek­sin, bir ka­la­ba­lık olu­yor ki… Hadi leen, Balım Sul­tan’a git­me­yin­ce Sul­tan Nev­ruz mu olur? As­la­nım biz Mal­te­pe’ye gi­de­ce­ğiz…” tar­tış­ma­la­rı ye­ri­ni; “Annen ne ye­mek­le­ri ha­zır­lı­yor? Biz, adam başı beşer yu­mur­ta kay­na­ta­ca­ğız, börek yapan var mı börek?.. Anam kıy­ma­lı börek ya­pa­cak bize. Tabii oğlum senin ba­ban­da para çok, biz Ka­ra­man pey­nir­li börek ya­pa­ca­ğız, ucuz olu­yor. Ben ni­ne­me dedim ki, bana domat sal­ça­sı ile çö­ke­lek yağ­la­ma­sı mu­hak­kak ya­pı­ver, taze so­ğan­la ye­me­si öyle güzel olu­yor ki… Oğlum ben yap­rak dol­ma­sı ya­pıl­ma­mış­sa, Sul­tan Nev­ruz’da bir şey yen­me­miş sa­ya­rım! Yo­ğurt­çu Ali’den ala­cak­sın o günün yo­ğur­du­nu, bir de Hel­va­cı Üsen’den kır­mı­zı helva al­dı­rın ar­ka­daş­lar, pek güzel olu­yor! Ben bu sefer ba­bam­gi­lin ra­kı­sın­dan içe­ce­ğim ana­sı­nı sa­ta­yım… Yok oğlum, sen bira alı­ver­se­ne desen ya ba­ba­na, onu iç, sonra kas­nak­lı­yı uçu­ra­maz­sın bak, söy­le­me­di deme”lere dö­ner­di ko­nuş­ma­la­rı­mız. “Ama­a­aa, ya o gün yağ­mur ya­ğar­sa?” Bu lafla bir­lik­te bir sı­kın­tı, bir korku çö­kü­ve­rir­di hemen mi­ni­cik çocuk yü­rek­le­ri­mi­ze. Soran göz­ler­le “Ne ya­pa­rız?” der gibi kor­kuy­la bir­bi­ri­miz­de do­la­şır­dı göz­le­ri­miz. İçi­miz­den biri hemen ça­re­yi üre­tir­di. “Oğlum ninem bana öğ­ret­ti. Pa­zar­dan önce üç gece üst üste gece ya­ta­ğa gir­di­ği­miz­de dokuz kul­hu­val­la­hi, yedi elham okur, el­le­ri­mi­zi açıp, Allah’ım pazar günü yağ­mur yağ­dır­ma, diye dua eder­sek, Allah baba o gün yağ­mur yağ­dır­maz­mış.” derdi. “He­pi­miz üç gün dua ede­lim, hava gü­neş­li olsun.” sö­zü­ne, he­pi­miz “tamam” der, söz ve­rir­dik. Er­te­si gün hemen sor­gu­ya çe­ker­dik: “Duanı ettin mi len?” diye yeni ge­le­ni. Ki­mi­miz “ettim” der, ki­mi­miz “ben kul­hu­yü do­ku­za kadar sa­ya­ma­dım” ki­mi­miz “ben üçün­cü el­ham­da uyu­dum” diye su­çu­mu­zu iti­raf eder­dik. “Bu gece her­kes tamam oku­ya­cak.” ka­ra­rı alır, er­te­si güne ba­kar­dık. Öyle geç ge­lir­di ki mart ayı­nın üçün­cü pazar günü! O il­ko­kul yaş­la­rı­mız­da böyle bek­ler ve ha­zır­la­nır­dık Sul­tan Nev­ruz’a!.. Gün gel­di­ğin­de, her­ke­sin araç sa­hi­bi ol­ma­dı­ğı o yıl­lar­da, bütün şe­hir­li­de bir ha­zır­lık, bir telaş, gi­de­ce­ği yere göre ya yayan, ya dol­muş, ya at ara­ba­la­rı ile gi­de­ce­ği kır böl­ge­si­ne akın eder­ler­di. En rahat yer Taş­te­pe olur­du. Çünkü orası ağaç­lık ol­ma­sa da, alan çok ge­niş­ti. Ekili yer­ler pek ol­maz­dı. Arazi ta­ma­men mera. Te­pe­nin sır­tın­da art arda di­zil­miş gibi, bir­bir­le­ri ile aralı, öbek öbek ka­ya­lık taş kü­me­ler, il­gi­mi­zi çeker, bü­yük­le­ri­mi­ze so­rar­dık. Onlar da bize on­la­rın bir deve ker­va­nı ol­du­ğu­nu söy­ler: “Bak en ön­de­ki küçük olan, eşe­ği­nin üs­tün­de­ki ker­van­cı adam, ar­ka­sın­da sıra sıra de­ve­le­ri. Bu hır­sız ve ya­lan­cı bir ker­van­cı imiş. Allah bir gün ona, bırak hır­sız­lı­ğı ya­lan­cı­lı­ğı, iyi­li­ğe dön, diye em­ret­miş. O ise olmaz demiş. Olmaz de­yin­ce Allah ta, on­la­ra ‘taş olun!’ demiş, böyle ol­duk­la­rı gibi taş olu­ver­miş, böyle kal­mış­lar. Hır­sız­lık yapar, yalan söy­ler­se­niz, Allah sizi de böyle taş yapar.” diye, bizi kor­ku­tur­lar­dı. Kırda yaz­gı­lar yer­le­re sere serpe ya­yı­lır, çay ocak­la­rı ku­ru­lur­du. Balım Sul­tan ve Top­te­pe’de harım ve tar­la­la­rı­na, hasıl, bakla gibi ürün­ler ekmiş yer sa­hip­le­ri, zey­tin­lik alt­la­rı­na in­san­la­rı sok­ma­mak için bazen tar­tış­ma­lar ya­par­lar­dı. Ama ora­lar­da otu­ra­cak yer­ler az ol­du­ğun­dan, hal­kın “Valla zarar ver­me­ye­ce­ğiz, ağaç­la­ra sa­lın­cak kur­ma­ya­ca­ğız, sen merak etme, yer mi var, gi­de­lim mi şimdi, ne­re­ye gi­de­ce­ğiz?..” gibi ya­kar­ma­la­rı so­nun­da, kimi söy­le­ne­rek kimi söve söve gi­der­ler­di.

Biz­ler için en önem­li bay­ra­mı­mız­dı Sul­tan Nev­ruz Bay­ra­mı. Bütün gün kır­lar­da öz­gür­ce koşar, atlar, yu­var­la­nır, kir­le­nir, pa­pat­ya, lale, çi­çek­ler top­lar, top­la­nan çi­çek­ler­le baş­la­rı­na yap­tık­la­rı taç­lar­la daha da bir gü­zel­le­şen genç kız­la­rın güzel yüz­le­ri­ne bakar, gü­re­şir, top oynar, ama en önem­li­si kas­nak­lı­la­rı­mı­zı uçu­rur­duk. On­la­rı yük­sek­ler­de sü­zü­lür­ken sey­ret­mek, bize bütün yor­gun­luk­la­rı­mı­zı unut­tu­rur­du. Ba­zı­la­rı­nın kas­nak­lı­la­rı daha yük­sek­ler­de sü­zü­lür­ken içi­mi­zi bir kıs­kanç­lık kap­lar, bü­yük­le­ri­mi­zin ya­nı­na gi­de­rek: “Bir lira daha para ver­me­di­niz, yoktu sanki, alın işte ço­cu­ğun kas­nak­lı­sı be­nim­ki­ni geçti…” diye söy­le­nip, on­la­ra küser, ba­ğı­rır­dık. Ağ­zı­mı­zı boz­du­ğu­muz çok olur­du. Halk neşe için­de bir gün ya­şar­dı o günde. Bir­çok ya­sak­lar hoş gö­rü­lür, gör­mez­den ge­li­nir, tar­tış­ma­ya mey­dan ver­me­den eğ­len­ce­ye ba­kı­lır­dı. Çeş­me­nin ya­nı­na köfte rakı tez­gâ­hı­nı kuran esnaf ki­şi­ler, sey­yar mey­ha­ne­le­rin­de günün gözde plak­la­rı­nı yük­sek sesle ça­lar­lar, kendi çi­lin­gir sof­ra­la­rı­nı kur­ma­mış ama zevke gelip iki tek atmak is­te­yen müş­te­ri­le­ri­ne hiz­met ve­rir­ler­di. Aile­ler mu­hak­kak man­gal, ız­ga­ra türü et kokan yi­ye­cek­ler ha­zır­la­mış­lar ise, yakın çev­re­le­rin­de­ki in­san­la­ra mu­hak­kak birer tıkım ik­ram­da bu­lu­nur­lar, pay­la­şır­lar­dı. Genç­le­rin kız­lı-er­kek­li ara­la­rın­da oy­na­dık­la­rı, ip at­la­ma, istop, vo­ley­bol, yakan top gibi oyun­la­rı, her­ke­sin takım tutar gibi zevk­le sey­ret­tik­le­ri, bazen ara­la­rı­na yaş­lı­la­rın da ka­rış­ma­sıy­la daha da gü­zel­le­şen oyun­lar en be­ğe­ni­len­ler­den olur­du.

Bütün şeh­rin kırda ol­du­ğu o gün, bir­bir­le­ri­ni ta­nı­ma­yan­lar tanış olur­lar­dı. Ev­len­me ça­ğın­da oğlu olan an­ne­ler, ge­zi­nen kız­lar ara­sın­da bir gö­zü­nün tut­tu­ğu olur­sa, hemen pe­şi­ne ta­kı­lır, ta­nı­ma­dan, en azın­dan kimin kızı ol­du­ğu­nu öğ­ren­me­den ye­ri­ne dön­mez­di. Bir­bi­ri­ni gör­me­si ge­re­ken kız­lar ve er­kek­ler varsa bir­bir­le­ri­ne gös­te­rir­ler­di o günde. Biz­ler ya­ra­maz ço­cuk­lar ola­rak ge­zi­nir­ken bir­bir­le­riy­le el ele tu­tuş­muş kız ve oğ­lan­la­rı görüp, ta­nı­yor­sak, “An­ne­ne söy­le­ye­ce­ğim, elini tut­tu­ru­yor diye ba­ba­na söy­le­ye­ce­ğim.” diye kız­dı­rır, ka­çar­dık. Bütün Tire halkı o gün do­ya­sı­ya kır­la­rın ve do­ğa­nın ta­dı­nı çı­ka­rır, ka­dın­la­rı­mız az da olsa ot top­lar, kır çi­çek­le­ri top­lar, saç­la­rı­na ku­lak­la­rı­na, ya­ka­la­rı­na ta­ka­rak, her­kes sanki do­ğa­nın bir par­ça­sı ol­du­ğu­nu his­se­der­ce­si­ne, do­ğay­la bir­lik­te gü­zel­leş­me­ye ça­lı­şır­dı. Çoğu, bilip far­kın­da ol­ma­dan ata­la­rı­nın Orta Asya’dan ge­tir­dik­le­ri, Gün Dö­nü­mü, Ba­ha­rın Ge­li­şi, Do­ğa­nın Uya­nı­şı, Do­ğa­nın Ye­ni­den Can­lan­ma­sı­nın Nev­ruz şen­lik­le­ri­ni sür­dü­rür­ler­di as­lın­da. Biz­ler için o gün o kadar güzel, o kadar özel, o kadar öz­le­nen­di ki!.. Hani bir söz var­dır, “An­la­tıl­maz, ya­şa­nır.” diye. İşte öyle ya­şa­yan­la­rın an­la­ya­bi­le­ce­ği bir gün­dür Sul­tan Nev­ruz…

*

Kendi il­çem­de ça­lı­şır­ken, biraz bu Sul­tan Nev­ruz Bay­ra­mı­nın kut­lan­ma­sı ko­nu­sun­da bilgi edin­me­ye ça­lış­mış­tım. Bugün sa­de­ce Tire’de bi­li­nir ve kut­la­nır. O gün şeh­rin ta­ma­mı­na ya­kı­nı kır­la­ra çıkar. Gi­de­me­yen­le­re ve kalan yaş­lı­la­ra “Aman ev­le­ri­miz sana ema­net, dik­kat et, ba­ka­lak olu­ver.” diye ri­ca­da bu­lu­nu­lur. Daha son­ra­la­rı ül­ke­min en az ya­rı­sı­nı il­çe­le­rin­den çoğu ile bir­lik­te ge­ze­rek gör­düm. Hiç­bir yerde Sul­tan Nev­ruz Bay­ra­mı diye, bir güne, varsa da, rast­la­ma­dım, öğ­ren­me­dim. Ta ki 1990’lı yıl­la­ra ge­lin­di­ğin­de Ne­w­roz söz­cü­ğü ül­kem­de or­ta­ya çık­ma­ya, gün­dem ol­ma­ya baş­la­dı­ğın­da ha­tır­lan­dı Nev­ruz… “Tire’de ise bizim ço­cuk­lu­ğu­muz­da, o gün­ler­de kırda sek­sen­lik bir ni­ne­ye sor­sa­nız, “Nine bu­ra­da ne ya­pı­yor­sun?” diye, size “Sul­tan Nev­ruz Bay­ra­mı­nı gut­lu­yom yav­rım.” derdi. “Sul­tan Nev­ruz” ön­ce­le­ri Tire’nin batı yö­nün­de, Balım Sul­tan Tür­be­si ci­va­rın­da (Bu­ra­da yak­la­şık 700 yılı aşmış sü­re­dir Ale­vi-Bek­ta­şi bü­yük­le­rin­den Balım Sul­tan ve İsa Baba tür­be­le­ri var­dır.) Nev­ruz şen­lik­le­ri ola­rak bu böl­ge­de kut­la­nır­mış. Böl­ge­nin biraz daha ba­tı­sın­da Tire’nin tek Ale­vi-Türk­men köyü olan Çepni var­dır. Şim­di­ki ismi, Ça­yır­lı. Es­ki­den hep 21 Mart günü kut­la­nır­mış Nev­ruz şen­lik­le­ri. Son­ra­la­rı adı Sul­tan Nev­ruz Bay­ra­mı­na dö­nüş­müş. Ça­lış­ma ha­ya­tı­nın so­nu­cu ola­rak da, şim­di­ler­de mart ayı­nın üçün­cü pazar günü be­lir­le­ne­rek kut­la­nı­yor. 1993’ten beri ka­tı­la­ma­dı­ğım Sul­tan Nev­ruz Bay­ra­mı, içim­de en büyük öz­lem­le­rim­den biri ola­rak dur­mak­ta­dır. Şim­di­ler­de ise ga­li­ba çevre il­çe­ler ve il­ler­den gelen ka­tı­lım­cı­lar­la, hele 21 Mart Pa­za­ra ge­li­yor ise, çok büyük ka­la­ba­lık­lar­la kut­la­nı­yor­muş. Tan­rım dünya dur­duk­ça kut­la­nıl­ma­sı­nı nasip etsin.

Sultan Nevruz – Mustafa Kemal Benk (1 Yorum)

  1. Yüreğinize kaleminize sağlık Mustafa hocam. Tire’deki sultan nevruz günlerini dört dörtlük anlatmışsınız.Kutluyorum.Kaleminiz daim olsun.

Tavsiye

%d blogcu bunu beğendi: