Şeb­boy­la­rı Gö­rün­ce… / Dü­ri­ye Ay­yıl­dız

Şeb­boy­la­rı Gö­rün­ce… / Dü­ri­ye Ay­yıl­dız

Önüne bak­sa­na kar­de­şim, insan bir du­rak­lar, bir özür diler hiç de­ğil­se, dedi çar­pı­lan ko­lu­nu öteki eliy­le tutup. Ne du­rak­la­ma­sı ne özürü… Kar­şı­ya­ka İstas­yo­nu yine dolup dolup bo­şa­lı­yor­du. Çı­kış­lar­da ace­le­si olup uçar­ca­sı­na uzak­la­şan­lar; ne yöne, ne­re­ye gi­de­ce­ği­ne karar ve­re­me­yip bir o yana bir bu yana ba­kı­nan­lar, ar­ka­da­şıy­la kar­şı­laş­ma­nın he­ye­ca­nıy­la hemen aya­küs­tü soh­be­te baş­la­yan­lar, te­le­fon­da­ki sese bu­lu­şa­cak­la­rı yeri ba­ğı­ra ba­ğı­ra bir türlü an­la­ta­ma­mak­tan yor­gun dü­şen­ler…Bir de bun­la­ra ka­rı­şan dol­muş du­rak­la­rın­da­ki değ­nek­çi­le­rin önce en yük­sek per­de­den semt­le­rin adını söy­le­yip ar­dın­dan “Haydi kal­kı­yo­ruz, kal­kı­yo­ruz, çabuk olun!”çığ­rış­la­rı… Her­kes o gün­den pa­yı­na dü­şe­ni ya­şı­yor­du.

Geç kal­mış­tı, şu ka­la­ba­lı­ğın ara­sın­dan sü­zü­lüp dı­şa­rı­ya çı­ka­bil­sey­di bir. Oh, tamam o kar­ma­şa­da ara­dı­ğı çi­çek­çi­yi gö­rü­ver­di. Tam kar­şı­da. İyi… du­ru­yor­du ye­rin­de, kaç yıl geç­miş­ti ara­dan. Hemen ya­naş­tı, ba­kın­dı, çok çeşit vardı. Mis ko­ku­lu ka­ran­fil­ler­den arı­yor­du, gö­re­me­di. Sordu çi­çek­çi gence, “On­lar­dan yok; geçen yıl­lar­da olay­dı yurt­dı­şı­na bil­mem kaç bin dal sa­tıl­mış bize gel­mi­yor bu ara, der­dim ama du­rum­lar şimdi de­ği­şik…” De­li­kan­lı­ya kalsa bel­liy­di daha an­la­ta­cak­tı üre­ti­ci­nin çek­tik­le­ri­ni, alım­gü­cü­nün dü­şü­şü­nü, iç-dış­sa­tım bağ­lan­tı­la­rın­da sı­kın­tı­lar ya­şan­dı­ğı­nı… devam ede­me­di, kar­şı­sın­da­ki bir an önce git­me­li­yim diyen tavrı sezdi. Hemen ko­nu­yu de­ğiş­tir­di: “Ka­ran­fil­ler­den daha bas­kı­nı var ab­la­cım, koy va­zo­ya, kom­şu­lar ka­pat­ma ka­pı­yı ko­ku­su bize de gel­sin di­ye­cek­ler,” dedi. Hız­lı­ca ser­gi­nin ar­ka­sı­na do­la­nıp üstü ince, ıslak bezle ör­tü­lü ko­ca­man, içi geniş bir ko­va­yı kaptı da geldi. Bir açtı; mor, sarı, ef­lâ­tun, pembe, beyaz şeb­boy­lar…mis gibi…On­la­rı gö­rün­ce he­ye­can­lan­dı bir­den.

“Aaaa şeb­boy bun­lar…Ne zaman aç­mış­lar, daha erken değil mi? Rast­lan­tı­ya bak, nasıl da denk geldi bu­gü­ne…Bi­li­yor musun bun­lar benim ço­cuk­lu­ğum… Çok­tan­dır böy­le­le­ri­ni bir arada gör­me­miş­tim. Şimdi hep az kokan iri iri, uzun uzun, kalın saplı şeb­boy­lar olu­yor.”

Çi­çek­çi şöyle bir elini üst­le­rin­de gez­di­rip ok­şa­dı, “Doğru der­sin ablam, bun­lar­dan ne­re­dey­se yok şimdi. Benim ninem var, Me­ne­men’de. Bah­çe­sin­de o ye­tiş­ti­rir. Götür bun­la­rı da mil­le­tin göz­le­ri çiçek gör­sün, bu­run­la­rı güzel koku duy­sun; ama an­la­ya­nı­na ve­re­cek­sin ha, der ol­du­ğun­da. Bugün de sana kıs­met­miş…”

“Ko­ca­man bir demet yap, için­de hep­sin­den olsun…”
Hemen pa­ra­sı­nı sorup ödedi. Çi­çek­çi de­li­kan­lı “Ab­la­cım ne­re­dey­se günün or­ta­sı­na gel­dik daha sif­tah yap­ma­dım bi­li­yor musun, işler es­ki­si gibi değil be­re­ket ver­sin,” der­ken göz­le­ri­nin içine üzünç­le ba­kı­yor­du. Şeb­boy­la­rı ko­va­dan ağır ağır alıp önün­de­ki tez­gâ­ha ko­yu­yor, renk­le­ri­ne göre dü­zen­le­yip sı­ra­lı­yor­du. Ha­zır­lık ya­par­ken bir yan­dan da ni­ne­sin­den de­de­sin­den an­la­tı­yor­du; de­de­si erken ölmüş de ni­ne­si evin bah­çe­sin­de çiçek, sebze ye­tiş­ti­rip sa­ta­rak ba­ba­sı­nı okut­muş da… Bin­gül din­ler gö­rü­nü­yor­du ya as­lın­da orada de­ğil­di artık…

Kü­çük­ken bir kom­şu­la­rı vardı. Asıl adı Ne­ci­be’ydi de her­kes­çe Bo­ya­cı teyze diye anı­lır, çağ­rı­lır, öyle bi­li­nir­di. İlko­ku­lun ora­dan inen yo­ku­şun aşa­ğı­da bitip alt so­kak­la bir­leş­ti­ği nok­ta­nın tam kar­şı­sın­da­ki evde yal­nız ya­şar­dı. Yola bakan pen­ce­re­nin önün­den hemen hiç eksik ol­maz­dı. Kar­be­yaz tül­ben­ti her zaman temiz ve ütü­lüy­dü; binde bir git­ti­ği komşu gez­me­le­rin­dey­se ba­şı­nı giy­si­si­ne uyum­lu, üçgen kat­la­ma­lı oyalı ye­me­ni­ler­le ör­ter­di. Ye­me­ni­nin iki ucu ku­lak­la­rı­nı örtüp ya­nak­la­rı­nın iki ya­nın­dan aşa­ğı­ya sa­lı­nır­ken arada uç­la­rı­nı eline alıp iğne oya­la­rı­nı eliy­le dü­zel­tir­di. Pem­be­li­ği yit­me­miş ya­nak­la­rıy­la, yü­zü­ne ayrı bir cid­di­yet veren ince metal çer­çe­ve­li göz­lük­le­riy­le iler­le­miş ya­şı­nın cam gü­ze­liy­di.

Okul çı­kış­la­rın­da, o yo­ku­şu hızla iner­ken ken­di­le­ri­ni onun ka­pı­sı­nın önün­de bu­lur­lar­dı. Cama tık! tık! vu­rur­sa ya ya­ra­maz­lık­la­rı­nı gör­müş­tür ya da gör­dü­rü­lecek bir işi var­dır.

Yine bir okul dö­nü­şüy­dü. Ba­har­dı. Cama tık! tık! vurdu. Pen­ce­re­yi hafif ara­la­yıp:

“Bin­gül kızım şeb­boy­lar açtı. Çan­ta­nı eve koy da gel; se­nin­le top­la­ya­lım, hem an­ne­ne hem öteki kom­şu­la­ra gö­tü­rü­ver,” dedi.

Se­vin­di, ma­hal­le ço­cuk­la­rı ara­sın­da ona ta­nı­nan bir ay­rı­ca­lık­tı bu. İçe­ri­si nasıl diye hep merak et­ti­ği bah­çe­yi gö­re­bi­lecek olmak da ay­rı­ca he­ye­can ve­ri­ciy­di. Eve gidip an­ne­sin­den izin aldı. Bir koşu geri gel­di­ğin­de teyze pen­ce­re­dey­di.

“Yan­da­ki avlu ka­pı­sı­nın tır­ka­ra­zı açık, ipini çek, gir içeri. Ön­de­ki bah­çe­ye dolaş.”

Tahta ka­pı­nın ipini aşa­ğı­ya doğru çekti. Şı­kırt! se­si­ni du­yun­ca itip içeri girdi. O, içe­ri­den bah­çe­ye çık­mış da “Ka­pı­yı ört­me­yi unut­ma. Kedi, köpek girer. Arsız uğur­suz da çok…” diye ses­le­nip­du­rur­du. Hiç unu­tur muydu! Ka­pat­tı ka­pı­yı. Evin sağ ya­nı­na düşen dar, kay­rak taş­lar­la kaplı yol­dan ge­çe­rek bah­çe­ye do­lan­dı. Elin­de bahçe ma­ka­sı, önün­de ön­lü­ğü, şeb­boy­la­rın bu­lun­du­ğu yanı işa­ret edip “gel” yaptı yaşlı teyze. Yük­sek du­var­lar­la çev­ri­li bah­çe­de yok, yoktu. Evin hemen önün­de dut ağa­cıy­la nar. Sol yan­da­ki du­va­rın or­ta­sı­na doğru ayva, az öte­sin­de dallı bu­dak­lı kiraz. O, ev­le­rin­den ba­kın­ca gö­rü­nen. Geri kalan iki kıyı kavak ağaç­la­rıy­la çev­ri­li. Bölüm bölüm ay­rıl­mış çi­çek­lik­ler, çev­re­le­ri yu­var­lak taş­lar­la sı­nır­lan­mış. Bir tek ot, çöp yok yerde. Bir kö­şe­ye may­da­noz, de­re­otu ekil­miş, çık­mış­lar; üst­le­ri­ne tahta çer­çe­ve­li tel kafes ör­tül­müş. Kom­şu­la­rın ta­vuk­la­rı du­var­dan uçar gelir de eşe­ler diye. Dört beş karık do­ma­tes, biber, pat­lı­can di­kil­miş. Her şey yerli ye­rin­de.

Ne­ci­be Hanım tey­ze­si yere çö­me­lip şeb­boy­la­rı kes­me­ye baş­la­dı. Ön­lü­ğü­nü ters çe­vi­rip uç­la­rı­nı be­li­ne tut­tur­muş­tu. Kes­ti­ği­ni ön­lü­ğün ucunu çekip içine ko­yu­yor, ucu yine be­li­ne tut­tu­ru­yor­du. Bir duvar bo­yun­ca yerde şeb­boy­lar ye­tiş­miş. Renk renk, sıra sıra iki­şer­li… Sa­rı­la­rı­nın or­ta­sın­da bordo be­nek­ler var, çipil çipil…Ef­lâ­tun olan­la­rı tek tek yap­rak­lı, bir de kat­mer­li mor­lar var ki en gü­zel­le­ri. Yap­rak­la­rı da de­ği­şik, boz yeşil, yu­mu­şa­cık tüylü gibi, uzun uzun. Ko­pa­rır­ken çıt! eden ses­le­ri, ma­kas­la ke­sil­dik­le­ri için du­yu­la­mı­yor. Ye­te­rin­ce top­la­dık­tan sonra ön­lü­ğün­de­ki­le­ri evin camlı ka­pı­sı­nın önün­de­ki ma­sa­nın üs­tü­ne bo­şalt­tı. İki san­dal­ye çekip otur­du­lar. En çok da sarı şeb­boy­lar­dan vardı. Ce­bin­den çı­kar­dı­ğı ma­ka­ra­yı önüne koydu. Al­tı­şar ye­di­şer dal ayı­rı­yor, öbek öbek top­lu­yor­du. Sonra bun­la­rı ma­ka­ra­dan ko­par­dı­ğı ince ip­lik­ler­le bağ­la­dı. Küçük de­met­ler yaptı. Kiraz ağa­cın­da­ki bu­da­ğa asılı minik se­pe­ti ge­tir­me­si­ni is­te­di. Aldı, içine de­met­le­ri yer­leş­ti­rir­ken:

“İyi dinle kızım, bu Şe­ker­le­rin, bu Ak­ça­la­rın, bu Efe­le­rin, bu Ya­tır­mış­la­rın, bu Gök­çe­li Os­man­la­rın, bu Ha­cı­kıs­met­le­rin, bu El­kal­dır­maz­la­rın, bu To­par­lak­la­rın…dur! dur! on­la­ra verme. Kıy­met bil­mez­ler, ney­miş bu deyip ke­na­ra atı­ve­rir­ler. Sen say­dık­la­rı­ma ver. Bo­ya­cı tey­ze­nin se­lâ­mı var, de…Şeb­boy­la­rı açmış, de. To­hu­mun­dan is­ter­ler­se, yaz so­nun­da gel­sin­ler ve­re­yim. Hoş şim­di­ye kadar an­nen­den baş­ka­sı he­ves­len­me­di ya…Olsun, sen gene de sor,” dedi.

Elin­de küçük sepet, için­de şeb­boy­lar kapı kapı do­laş­tı. Bo­ya­cı tey­ze­nin se­lâ­mı var deyip de­met­le­ri uzat­tı. Ki­mi­si “Aaa…! Şeb­boy­la­rı açmış mı gene. Sağ olsun, sen de se­lâ­mı­mı söyle,” ki­mi­si “Şun­la­ra bakın, hiç de üşen­mez bu kadın, böyle top­la­yıp bağ­la­ma­ya,” ki­mi­si de “Ah! Ah! pek gü­zel­miş. Ne yap­sın za­val­lı ka­dın­cık. Bun­lar­la oya­la­nı­yor işte,” deyip iç ge­çi­ri­yor­du.

Dö­nüş­te se­pe­te çi­çek­le­rin ye­ri­ne se­lam­la­rı, te­şek­kür­le­ri dol­dur­du. Yine avlu ka­pı­sın­dan girip örttü. O, Bin­gül­le­rin evine gi­decek de­me­ti sar­mak­la uğ­ra­şı­yor­du. Bir so­luk­ta se­lam­la­rı, te­şek­kür­le­ri ak­tar­dı. Yüzü ay­dın­lan­dı Ne­ci­be Hanım’ın.

“Bir şey değil, ne ola­cak…Bu da benim mut­lu­lu­ğum,” dedi.

On­la­rın­ki ay­rı­ca­lık­lıy­dı. Or­ta­da sa­rı­lar, kat­mer­li­ler, ef­lâ­tun­lar epey çoktu. Tahta ma­ka­ra­dan ko­par­dı­ğı iki katlı ipi do­la­yıp do­la­yıp bağ­la­dı. Bağ­lar­ken de “Sü­mer­bank ma­ka­ra­sı bun­lar Sü­mer­bank ipi sağ­lam­dır, sıkı sarar,” diye ek­le­di. Hemen alıp fır­la­mak is­te­di Bin­gül. Eliy­le “dur!” yapıp ter­lik­le­ri­ni şı­pır­ta­da şı­pır­da­ta içe­ri­ye girdi. Bir ta­bak­la geri döndü. Ta­ba­ğın içi kır­mı­zı­lı ye­şil­li, tar­çın­lı na­ne­li, fın­dık­lı şe­ker­ler­le do­luy­du.

“Aç ba­ka­lım cep­le­ri­ni… yok yok en iyisi şu kâ­ğıt­la­ra ko­ya­lım, el­bi­se­nin cep­le­ri sak sak ola­cak.”

Te­şek­kür eder­ken en çok fın­dık­lı şe­ker­le­re se­vin­miş­ti. Top gibi yus­yu­var­lak, üzeri pü­tür­lü, beyaz. Üs­tü­nün şe­ke­ri eri­yip de sıra fın­dı­ğa gel­di­ğin­de kı­tırt! bir ses, mis gibi bir koku ağız­da, ta­dı­na do­ya­maz­dı.

“Kiraz za­ma­nı gel­di­ğin­de yine sen da­ğı­tı­ver ko­nu­kom­şu­ya. Geçen yıl şu aşa­ğı­da­ki Aysel’i ça­ğır­dıy­dım, ebeş ebeş ko­nuş­ma­la­rı hiç ho­şu­ma git­me­di. Ben top­la­tı­rım bi­ri­ni bulup. Kim­se­siz­lik zor be yav­rum. Sağ ol ayak­la­rın dert gör­me­sin.” O, söz­le­ri­ni sı­ra­lar­ken Bin­gül so­ka­ğa çık­mış­tı bile. Ar­ka­sın­dan ka­pı­nın ka­pan­dı­ğı­nı tır­ka­ra­zı­nın şak! şa­kırt! ses­le­rin­den an­la­dı.

Eve uçar­ca­sı­na gitti. Çi­çek­le­ri, şe­ker­le­ri gös­ter­di an­ne­si­ne. Se­vin­di an­ne­si. Kok­la­dı kok­la­dı…İç ge­çir­di.

“Bo­ya­cı teyze, neden yal­nız anne, hiç kim­se­si yok mu?”“Olmaz olur mu kızım, ko­ca­sı Bo­ya­cı Salim am­cay­dı. Büyük bo­ya­ha­ne­le­ri vardı. Onun üs­tü­ne halı ipi, yünü bo­ya­yan yoktu. Bir kızı bir oğlu…Oğlan kü­çük­tü, üç dört yaş­la­rın­da. Bir­gün ba­ba­sı bo­ya­ha­ne­ye gö­tür­müş oğ­la­nı. Orada nasıl oldu bi­lin­mez kay­nar boya ka­za­nı­nın içine düş­müş yav­ru­cuk. İşçi­ler hemen görüp çı­kar­mış­lar ama bo­şu­na. Ya­şa­ma­dı. Ar­dın­dan Salim amca bu acıya da­ya­na­ma­dı göçtü gitti. Kı­zıy­la bir ba­şı­na kaldı za­val­lı­cık. İki yıl insan içine çık­ma­dı. Da­ya­nık­lı, örnek ka­dın­dır o. Acı­la­rı­nı yü­re­ği­ne gömdü. Kızı bü­yü­dü, ev­len­di. Şimdi Sam­sun’da. Arar an­ne­si­ni, gö­tür­mek ister ya­nı­na. Bo­ya­cı teyze bah­çe­sin­den, çi­çek­le­rin­den ay­rı­la­maz. Rah­met­li Salim amca şeb­boy­la­rı çok se­ver­miş. On­dan­dır böyle emek emek ye­tiş­ti­rip da­ğı­tı­şı.”

Ce­bin­de­ki kâ­ğı­da sa­rı­lı şe­ker­le­ri yer­ken “Kiraz za­ma­nı­na daha var,”diye dü­şün­dü. Çocuk yü­re­ğiy­le bu gi­zem­li ih­ti­ya­rı daha bir sevdi.

Çi­çek­çi­nin “Gel abla gel, otur şöyle, sen bir tuhaf oldun sanki,” se­siy­le ken­di­ne geldi. Ha­zır­la­dı­ğı demet elin­de aval aval ba­kı­yor­du yü­zü­ne. To­par­lan­dı, gü­lüm­se­di Bin­gül. Uzat­tı elini, de­me­ti aldı ya­vaş­ça; oh! renk renk, mis gibi kom­şu­luk, dost­luk ko­ku­yor­du…

“Me­ne­men’e git­ti­ğin­de ni­ne­ne selam söyle de­li­kan­lı,” dedi. “Geç­mi­şim kokan şeb­boy­la­rı öyle bir ye­ri­ni buldu ki bugün. Önce gön­lü­mü dol­dur­du­lar, sonra şimdi gö­tü­re­ce­ğim evi dol­du­ra­cak­lar. O eve dün kim gel­miş bi­li­yor musun ta! Sam­sun’dan? Bo­ya­cı tey­ze­min kızı, dok­sa­nın­da.”

Çi­çek­çi­yi şaş­kın, an­la­maz ba­kış­la­rıy­la orada bı­ra­kıp yü­rü­dü gitti Bah­ri­ye Üçok Bul­va­rı­na ….

      

Yorum yaz

Şeb­boy­la­rı Gö­rün­ce… / Dü­ri­ye Ay­yıl­dız (23 Yorum)

  1. Sevgili Düriye Hanım. ne kadar duygulu bir öyküydü. Çocukluğumuzda belleğimize yer eden küçük anlar bir anda büyüyerek nasıl da çıkıyor karşımıza. Bir deniz kıyısında, kalabalık bir sokakta, ya da ummadığınız bir yerde. “Çocukluğumuzdur gerçek olan. Diğerleri hatıra.” diyenler ne kadar doğrusöylemiş. Öykünün tadı damağımda kaldı. Çocukluğumun bahçelerine götürdü beni. Kaleminize sağşık

    • Teşekkürler Sevin Hanım…Renkler, sesler, kokular…her zaman çağrıştıracakları, götürecekleri bir yerler var. Bu yerlerin başına da çocukluk geçiyor hemen…

  2. Bacım bu kadar mı anlatılır, aktarılır o günleri yaşıyormuşun gibi içselleştirmişsin. Yüreğine sağlık, kalemine ve duygularına nazar değmesin. Devam kardeşim. Harikasın. Sevgiyle hep…

  3. Okurken kendimi öykünün içinde ve mis kokulu sebboyların arasında buldum.Ellerin dert görmesin.🙏

  4. Sevgili düruye hn.harika bir öykü çok güzel şebboy kokularını âdeta duyarak okudum kaleminize sağlık

  5. Yüreğine sağlık dostlukları yaşanmışlıkları çok güzel anlatmışsınız Düriye hanım sevgiler

  6. Sevgili Düriye arkadaşım, beni öylesine etkiledi ki öykün, anlatamam. Ne güzel duygulardı onlar. Siz de çok güzel anlattınız. Aynı dönemin çocukları olunca yazılanlar daha bir oturuyor yerine. Duygulandım çok. Yüreğinizden öpüyorum.

    • Sağ ol arkadaşım, teşekkürler…Duygu ortaklığımız var…

  7. Düşündüren hissettiren ve duygulandiran çok güzel bir yazı dizisi.zevkle okudum.Yureginize sağlık.okurken kendimi hikayenin içinde ve çiçeklerim arasında hissettim.teşekkürler Kardeşim.Ellerin dert görmesin.

  8. Bir okudum, bir daha okudum.Şebboyların bizim de gönlümüzü doldurdular.Kokuları buralara kadar geldiSağol arkadaşım

  9. Öykünüzü bir solukta okuyuverdim.O kadar akıcı,yaşamımıza o kadar yakın ki bu başka bir tat.Sizi gönülden kutluyorum Düriye Ayyıldız kardeşim.Yola devam.Demirci İlköğretmen Okulu Mezunu olmanız bizlere ayrı bir keyif veriyor.Sevgiler,selamlar.

  10. Nesibe teyze ile Sadik amcaya rahmet Nimet a lama Selam.Baskasin@ Birsey yok…,!

  11. Yüreğinize kaleminize sağlık.Tire’nin Güme Dağına yaslanmış kayrak taşlı avlulu evlerinden birine yolculuk yaptım sayenizde,öyküyü okur okumaz.Ortancalar,karanfiller,cenanlar ve diğerleri,renkleriyle kokularıyla hayalimde resmi geçit yaptılar.Kaleminiz daim olsun.

%d blogcu bunu beğendi: