Savma Ta­va­sı – İrfan Mutluer

Savma Ta­va­sı – İrfan Mutluer

Ara­lık ka­pı­dan ba­şı­nı uza­tan Ali içe­ri­ye ses­len­di:

“Hacer teyze, annem savma ta­va­sı is­ti­yor.”

“İçe­ri­ye gel oğlum.” di­ye­rek Ali’yi içe­ri­ye aldı Hacer hanım. “Şimdi bu­la­şık­la­rı yı­kı­yo­rum, biraz bekle. Annen nasıl, iyi mi?”

“İyi Hacer teyze, bize de mi­sa­fir­ler ge­lecek. Annem bir şey­ler ya­pa­cak­mış. Hadi Hacer tey­ze­ne git de, eğer boşsa savma ta­va­sı­nı is­te­yi­ver.” dedi.

“Boş, boş. Şu işimi bi­ti­re­yim de hemen ve­re­yim. Sen bi­raz­cık otu­ru­ver içer­de, ben işimi bi­ti­re­yim hemen ge­ti­ri­rim.”

“Tamam Hacer teyze, ben biraz di­van­da otu­ru­yo­rum.”

“Afe­rin oğlum, otur sen. Ben de sana meyve suyu ile ku­ra­bi­ye ge­ti­re­yim.”

Hacer hanım ko­ca­man bir bar­dak meyve suyu ve ku­ra­bi­ye ge­ti­rip Ali’nin önün­de­ki seh­pa­ya bı­rak­tı. “İster­sen te­le­viz­yo­nu da aça­yım.” dedi. “Belki çizgi film falan var­dır.”

Te­le­viz­yon­da bir­kaç kanal iler­le­miş­ti ki, kar­şı­sı­na çizgi film çıktı. Ku­man­da­yı elin­den bı­rak­tı.

“Hadi sen şimdi güzel güzel meyve su­yu­nu iç, ku­ra­bi­ye­le­ri­ni ye. Ben de mut­fa­ğa gi­de­yim.”

Hacer hanım mut­fak­ta ikin­ci ta­ba­ğı henüz eline yeni al­mış­tı ki Ali’yi ya­nın­da buldu.

“Ne oldu oğlum, meyve su­yu­nu be­ğen­me­din mi?” dedi.

“Yok Hacer teyze.” dedi Ali. “Tu­va­le­tim geldi.”

Elini du­ru­la­yan Hacer hanım, kağıt hav­luy­la sil­dik­ten sonra Ali’nin elini tu­ta­rak onu la­va­bo­ya gö­tür­dü. Ali’nin pan­to­lon düğ­me­le­ri­ni çöz­me­si­ne yar­dım etti. Bu kadar yeter mi, diye sordu Ali’ye.

Ali, biraz da uta­na­rak, ba­şı­nı sal­la­dı. Sonra tu­va­le­te girdi.

“İşini bi­ti­rin­ce si­fo­nu çek­me­yi unut­ma.” dedi Hacer hanım. “El­le­ri­ni de sa­bun­la gü­zel­ce yıka, ben mut­fak­ta­yım.”

Ali utana sı­kı­la Hacer tey­ze­si­nin pan­to­lon düğ­me­le­ri­ni ilik­le­me­si­ni iz­le­di. Sonra yine te­le­viz­yo­nun kar­şı­sın­da ye­ri­ni aldı. Meyve suyu içti, ku­ra­bi­ye­ler­den yedi. Arada sı­ra­da Hacer tey­ze­si­nin so­ru­la­rı­nı ya­nıt­la­dı.

Ya­şı­nı sordu Hacer tey­ze­si.

“Altı ya­şın­da­yım.” dedi.

En çok sev­di­ği çizgi film Pembe Pan­ter’di.

En çok sev­di­ği meyve kiraz.

An­ne­si­ni de, ba­ba­sı­nı da iki­si­ni de çok se­vi­yor­du.

Önü­müz­de­ki yıl okula baş­la­ya­cak­tı.

Oku­ma­yı öğ­re­nin­ce bütün ki­tap­la­rı oku­ya­cak­tı.

Öğ­ret­me­ni­ni, an­ne­si­ni ve ba­ba­sı­nı hiç üz­me­ye­cek­ti. Çok ders ça­lı­şa­cak­tı. Ders­le­ri­nin hepsi pe­ki­yi ola­cak­tı. Bunu ne­re­den mi bi­li­yor­du, tabi ki ab­la­sın­dan öğ­ren­miş­ti. Ab­la­sı da ona her şeyi öğ­re­ti­yor­du.

Ali’den biraz bü­yük­tü ama onu çok se­vi­yor­du.

Hem Ali’yi ab­la­sı is­te­miş­ti.

“Size bir şey olur­sa ben ne ya­pa­rım yal­nız ba­şı­ma, bir kar­deş is­ti­yo­rum.” de­miş­ti.

Hacer tey­ze­si­nin “Bir bar­dak daha meyve suyu ister misin?” so­ru­su­nu yine ba­şı­nı sal­la­ya­rak ya­nıt­la­mış­tı.

Bir elin­de beş par­mak vardı.

İki elin­de on par­mak.

Par­mak­la­rı­nı saydı, bir iki, üç…

“Ayak par­mak­la­rı­mı da sa­yar­sam yirmi tane par­ma­ğım olur.” dedi. “Yirmi sa­yı­sı­nın nasıl ya­zıl­dı­ğı­nı bil­mi­yo­rum ama onu da okul­da öğ­re­ne­ce­ğim.” dedi.

Kaç tane çizgi film iz­le­di­ği­ni say­ma­dı. Hepsi bir­bi­rin­den gü­zel­di.

“Hadi ba­ka­lım, şimdi savma ta­va­sı­nı bu­la­lım.” di­ye­rek ya­nı­na geldi Hacer tey­ze­si. Seh­pa­da­ki bar­da­ğı ve ku­ra­bi­ye ta­ba­ğı­nı aldı, mut­fa­ğa gö­tür­dü, yı­ka­dı. Ya­nın­da ge­tir­di­ği ıslak men­dil­le Ali’nin el­le­ri­ni, du­dak­la­rı­nı sildi, pe­çe­tey­le ku­ru­la­dı. Ali’nin el­le­ri­ni ve ağ­zı­nı, ya­nak­la­rı­nı gü­zel­ce kont­rol etti, kı­rın­tı yoktu.

“Sen, savma ta­va­sı­nı ta­şı­ya­bi­lir misin, büyük gel­me­sin?” dedi.

“Bü­yü­düm artık ben Hacer teyze.” dedi Ali. “Hem gö­tü­re­me­yecek olsam annem gön­de­rir mi beni?”

Ali’nin saç­la­rı­nı ok­şa­dı Hacer tey­ze­si. Bir­lik­te mut­fa­ğa git­ti­ler. Hacer tey­ze­si do­lap­lar­dan bi­ri­ni açtı ama savma ta­va­sı orada yoktu. Bir başka do­la­ba daha baktı. Orada da yoktu. “Allah Allah!” diye söy­len­di kendi ken­di­ne, “Ne­re­ye koy­dum ta­va­yı?”

“Ah, tabi ya! Nasıl da unut­tum. Savma ta­va­sı­nı Ner­gis tey­ze­ne ver­miş­tim. İster­sen ona bir uğ­ra­yı­ver Ali­cim.” dedi Hacer tey­ze­si. “Savma ta­va­sı­nı alalı bir­kaç gün oldu, işi bit­miş­tir.”

Ner­gis tey­ze­si­nin evi de ya­kın­dı, Hacer tey­ze­le­rin evi­nin ya­nın­day­dı.

Ner­gis tey­ze­si­nin oğlu Ege­men ağa­be­yi­ni de çok se­ver­di Ali. Zaman zaman onun­la bil­gi­sa­yar­da oyun oy­nar­dı.

Ka­pı­yı Ege­men abisi açtı. Buna çok se­vin­di Ali.

“Ege­men ağa­bey, annem savma ta­va­sı is­ti­yor. Tava siz­dey­miş, Hacer teyze size gön­der­di.” dedi.

Ege­men ağa­be­yi an­ne­si­ne sordu, ka­pı­ya gelen Ner­gis hanım, “İçeri gel Ali.” dedi. “Şimdi ütü ya­pı­yo­rum. Sen Ege­men ağa­be­yin­le biraz oyna, ben ütüyü bi­ti­rin­ce ta­va­yı ve­re­yim.”

Ali, Ege­men ağa­be­yi ile bir­lik­te içe­ri­ye girdi. Ege­men ağa­be­yi­nin oda­sı­na git­ti­ler. Odada bil­gi­sa­yar açık­tı.

“Oyun oynar mısın?” dedi Ege­men ağa­be­yi.

Ali’nin göz­le­ri par­la­dı. “Oy­na­rım!” dedi.

“Hadi o zaman, baş­la­ya­lım.” dedi Ege­men ağa­be­yi. Bir oyun açtı. Oyun­da bir de­re­de yedi tane taş, taş­la­rın üze­rin­de de altı tane kur­ba­ğa vardı. Kur­ba­ğa­la­rın üçü yeşil, üçü de kah­ve­ren­giy­di. Üçü bir ta­raf­ta, diğer üçü karşı ta­raf­ta, her biri bir taşın üze­rin­dey­di.

“Bak şimdi.” dedi Ege­men ağa­be­yi. “Kur­ba­ğa­la­rın üze­ri­ne fa­rey­le (mouse) tık­la­dı­ğın­da kur­ba­ğa­lar diğer taşa zıp­lar. Eğer gi­de­ce­ği taş varsa, kur­ba­ğa­nın ar­ka­sın­da­ki taş boşsa, sa­de­ce bir kur­ba­ğa­nın üze­rin­den at­la­ya­bi­lir. Yeşil kur­ba­ğa­la­rı kah­ve­ren­gi kur­ba­ğa­la­rın ol­du­ğu ta­ra­fa, kah­ve­ren­gi kur­ba­ğa­la­rı da yeşil kur­ba­ğa­la­rın ol­du­ğu ta­ra­fa ge­çi­re­cek­sin. Hazır mısın?”

İlk de­ne­me­de sa­de­ce iki kur­ba­ğa zıp­la­ta­bil­di Ali, ikin­ci­de üç, üçün­cü­de yine iki. Kur­ba­ğa­lar arka ar­ka­ya ge­li­yor ve bir türlü kar­şı­ya ge­çe­mi­yor­lar­dı.

“Zor­muş, dedi, ama ba­şa­ra­ca­ğım!”

Her ye­nil­gi­de tek­rar başa dö­nü­yor­du. Bazen oyuna baş­la­ma­dan bir süre dü­şü­nü­yor, sonra tek­rar tık­la­ma­ya baş­lı­yor­du. Her tık­la­yış­ta kur­ba­ğa­lar zıp­la­yıp du­ru­yor­du. Sonra yine yeni baş­tan…

Bir­den “Ba­şar­dım!” diye ba­ğır­dı Ali. Ger­çek­ten de ba­şar­mış­tı, yeşil kur­ba­ğa­lar ile kah­ve­ren­gi kur­ba­ğa­lar yer de­ğiş­tir­miş­ti.

Ali de, Ege­men ağa­be­yi de buna çok se­vin­di. Aynı oyunu bir­kaç kez daha oy­na­dı Ali. Artık kur­ba­ğa­lar ra­hat­lık­la yer de­ğiş­ti­ri­yor­du.

Ege­men, Ali’ye baktı, “Oyunu de­ğiş­ti­re­lim mi?” diye sordu. Ali ken­din­den emin bir şe­kil­de ba­şı­nı sal­la­dı. Ne oy­na­mak is­ter­sin so­ru­su­na “Zeek!” diye yanıt verdi.

Kısa bir süre sonra minik adam çi­çek­le­re yem ol­ma­dan la­bi­rent­te do­laş­ma­ya baş­la­dı. Ku­tu­la­rı iti­yor, anah­tar­la­rı alı­yor, ka­pı­la­rı açı­yor, ha­zi­ne­den ha­zi­ne­ye ula­şı­yor­lar­dı.

Ali daha oy­na­ya­cak­tı, Ner­gis tey­ze­si­ni oda­nın ka­pı­sın­da gö­rün­ce üzül­dü biraz. Ütü bit­miş, gitme za­ma­nı gel­miş­ti. Fakat Ner­gis tey­ze­si­nin el­le­ri boştu, savma ta­va­sı yoktu.

“Savma ta­va­sı­nı dün an­ne­ne ver­miş­tim, unut­mu­şum.” dedi Ner­gis tey­ze­si. “Annen de unut­muş. Seni de boşu bo­şu­na bek­let­miş oldum.”

“Olur mu hiç.” dedi Ali. “Bek­ler­ken Ege­men ağa­be­yim­le oyun oy­na­dık, hiç sı­kıl­ma­dım.”

Ev­le­ri­ne gel­di­ğin­de, “Anne, savma ta­va­sı biz­dey­miş, sen unut­muş­sun.” dedi Ali.

Mut­fak­tan mis gibi ko­ku­lar ge­li­yor­du.

Tavsiye

Körlük / Şadan Gökovalı