Sar­mal | Varol Kara

Ya­ta­ğın için­de uzun bir süre hu­zur­suz­ca dönüp durdu. Ol­ma­dı, uyu­ya­ma­dı. Kalk­tı, da­ra­cık oda­nın loş­lu­ğu için­de do­laş­tı bir süre. Pen­ce­re­den dı­şa­rı baktı; şehir uy­ku­day­dı. İçin­den, ‘Var mı acaba benim du­ru­mun­da olan?’ diye ge­çir­di. Uy­ku­suz ge­ce­le­re alış­kın­dı. Az ya­şa­ma­mış­tı ben­zer nice ge­ce­le­ri; hem de derin acı­lar için­de. Şim­di­ki uy­ku­suz­lu­ğu acı­dan de­ğil­di gerçi. Neydi, onu da tam an­lam­lan­dı­ra­mı­yor­du ya…

Dör­dün­cü yı­lıy­dı ev­li­lik­le­ri­nin; ko­ca­sı­nı iş ka­za­sın­da kay­bet­ti­ğin­de. İşte o zaman dağ­lan­mış­tı Gül­süm’ün yü­re­ği. Kor ateş için­de kav­rul­muş­tu adeta. Ar­ka­dan sin­si­ce yak­la­şan bir el, sanki ze­hir­li han­çe­ri­ni sır­tı­na sap­la­mış­tı. Gün­ler­ce, haf­ta­lar­ca acı­lar için­de kıv­ran­dı. Küçük ço­cu­ğuy­la ka­la­kal­mış­tı; ça­re­siz, güç­süz, da­ya­nak­sız. Aile­si ile de arası iyi de­ğil­di. O gün­den sonra üzün­tü­le­rin yal­nız­lık­la bir­leş­ti­ği ge­ce­ler, uyku için de­ğil­di onun için; kat­mer­li keder an­la­rıy­dı. Hüzün mes­ken tut­muş­tu yü­zü­nü; gü­le­mi­yor­du. Kara bu­lut­lar gü­ne­şin önün­dey­di hep. Bu ışık­sız gün­ler hep ka­ra­rıp kal­ma­lı mıydı? Hayır. Bu ka­ran­lı­ğın hü­küm­ran­lı­ğı­na gö­mül­müş dün­ya­sın­dan çık­ma­sı için bir se­be­bi ol­du­ğu­nu dü­şün­dü; o da oğ­luy­du… Bu sa­rıl­dı­ğı ge­lecek umudu, ya­ra­la­rı­nı iyi­leş­ti­rir, önünü ışı­ta­bi­lir­di. Düş­tü­ğü kör ku­yu­nun di­bi­ne sar­kı­tı­lan ip gibi, tu­tu­nup çı­ka­bi­lir­di. Aktı zaman, geçti yıl­lar; derin izler bı­ra­ka­rak… Aynı kalan ne var ki ha­yat­ta? Zaman el atın­ca, de­ğiş­ti­ri­yor her şeyi. Gül­süm’ün de için­de yanan acı­nın mum­la­rı, her geçen gün birer birer sön­müş­tü. Diğer yan­dan hayat: “Böyle sür­dü­re­mez­sin ya­şa­mı.”, ha­tır­lat­ma­sı­nı ya­pı­yor­du, her fır­sat­ta. Ken­di­si de, “Tu­tun­ma­lı­yım ha­ya­ta, di­ren­me­li­yim.” sö­zü­nü ver­miş­ti ken­di­ne zaten. Di­ren­di de…Tu­tun­du. Artık hayat nehri nor­mal sey­rin­de akı­yor­du kendi mec­ra­sın­da. Ne var ki yaşam hep nor­ma­li ya­şat­mı­yor işte. O nehir sakin, gü­zel­lik­ler su­na­rak ak­ma­nın ya­nın­da, kâh ya­ta­ğın­dan ta­şı­yor, kâh önüne set­ler çe­ki­li­yor, kâh bö­lü­nüp kol­la­ra da ay­rı­lı­yor kimi zaman… Bazen de bo­ran­lar eş­li­ğin­de sel­le­re ka­rı­şı­yor­du bu­la­na­rak… Sür­me­di fazla. İşte yine bir sar­sın­tı dal­ga­sı için­dey­di Gül­süm. Sil­ke­le­ni­yor­du ye­ni­den. Bu da başka bir adı kon­ma­mış afet gibi bir şeydi. Ama olsun, is­te­ni­yor­du bu. Durdu, ili­şe­rek otur­du ya­ta­ğın ke­na­rı­na. Mışıl mışıl uyu­yan oğ­lu­na baktı. Ko­ca­sıy­la be­ra­ber gu­rur­la­na­rak, mut­lu­luk için­de uyu­ma­sı­nı iz­le­di­ği an­la­rı anım­sa­dı. İçi bur­kul­du… Ya­şa­dı­ğı kı­sa­cık ev­li­lik yıl­la­rı­nın iz­le­riy­le do­luy­du oda­nın her yanı. Anı­lar asılı kal­mış­tı dört bir yanda. Gö­rü­cü usu­lüy­le, çok is­te­me­se de yap­tı­ğı ev­li­lik, zaman için­de yerli ye­ri­ne otur­muş­tu.

Du­var­da asılı ko­ca­sıy­la be­ra­ber çe­kil­miş fo­toğ­raf­la yüz yüze gel­me­me­ye ça­lı­şı­yor­du. Kendi ken­di­ni ayıp­lı­yor, öyle ol­ma­sa da suç­luy­muş, iha­net etmiş gibi his­se­di­yor­du bazen. Ya­ta­ğı­na uzan­dı ye­ni­den. Gö­zü­nü dik­ti­ği ta­van­da ha­ya­li re­sim­ler, gö­rün­tü­ler iz­li­yor­du. ‘Neler ya­pı­yo­rum ben?’, diye so­ru­yor­du için­den. Ne ya­şı­yor­du ve neler ya­şa­ya­cak­tı bu gün­den sonra ger­çek­ten? Kor­kuy­la ka­rı­şık bir kaygı mıydı yal­nız­ca his­set­ti­ği? Hayır… He­ye­can vardı, coşku vardı, umut vardı, mut­lu­luk vardı…ne yoktu ki… Nasıl ol­ma­sın ki…

Sev­da­nın to­hu­mu to­mur­cuk­lan­mış, hatta boy ver­miş­ti yü­re­ğin­de bir kere. Sol­mak­ta olan çi­çe­ğe su ve­ril­miş gibi, be­de­ni­ne can gel­miş, ruhu ta­ze­len­miş­ti. Çorak top­ra­ğa dö­nüş­müş kal­bi­ne sular yü­rü­müş, bahar dal­la­rı gibi ye­şer­me­ye baş­la­mış­tı…Ka­pa­lı kal­mış, ru­tu­bet­li, ka­ran­lık bir ya­pı­yı an­dı­ran ru­hu­nun açı­lan ka­pı­sın­dan, pen­ce­re­sin­den bahar esin­ti­le­ri­nin ılık­lı­ğı­nın, ay­dın­lı­ğı­nın dol­du­ğu­nu his­se­di­yor­du… Yü­re­ğin­de­ki derin boş­luk do­lu­yor­du, çat­lak­la­rı­nı ka­pa­ta­rak. Yeni yetme, te­dir­gin bir yürek ve beden ta­şı­yor­du artık… Ne var ki… kendi aile­si, eşi­nin aile­si, abisi, kar­de­şi ak­lı­na gel­dik­çe, ağır bir kas­vet, ür­kün­tü, en­di­şe, kara bulut olup çö­kü­yor­du üze­ri­ne. İşinde de, evin­de de takip ve kont­rol al­tın­da ol­du­ğu­nu tah­min edi­yor­du zaten. Bunun bas­kı­sı ayrı bir yüktü.

Ak­lı­nın ucun­dan geç­me­yen du­rum­lar için­dey­di. Bunun ayır­dın­day­dı. İyi şey­ler bek­le­mi­yor­du ken­di­si­ni, bunun da far­kın­day­dı. Eti­ket­len­me­ler, ön­yar­gı­lar ve tö­re­le­rin acı­ma­sız­lı­ğı ya­nın­da de­di­ko­du çark­la­rı dön­me­ye baş­lar, o da bun­lar ara­sın­da ezi­le­bi­lir­di. Hatta daha faz­la­sı bile ola­bi­lir­di. Bunu da bi­li­yor­du. Ama ne çare…

Ka­fa­sın­da­ki dü­şün­ce­le­rin, gön­lün­de­ki duy­gu­la­rın, nasıl ya­nıt­la­ya­ca­ğı­nı bi­le­me­di­ği so­ru­la­rın ya­rat­tı­ğı ka­ram­sar­lık, iyim­ser­lik, ka­rar­sız­lık, umut, umut­suz­luk… Ve daha bir­çok bir­bi­riy­le ça­tı­şan duygu ve dü­şün­ce iç içe, bir sar­mal ol­muş­tu. Ru­hun­da­ki bu gel­git­ler, sar­ma­şık­lar gibi sar­mış­tı ben­li­ği­ni…

Bu sav­rul­ma­lar ve gir­dap için­de­ki ha­liy­le zar zor uy­ku­nun kol­la­rı­na tes­lim ol­muş­tu. Sabah, kısa süren bir uy­kuy­la uyan­ma­sı­na rağ­men ne uy­ku­suz­luk, ne de yor­gun­luk his­se­di­yor­du. Nasıl his­set­sin ki… Te­dir­gin­di. Ama sö­zün­de du­ra­cak, gi­de­cek­ti bu gö­rüş­me­ye. Duy­gu­la­rıy­dı ona bu ka­ra­rı al­dı­ran, bu gücü ver­di­ren.

Bazı iliş­ki­ler, bazı his­ler, bazı şart­lar in­sa­nı de­ğiş­ti­ri­yor, tes­lim alı­yor; ce­sa­ret­li, içten bir hay­kı­rış olu­yor ve ya­pa­mam de­dik­le­ri­ni de yap­tı­rı­yor­muş demek ki… Tam da bunu ya­şı­yor­du. Artık kimin ne di­ye­ce­ği umu­run­da de­ğil­di. Ken­di­ne; kendi içine, gön­lü­ne ba­kı­yor­du. Kendi dı­şın­da be­lir­le­nen ve çev­re­si­ne çi­zi­len sı­nır­la­rı zor­la­ma­ya, çiğ­ne­yip aş­ma­ya ka­rar­lıy­dı. Umut­la, ‘ko­nu­şur ikna ede­rim on­la­rı’, dü­şün­ce­si­ni ak­lın­dan ge­çi­ri­yor­du ken­din­ce. Telaş, he­ye­can, ger­gin­lik için­de ha­zır­lan­dı. Ço­cu­ğu­nu, ya­kın­da otu­ran en gü­ven­di­ği iş ar­ka­da­şı­na bı­ra­kıp, ran­de­vu ye­ri­ne doğru yola çıktı. Ürkek bir gü­ver­cin gibi sağa sola hızlı ve fark et­tir­me­den ba­ka­rak yü­rü­yor­du. Sanki so­ka­ğa ilk defa çık­mış­tı. Oysa mesai gün­le­ri ça­lış­tı­ğı teks­til atöl­ye­si­ne gi­der­ken ne ra­hat­tı. Şimdi için­de korku ve ce­sa­ret at başı gi­di­yor­du. Her­ke­sin ta­ki­bin­dey­miş, her şey her­kes ta­ra­fın­dan bi­li­ni­yor­muş hissi için­dey­di. Bir er­kek­le be­ra­ber gö­zük­me­me­liy­di. ‘İnşal­lah bir gören olmaz.’ diye de dua et­mek­ten vaz­geç­mi­yor­du.

Sanal dün­ya­da ta­nış­tı­ğı ki­şiy­le ilk defa yüz yüze gö­rü­şe­cek­ti. Uzun za­man­dır süren te­le­fon, sos­yal medya gö­rüş­me­le­ri, me­saj­laş­ma­lar… Yet­me­miş­ti. Çok et­ki­len­miş, sev­miş, en önem­li­si gü­ven­miş­ti. Dün­ya­sın­da­ki ek­si­ğin ta­mam­lan­dı­ğı­nı dü­şü­nü­yor­du. Gö­rüş­me­liy­di. Bu­luş­ma nok­ta­sı­na yak­laş­tı­ğın­da kor­kuy­la ka­rı­şık he­ye­ca­nı da­ya­nıl­maz­dı. Peş peşe gir­dik­le­ri, fazla da kim­se­nin bu­lun­ma­dı­ğı loş si­ne­ma sa­lo­nun­da, arka sı­ra­da­ki kol­tuk­lar­da yan yana otur­du­lar. Ada­mın, elini tut­ma­sıy­la baş­la­yan yan­gın, alev dal­ga­sı olup tüm be­de­ni­ni sar­mış­tı. Çev­re­si­nin ta­sa­rım­la­rıy­la bi­çim­len­miş ha­ya­tı ye­ni­den şe­kil­le­ni­yor, yı­kı­lı­yor­du ka­lıp­lar, par­ça­la­nı­yor­du zin­cir­ler. ‘Yolun de­va­mın­da, so­nun­da neler ya­şa­ya­ca­ğım? Bu gidiş hangi bi­lin­mez­le­re, ne­re­ye va­ra­cak­tı? Neler ya­şa­ta­cak­tı? Kim­ler ne söy­le­ye­cek­ti?’ Ka­fa­sın­da hep asılı duran ben­zer nice soru çen­gel­le­ri­ne yanıt ara­mak­tan vaz­geç­ti…

He­ye­can için­de, fı­sıl­tı­lar­la ara ara ko­nuş­ma­la­rı­nın so­nun­da, iz­le­ye­me­dik­le­ri fil­min bit­me­si­ni bek­le­me­den çık­tı­lar si­ne­ma­dan. Yol ke­na­rın­da bek­le­yen bir tak­si­ye yö­nel­di­ler. Adam önde ken­di­si ar­ka­da tam bi­ne­cek­le­ri sı­ra­da “Ablaa!” se­siy­le sar­sıl­dı, Gül­süm. Be­de­ni­ne kur­şun yemiş gibi oldu. Durdu…Fe­la­ke­tin ha­ber­ci­siy­di bu ses. Ter­le­di soğuk soğuk. Be­de­ni buz kesti. Çıp­lak be­de­ni­ne kam­çı­lar vu­ru­lu­yor­du sanki. Gök­yü­zü üs­tü­ne mi yı­kı­lı­yor­du, nedir? Yü­re­ği koptu ye­rin­den adeta. İğne­ler ba­tı­yor­du her ya­nın­dan, vü­cu­du uyu­şu­yor­du. Neyin pu­su­suy­du bu? Ge­ri­ye dön­me­siy­le, kar­de­şi­nin yu­va­la­rın­dan fır­la­mış göz­le­ri, öf­ke­den de­li­ye dön­müş yüz hali ve elin­de­ki bı­ça­ğıy­la yüz yüze geldi…

  • admin