Sokak Çı­gırt­kan­la­rı / Er­tuğ­rul Er­do­ğan

Sokak Çı­gırt­kan­la­rı / Er­tuğ­rul Er­do­ğan

Sa­ba­hın erken sa­at­le­rin­de kuş­la­rın karşı ev­le­rin ça­tı­la­rın­dan bir­bir­le­ri­ne se­re­nat yap­tı­ğı bir or­tam­da, kah­val­tı­dan sonra bal­kon­da­ki kol­tu­ğu­nu­za ku­rul­muş Sta­fan Zweıg’ın bir ki­ta­bı­nı ke­yif­le oku­ma­ya baş­lı­yor­su­nuz. Arada bir kahve veya ça­yı­nız­dan yu­dum­lu­yor­su­nuz. Sa­tır­lar­dan so­luk­lan­dı­ğı­nız­da göz­le­ri­ni­zi din­len­dir­mek adına Sa­pan­ca Gölü ve ar­dın­da­ki o güzel dağ man­za­ra­sı­na bir tab­lo­ya bakar gibi bir sü­re­li­ği­ne ba­kı­yor ve tek­rar ki­ta­bı­nı­za yu­mu­lu­yor­su­nuz.

– Zeb­ze­ci geldi zeb­ze­ci!..

Kam­yo­ne­tin­de­ki me­ga­fon­dan öyle ba­ğı­rı­yor ki, ne­re­dey­se kı­çı­nı yır­ta­cak cins­ten! Sa­tı­cı, şoför kol­tu­ğun­dan arada ka­fa­sı­nı uza­tıp müş­te­ri­ler­den talep var mıdır? diye, ba­kı­yor. Pala bı­yık­lı elli yaş­lar­da­ki bu sa­tı­cı, kam­yo­ne­ti­ni res­men bir ma­na­va çe­vir­miş. Tez­gâ­hın­da kar­puz ve ka­vun­lar tur­fan­da di­ye­rek, tor­pil­li ola­rak ön ta­ra­fa özen­le di­zil­miş­ler! Ya­nın­da do­ma­tes, pat­lı­can ve bi­ber­ler renk cüm­bü­şü­nü ta­mam­lı­yor­lar. Ye­şil­lik de var ro­ka­sın­dan te­re­si­ne kadar. Sa­tı­cı bek­le­di­ği müş­te­ri­ler­den yanıt ala­ma­yın­ca, bu kez azar­lar gibi moda gi­ri­yor ve “Size zeb­ze­ci geldi zeb­ze­ci diye, ba­ğı­rıp du­ru­yo­rum!..” der­ce­si­ne ba­ğı­rış­la­rın do­zu­nu git­tik­çe ar­tı­rı­yor. Ak­lı­ma Şener Şen’in Zü­ğürt Ağa fil­min­de­ki “Do­ma­tes… Do­ma­tes…” diye, apart­man­la­ra ür­kek­çe ses­le­ni­şi geldi. Onun gibi ba­ğır­sa, ku­la­ğı­ma hafif müzik na­me­si gibi ge­lecek. Ama ner­de­ee!.. Kar­de­şim o ne ba­ğı­rış? Sanki or­ta­lı­ğı yı­kı­yor! “Ya sabır…” çek­tim. Çoluk ço­cu­ğu, eline bakan bir eşi ve ekmek pa­ra­sı der­din­de ol­du­ğu­nu dü­şü­nüp bir süre sus­tum. Sa­tı­cı inat edi­yor­du. So­ka­ğa mıh­lan­mış gibi ol­du­ğu yer­den bir türlü ay­rıl­mı­yor­du. Ba­ğır­dık­ça ba­ğı­rı­yor­du. Oku­du­ğum ro­ma­nın adı gibi “Ola­ğa­nüs­tü Bir Gece” ol­ma­sa da ya­şa­dı­ğım an ola­ğan üstü bir gündü! Si­nir­le­rim git­tik­çe ge­ri­li­yor, önüm­de­ki sa­tır­lar­da “Dol­ma­lık biber, elma, armut…” gibi söz­cük­le­ri görür gibi olu­yo­rum. Sa­tı­cı­nın söz­le­riy­le ro­man­da­ki sa­tır­lar bir­bi­ri­ne ka­rı­şı­yor, tıpkı Arap­sa­çı gibi ol­muş­tu. Tan­rı­ya sı­ğı­na­rak bal­kon­dan aşa­ğı­ya ses­len­mek zo­run­da kal­dım.

-Be­ye­fen­di, iyi de neden sü­rek­li ola­rak ba­ğı­rır­sı­nız? Hiç mi has­ta­la­rı dü­şün­mez­si­niz?” de­di­ğim­de, se­si­ni bir sü­re­li­ği­ne kes­mek zo­run­da kaldı. On veya yirmi metre git­tik­ten sonra tek­rar “Zeb­ze­ci geldi zeb­ze­ci!”diye, ina­dı­na ba­ğı­ra­rak kö­şe­yi dönüp arka so­ka­ğa yö­nel­miş­ti.

“Oh be! Kur­tul­dum.” di­ye­rek, sa­tır­la­ra ken­di­mi ver­di­ğim­de bu kez bir başka araç sokak ba­şın­dan gö­rün­müş­tü gelin ara­ba­sı sü­zül­me­sin­de… Önce uzak­tan az du­yu­lan sesi yak­laş­tık­ça ca­na­var­la­şı­yor­du.

-Ur­da­cı… Ur­da­cı!.. Es­ki­ler alı­rım!.. Buz­do­la­bı, ça­ma­şır ma­ki­na­sı… Ur­da­cı!..

Tam kur­tul­dum der­ken bu ada­mın kirli me­ga­fo­nun­dan “H” har­fi­ni ne­re­si­ne yut­tu­ğu­nu bi­le­me­miş bir halde, ne de­di­ği­ni ancak apart­ma­nı­mı­zın hi­za­sı­na ge­lin­ce an­la­ya­bil­miş­tim. O da bütün gü­cüy­le bir si­ya­si li­de­rin mey­dan­lar­da­ki he­ye­ca­nı gibi ha­ra­ret­li bir şe­kil­de ba­ğı­rıp du­ru­yor­du! Neyse ki o seb­ze­ci gibi de­ğil­di. So­ka­ğı­mız­dan çabuk ay­rıl­mış­tı. Roman okuma key­fim ka­çın­ca Üver­cin­ka Der­gi­si’nin mayıs sa­yı­sı­nı oku­ma­ya baş­la­dım. Ulaş Bin­göl’ün uzun­ca yaz­dı­ğı “İkinci Yeni Şiiri Post mo­dern Bir Ha­re­ket mi?” Baş­lık­lı ya­zı­sı­nı henüz oku­ma­ya baş­la­mış­tım ki, bu kez et­ra­fı çar­pıl­mış eski bir kır­mı­zı panel araç so­ka­ğa burnu sok­muş­tu. O ne diye, ba­ğı­rı­yor­du? An­la­mış de­ğil­dim. Der­gi­yi bir ke­na­ra bı­rak­tık­tan sonra avını bek­le­yen bir ba­lık­çı gibi bek­le­dim. Si­nir­le­rim git­tik­çe ge­ri­li­yor­du. Ona da bir­kaç çift söz söy­le­mem ge­rek­ti­ği­ni ken­di­me va­zi­fe bil­dim o an.

“Sa­mır­sak!.. Sa­mır­sak!..

“Hay senin Türk­çe­ne!..

O da so­ka­ğı sa­rım­sak ko­ku­su­na bo­ğa­rak uzak­laş­tı­ğın­da “Uma­rım bu son­dur.” di­ye­rek, der­gi­mi kal­dı­ğım yer­den oku­ma­ya devam ettim. Hay­ret! Bir müd­det ke­yif­le bir­kaç sayfa oku­ya­bil­miş­tim. Hatta ikin­ci çayım da ma­sam­day­dı.

Bu kez sokak çı­ğırt­kan­la­rın ikin­ci bö­lü­mü sahne al­mış­tı. Ma­hal­le­mi­zin so­ka­ğa çık­tık­la­rın­da çıl­gın­ca oy­na­yan ço­cuk­la­rı, ya­sak­la­rın ser­best bı­ra­kıl­ma­sıy­la bir­bir­le­ri­ne ba­ğı­ra­rak ve üs­tün­lük kur­ma­ya ça­lı­şa­rak oyun oy­na­dık­la­rı bir or­tam­da çı­kar­dık­la­rı sop­ra­no tü­rün­de­ki ses­le­ri, me­ga­fo­nu arat­mı­yor­du! Der­gi­yi bir kez daha bı­rak­mak zo­run­da kal­dım. Ola­cak gibi de­ğil­di! Hiç mi sat­ranç ve dama gibi dü­şün­sel oyun­la­rı oy­na­maz­lar­dı bir kö­şe­de? Hiç ol­maz­sa der­gi­yi bi­ti­rin­ce­ye kadar bir kaç sa­at­li­ği­ne de olsa! Sü­rek­li el­le­rin­de­ki oyun­cak si­lah­lar­la bir­bir­le­ri­ni ko­va­lı­yor­lar. “Dık­şın!.. Dık­şın!..” di­ye­rek. Sak­lan­dık­la­rı yer­ler­den bir­bir­le­ri­ni vu­ru­yor­lar­dı. Ço­cuk­tu onlar… On­la­ra kı­ya­mam yine de…

Diğer ta­raf­ta bir ara­cın sa­at­ler­ce yı­kan­ma­sı son­ra­sı, so­ka­ğın bir bö­lü­mü, de­ter­jan­lı suyla gö­le­te dö­nüş­müş­tü. Bir anne, yere çö­mel­miş va­zi­yet­te iki ya­şın­da yeni yü­rü­me­ye baş­la­mış ço­cu­ğu­na o kirli suyun için­den “Haydi koş! Koş!” diye, ta­li­mat ve­re­rek ken­di­ne doğru koş­ma­sı­nı is­ti­yor­du. Çocuk, sıç­rat­tı­ğı sular için­de gü­lüm­se­ye­rek koş­tu­ğun­da anne, “Afe­rin oğlum! Afe­rin!” diye, te­le­fo­nu­nun ka­me­ra­sı­na peş peşe do­ku­nu­yor­du. Biraz önce dokuz yaş­la­rın­da­ki bir kız ço­cu­ğu, su­la­rın içine ok­ka­lı bir tü­kü­rük fır­lat­mış­tı. Ve beni bir dü­şün­ce aldı. Biz­ler ev­le­ri­miz­de neden ka­lı­yor­duk? Ko­ro­na’nın ya­yıl­ma­sı­nı ön­le­mek mi yoksa on­la­rın yan­lış­lık­la­rın­dan ko­run­mak için miydi ev­le­ri­miz­de­ki yal­nız­lık­la­rı­mız? İşte tam da “Civ­civ mi yu­mur­ta­dan çıkar yoksa yu­mur­ta mı civ­civ­den çıkar?” so­ru­su gibi bir du­rum­du ha­li­miz!

Be­le­di­ye­nin di­rek­le­re yer­leş­tir­di­ği ho­par­lör­ler ise anons baş­la­dı­ğın­da cı­zır­tı­lı hal­de­ki uya­rı­lar, ev­le­rin oda­la­rın­da gi­biy­di. Hele o di­re­ğin ya­nın­da­ki evde olmak kim bilir ne ezi­yet­ti! Dü­şün­se­ni­ze yor­gun gel­di­ği­niz işten tam uy­ku­ya dal­mış­sı­nız veya he­ye­can­lı bir se­viş­me­ye baş­la­mış­sı­nız. Bütün duy­gu­la­rı­nız bir anda sö­nü­ve­ri­yor ve al­tüst olu­yor! Ve her gün ya­pı­lan ko­ro­na uya­rı­sı; bir ço­cu­ğa sü­rek­li “Ders çalış ev­la­dım!” şek­lin­de­ki tek­rar­la­ra ben­zi­yor­du. Ve hâlâ bu ko­ro­na uya­rı­la­rı­nı in­san­lar uzun bir sü­re­dir al­gı­lı­ya­ma­mış­lar­sa, vay ha­li­mi­ze! Biz kim­le­ri uya­rı­yo­ruz? Ho­par­lör­den yayın ya­pan­lar, sa­nı­rım di­ji­tal eği­tim sis­te­mi­ni de unut­muş ola­cak­lar! Bil­gi­sa­yar­lar­da sınav yapan veya te­le­viz­yon ba­şın­da ders din­le­yen öğ­ren­ci­le­rin bu gü­rül­tü­de­ki ba­şa­rı şansı ne ola­bi­lir ki? On­la­rın da iş­le­ri ol­duk­ça zor şu gün­ler­de!

Ev­le­ri­miz… Ka­fa­yı din­le­mek is­te­di­ği­miz refah alan­la­rı­mız! Bir­ço­ğu­muz apart­man­lar­da­ki gü­rül­tü­ler­den mus­ta­ri­biz. Kat­lar ara­sın­da­ki ya­lı­tım­lar o kadar zayıf ki, kom­şu­la­rın neler ko­nuş­tuk­la­rı­nı is­te­me­den de olsa duy­ma­mak müm­kün değil. Ba­ğır­ma­lar had saf­ha­da. Sanki kavga edi­yor­muş­ça­sı­na kom­şu­lar­dan gelen ses­ler­le ya­tak­ta uza­nıp din­len­mek, müzik din­le­mek, kitap oku­mak veya bir film sey­ret­mek ne müm­kün? Ne ses­ler ne ses­ler! Mü­ba­rek bir­ço­ğu­nun ses­le­ri ba­ri­ton gibi!

Nasıl bir top­lum olduk? Her or­tam­da bir­bi­ri­ne ba­ğı­ran ça­ğı­ran, bir­bi­ri­mi­ze üs­tün­lü­ğü; ba­ğır­mak, kar­şı­mız­da­ki­ni sus­tur­mak ola­rak gören bir top­lum olu­ver­dik! Kah­ve­ha­ne­ler­de, mi­sa­fir­lik­ler­de veya te­le­viz­yon prog­ram­la­rın­da her­ke­sin bir­den ko­nuş­tu­ğu ve hiç kim­se­nin bir­bir­le­ri­ni an­la­ma­dı­ğı bir ortam! Yani ile­ti­şim­siz­li­ğin da­nis­ka­sı bir du­rum­la karşı kar­şı­ya­yız!

Yan kom­şu­mu­zun tu­va­let si­fon­la­rı kar­şı­lık­lı ya­pıl­mış. Bu kadar da te­sa­düf olur mu? Ne zaman tu­va­le­te gir­sem, mut­la­ka on­lar­dan bi­ri­si de si­fo­nu aynı za­man­da çe­ki­yor­lar! An­la­mış de­ği­lim, yoksa ba­ğır­sak ve böb­rek­le­ri­miz aynı anda mı prog­ram­lan­mış? Bi­lim­sel bir düş­lem ve be­lir­siz­lik için­de­yim şu sı­ra­lar! Ge­ce­nin bir ya­rı­sı si­fon­dan o şid­det­li suyun dolma sesi, yat­tı­ğım oda­dan du­yu­lu­yor. “Neler olup bi­ti­yor?” diye, göz­le­ri­mi açı­yor ve si­fo­nun dol­ma­sı­nı bek­li­yo­rum minik minik çı­kar­dı­ğım kü­für­ler ara­sın­da!

Ül­kem­de bun­lar olur­ken, Av­ru­pa­lı­lar neler ya­pı­yor? Biraz da bu ko­nu­yu ir­de­le­ye­lim. İsviç­re’de saat 22.​oo ila 06.​oo sa­at­le­ri ara­sın­da sifon çekme ya­sa­ğı var. Al­man­ya’da da durum fark­lı değil. Bir ev ki­ra­la­dı­ğı­nız­da İsviç­re’deki ku­ral­la­ra yakın bir durum var. Aynı sa­at­ler­de gü­rül­tü ve ta­di­lat yap­mak yasak. Bu kira söz­leş­me­le­rin­de de ya­zı­lı­yor­muş. Yal­nız­ca banyo ko­nu­sun­da biraz es­nek­lik var­mış. O da otuz da­ki­ka ile sı­nır­lıy­mış.

Tu­va­let kül­tü­rü ayrı bir konu ancak, artık tu­va­let­le­re bir­ço­ğu­muz akıl­lı te­le­fon­suz gir­mi­yo­ruz. Bazen video iz­le­me­ye dalıp ge­re­ğin­den fazla klo­zet üs­tün­de ka­lan­lar, ancak ayak­la­rı­na uyu­şuk­luk gir­di­ğin­de kalk­mak zo­run­da ka­lı­yor­lar­mış. As­lın­da tu­va­let­ler­de en güzel fi­kir­le­ri bul­mak­ta us­ta­yız. Du­var­la­rı­na yaz­dı­ğı­mız küfür ede­bi­ya­tı­mız da ayrı bir sanat dalı olsa gerek! Tıpkı Ar­şi­met’in suyun kal­dır­ma kuv­ve­ti­ni bul­du­ğu gibi, biz­ler­de bu­ra­da­ki bu­luş­lar­la bir­çok güzel eseri ha­ya­ta ge­çir­mi­şiz­dir. Roma ve Uzak Doğu kül­tür­le­rin­de in­san­lar es­ki­den top­lu­ca, yan yana çatur çutur ses­ler ara­sın­da tu­va­let­le­ri­ni yap­mak­tan çe­kin­mez­ler­miş ve bu­ra­lar­da ül­ke­le­ri için yet­ki­li­ler, önem­li ka­rar­la­rı alır­lar­mış bir­bi­ri­ne ka­rı­şan ko­ku­lar ve ses­ler ara­sın­da!

Ja­pon­ya ban­yo­da el­le­ri­ni yı­ka­dık­la­rı suyu klo­ze­te ak­ta­ra­rak yılda üç mil­yon met­re­küp suyu ta­sar­ruf et­me­nin yol­la­rı­nı bul­muş bir ülke. Biz ise temiz suyla gön­der­me­ye devam edi­yo­ruz. Mo­dern dün­ya­nın bu is­ra­fı­na karşı bir yön­te­mi de Çin­li­ler bul­muş. Bu dübür se­si­ni si­fon­la bas­tır­mak için akıl­lı te­le­fon­lar­dan sifon ve ben­ze­ri ses­le­ri çı­kar­tı­lı­yor­muş. Yani bir AVM’nin tu­va­le­ti­ne gir­di­niz ve mi­de­niz bozuk. Sizi dı­şa­rı­da bek­le­yen bir ar­ka­da­şı­nız veya çı­kar­ken utan­ma­mak adına istem dışı çı­ka­ra­bi­le­ce­ği­niz ses­ler ye­ri­ne te­le­fo­nu­nu­zu açıp ona sifon sesi veya ona ben­zer bir ses dü­ze­ni din­le­te­rek ken­di­ni­zi kur­ta­rı­yor­su­nuz. İyi yön­tem! Aman fark­lı ses­le­re dik­kat!

Bir de her kul­la­nım­dan sonra Thirst Flus­her prog­ra­mı, sizin ne kadar su ta­sar­ru­fun­da bu­lun­du­ğu­nu­zu be­lir­li­yor­muş.

Ba­ka­lım daha neler gö­re­ce­ğiz şu yapay ze­kâ­nın hızla yol al­dı­ğı dün­ya­da…

      

Yorum yaz

Sokak Çı­gırt­kan­la­rı / Er­tuğ­rul Er­do­ğan (1 Yorum)

  1. Sayın ERDOĞAN ın yazdınız okudum bu yaşta benim bile ilk duyduğum Avrupa ülkesi insan yaşamı ve bizim sokak satıcıları gürültü kirliliği çocuk yetmişimi ve benzeri olumsuzlukların ayrıntılı anlatımını okudum çok hoş tesbitlerin yetersizliğini okudum Teşekkürler

%d blogcu bunu beğendi: