Son Kuşlar / Gülseren Akdaş

İlk­ba­har ha­ber­ci­si soğuk ikin­di, ara­lık per­de­ler­den giren akşam gü­ne­şin­de, kar­dan, rüz­gâr­dan yeni çık­mış bir çiçek da­lıy­dı. Di­riy­di in­cey­di. Yol bo­yun­ca kavak ağaç­la­rı, köprü, yokuş yu­ka­rı dar sokak so­ka­ğın ba­şın­dan evin du­va­rı­na kondu. Yıkık bahçe du­va­rın­dan düşen dut­la­rı tır­ma­lı­yor­du. Ça­tı­ya doğru bak­tım. Baca tü­tü­yor­du. Rüz­gâr­dan sav­ru­lan kül rengi, yoğun duman. Kuş du­ma­na girdi çıktı ki­re­mit­le­rin ara­sın­da kay­bol­du. Sonra bahçe ka­pı­sı­nın de­mi­ri­nin üs­tün­de durdu. Bir iki cık cık di­ye­rek zıp­la­dı. Sağa sola bakar gi­biy­di. Ne ara­dı­ğı an­la­şıl­mı­yor­du.

Güneş ar­ka­sın­dan vu­ru­yor, duvar ay­na­sın­dan karşı du­va­ra vu­ru­yor­du. Du­va­ra yan­sı­yan kı­zıl­lı­ğı odayı dol­du­ru­yor­du. Dal­da­ki kuş sanki cam­dan bana ba­kı­yor­du. Ben de ona.

Zey­tin­yağ­lı pi­şir­miş­ti, çorba, köfte, ka­da­yıf tat­lı­sı, Hacı Ba­ba­sı­nın ta­ba­ğı­na kep­çe­yi bo­şal­tır­ken gü­lüm­sü­yor­du. Yeni gel­miş­ti ha­cı­lık­tan. Ev ka­la­ba­lık­tı. Ha­yır­lı ol­su­na gelen giden belli de­ğil­di. Yine de gü­lüm­se­ye­bi­li­yor­du. Ana­sı­nı çok küçük ya­şın­da kay­bet­miş­ti. Onu ba­ba­sı bü­yüt­müş­tü. Her­kes evlen dese de o kı­ya­ma­mış­tı. Olmaz bu sa­bi­yi ana­lı­ğa bı­ra­ka­mam deyip bu yaşa ge­tir­miş­ti. Okut­muş mes­lek sa­hi­bi yap­mış­tı. Ama yü­re­ği kıpır kı­pır­dı. Kı­zı­na bak­tık­ça artık yu­va­dan uçma za­ma­nı ge­li­yor­du. Kah­ve­de arada söz edi­yor­lar­dı. Gü­zel­di. Ba­kın­ca ka­rı­sı­nın genç­li­ği­ni gö­rü­yor­du. Gör­dük­çe içi ka­nı­yor­du.

İki katlı pan­jur­la­rı mavi bo­ya­lı, o beyaz ba­da­na­lı evde otu­rur­duk. Ama babam ikin­ci kata hiç çık­maz­dı. Ben hep ba­ba­mın oda­sı­nı alt kat­ta­ki mer­di­ve­nin ay­nın­da­ki odada ha­tır­lar­dım. Bu iki katlı evin so­ka­ğa bakan odası be­nim­di. Daha ön­ce­si­ni ha­tır­la­mı­yor­dum. Sokak pen­ce­re­le­ri önün­de, bir du­var­dan bir du­va­ra uza­nan üstü tek kı­rı­şık­sız, sa­çak­la­rı dan­tel­li beyaz ör­tü­ler­le kaplı, ke­nar­la­rın­da an­ne­min kendi eliy­le iş­le­di­ği yas­tık­lar, min­der­le di­zi­li. Ovula ovula aşın­ma­ya yüz tut­muş pırıl pırıl dö­şe­me tah­ta­la­rı. Min­der­le­rin önün­de küçük temiz bir kilim. Daima taze ba­da­na kokan du­var­lar­da an­nem­le ba­ba­mın düğün resmi. Ba­ba­mın as­ker­lik ha­tı­ra­sı ya­zı­lı as­ker­lik resmi. Diğer kö­şe­de çok se­vim­li bir kız ço­cu­ğu resmi, vardı. Bir de el iş­le­me­li ka­ran­fil re­sim­li bir pano vardı. Ka­pı­nın ya­nın­da ki kon­so­lun üze­rin­de, Üze­ri­ne beyaz iş­le­me­li ör­tü­ler­le kaplı tahta bir ma­sa­nın üs­tün­de ucu­zun­dan bir ayna ile sol­muş kre­pon kâ­ğı­dın­dan yapma gül­ler vardı.

İşte bu so­kak­tı bir za­man­lar benim bütün dün­yam bu pen­ce­re­den bak­tı­ğım ev­ler­den, birde te­pe­ler­de açan o zaman adını bil­me­di­ğim sarı kız de­di­ğim Ner­gis­ler­di.

Üç dört ev öte­de­ki boş ar­sa­da oyun oy­nar­dık. Sonra so­kak­la­ra, sonra cad­de­le­re, sonra il­çe­ye, sonra ile daha sonra başka il­le­re.

Sonra okul­lar. Okul­la­ra yol­cu­luk­lar­da so­kak­lar­da, ka­fe­ler­de, kamu da­ire­le­rin­de. Yurt­lar­da bir yığın insan içine ka­rış­tım şim­di­ye kadar. Ne bizim so­ka­ğın in­san­la­rı­nı ha­tır­lı­yo­rum tam ola­rak ne de, ha­ya­tın için­de gün­de­lik ya­şam­da ki in­san­la­rı yüz­ler silik adsız in­san­lar gi­biy­di­ler. Bazen unut­tu­ğu­mu an­la­ma­sın­lar diye ne ya­pa­ca­ğı­mı şa­şı­yo­rum.

Bir yerde bir so­kak­ta doya doya ka­la­mı­yor ki insan. Daha et­ra­fın­da ne var de­me­ye kal­ma­dan, ba­kı­yor­su­nuz. Gü­nü­nüz dol­muş, başka bir eve, başka so­ka­ğa ta­şı­nı­yor­su­nuz. Yahut başka bir şeh­rin yolu gö­rü­nü­yor. Yoksa kök sa­la­bil­sek et­ra­fı ta­nı­ma­ya fır­sa­tı­mız olur­du. Gü­nay­dın de­me­ye, bir güler yüze, na­sıl­sın diyen bir dosta her zaman ih­ti­ya­cı­mız var.

Bir saat sonra yola çı­ka­ca­ğım. Ne­re­dey­se babam huy­suz­la­na­cak. O ben güle oy­na­ya gi­di­yo­rum sa­nı­yor ama öyle değil de ben ro­lü­mü iyi oy­nu­yo­rum. Bu ge­li­şim­de ancak bir ay ka­la­bil­dim. O da nasıl geçti an­la­ma­dım. Bizim sokak dur­gun, sı­kı­cı gibi gö­rü­nür ta­nı­ma­ya­na. Emi­nim, benim canım hiç sı­kıl­maz­dı. Her yola çı­kar­ken ba­ba­ma bak­ma­ya kı­ya­maz­dım. İyice beli eğil­miş kam­bu­ru her gel­di­ğim­de biraz daha eği­li­yor. Yaş­lı­lık kötü. Ama elden gelen bir şey yok.

Ba­ba­ma sa­rıl­dım. Ba­şı­mı kal­dır­dım küçük serçe yine demir ka­pı­nın üze­rin­dey­di. Gü­lüm­se­dim. Beni yolcu edi­yor­du. Koca ma­hal­le­de bir can­dan dost­tum. Sen de benim gibi öz­gür­lü­ğü­ne düş­kün­sün. Be­nim­le gel desem gel­mez­sin. Babam da bana, kal dese kalır mıyım hiç bil­mi­yo­rum? Oto­bü­sün kol­tu­ğu­na çök­tüm, yıl­lar­ca beni bek­le­di­ğin pen­ce­re­den vuran ışık­ta tek ba­şı­na. Son kuş­lar uçar­ken gün bi­ti­yor­du. Soluk göz­le­rin­den dam­la­lar dö­kü­lü­yor­dur şimdi, ben­den sak­la­dı­ğın yaş­lar.

      

Yorum yaz

Son Kuşlar / Gülseren Akdaş (2 Yorum)

Tavsiye

Uzak Haziran / Arif Mete
%d blogcu bunu beğendi: