Raziye / Yayla Boztaş

Raziye / Yayla Boztaş

Ra­zi­ye, her gün oku­lun ya­nın­da­ki çeş­me­den eve su ta­şır­dı. Ko­va­la­rı do­la­na kadar ya­şı­tı kız­la­rın oyun­la­rı­nı izler, zil çalıp onlar derse gi­rin­ce biraz mah­zun evin yo­lu­nu tu­tar­dı.

Zaman zaman okula neden gön­de­ril­me­di­ği­ni sorup oku­mak is­te­di­ği­ni söy­le­se de an­ne­si, o doğ­ma­dan ölen ba­ba­sı­nın yok­lu­ğu­nu ba­ha­ne edip se­fa­let­ten, yok­luk­tan dem vur­ma­ya baş­lar­dı. Öyle us­tay­dı ki ya­kın­ma­la­rın­da, küçük kız boy­nu­na sa­rı­lır, is­te­ğin­den vaz­ge­çer­di. Bü­yü­dük­çe köy iş­le­rin­de ka­zan­dı­ğı be­ce­riy­le an­ne­si­nin sağ kolu olmuş, okula gi­de­me­yi­şi­ni de ka­bul­len­miş­ti.

Ge­nel­de canlı, ne­şe­li, hatta deli dolu de­necek kadar ha­re­ket­li bir kızdı. İnek­le­ri önüne katıp ot­lak­tan gel­di­ği bir gün…

“Nuri’yle ev­le­ne­cek­sin,” dedi an­ne­si. “Olmaz,” dedi Ra­zi­ye. Ev­len­mek ak­lı­nın ucun­dan geç­me­miş­ti hiç. Hele öğ­ret­men çıkan teyze oğ­luy­la ev­len­mek… Bunca yıl kar­deş gibi ya­şa­dı­ğı Nuri… An­ne­si bunu nasıl dü­şü­ne­bi­li­yor­du? Üs­te­lik ken­di­si hiç okula git­me­miş­ti, okuma yazma bile bil­mi­yor­du. Okula gön­de­ril­me­yen bir kız oluşu ye­te­ri kadar in­ci­ti­ciy­di zaten. Bir öğ­ret­men­le ev­len­me­yi doğru bul­mu­yor­du. Utan­dı, içine an­la­ya­ma­dı­ğı, an­la­ta­ma­dı­ğı bir ateş düştü. Yüzü asıl­dı, so­murt­tu. Ka­pı­yı vurup çıktı. Ev­le­ri­nin ya­nın­da­ki fın­dık­lık­ta gö­rün­mez olun­ca­ya kadar koştu. Pe­şin­den giden an­ne­si bir ağa­cın al­tın­da ağ­lar­ken buldu kı­zı­nı. Dil­ler döktü, yet­me­di azar­la­dı, yine yok­sul­luk­la­rı­nı kul­lan­dı, sa­hip­siz­lik­le­rin­den dem vurdu. İkna edip eve ge­tir­di kı­zı­nı.

Tey­ze­si­nin ayıp­la­ma­la­rı, bal­lan­dı­ra bal­lan­dı­ra an­la­tı­lan bu ev­li­li­ğin ya­rar­la­rı, omu­zun vu­ru­lan fis­ke­ler, dur­ma­dan ba­şı­na ka­kı­lan ba­ba­sız­lı­ğı is­ya­nı­nı sus­tur­du. Bir ay süren baskı so­nun­da Nuri’nin ka­rı­sı ola­rak on beş ya­şın­da anne ve tey­ze­si­nin em­ri­ne girdi. İşte ne ol­duy­sa o zaman oldu. Ne­şe­si, coş­ku­su gitti. Göz­le­rin­de­ki ışık kül­len­di. Bu­lu­ta gir­miş yıl­dız gibi sö­nük­leş­ti, sesi ke­sil­di. Yü­rür­ken ba­şı­nı yer­den kal­dır­maz, kim­se­nin yü­zü­ne bak­maz oldu.

Her­kes bu ha­li­ne an­lam­lar yük­le­di. Onu öğ­ret­men de­li­kan­lı­ya ya­kış­tı­ra­ma­dı­lar. O bu ev­li­li­ği hiç is­te­me­di­ği halde, nasıl da be­ce­rip has oğ­la­nı tav­la­dı­ğı­nı söy­le­di­ler. “Şı­mar­dı iyi­ce­ne, ne oldum de­li­si oldu val­la­hi,” di­yen­ler bile oldu. Dil­le­re do­lan­dı ev­li­li­ği. Ku­la­ğı­na gelen ima­lar, şa­ka­lar, her cüm­le­nin ba­şı­na ge­ti­ri­len ama’lar yü­zün­den iyice içine ka­pan­dı. Aşa­ğı­la­dı ken­di­ni. Bu ev­li­li­ği uygun gören, onu zor­la­yan tey­ze­si bile zaman zaman yü­re­ği­ni üşü­ten dü­şün­ce­le­ri­ni çarp­tı yü­zü­ne, buz gibi soğuk, bıçak gibi kes­kin, ka­na­tan. “Oku­man yaz­man bile yok. Öğ­ret­men oğ­la­na var­dın. Nuri’me kız mı yoktu! İçi­mi­ze el gir­me­sin is­te­dik,” An­ne­si de “Ayıp kızım böyle yü­zü­nü in­dir­me. İki anan var. Ka­nı­mız bir, teyze anne ya­rı­sı­dır. Bana bir şey olsa seni bı­ra­ka­ca­ğım baban mı var? diye azar­la­dı kı­zı­nı.

Her­ke­sin di­lin­dey­di Ra­zi­ye. Sus­kun­lu­ğu git­tik­çe arttı. On­da­ki bu de­ği­şi­mi kim­se­ler an­la­mak is­te­me­di. Cüm­le­ler ko­ca­man bir cadı ka­za­nın­da kay­na­tıl­dı gün­ler­ce. Top­ra­ğa taştı, ağaç­la­rın kö­kü­ne, yap­rak­la­ra, çi­me­ne ka­rış­tı. Otlar ku­ru­du, yap­rak­la­rın ne­fe­si ke­sil­di, top­rak çat­la­dı. Rah­mi­ye hep sustu, otlar gibi sa­rar­dı, ku­ru­ma­ya durdu.

Ama zaman geç­tik­çe ilk baş­ta­ki içine çe­kil­miş hali si­lin­di. Ku­ru­du sa­nı­lan bir ağa­cın ya­nın­dan süren eşkin gibi can­lan­dı. Köy ye­rin­de ge­re­ken bütün iş­le­ri büyük bir is­tek­le yap­ma­ya baş­la­dı. Ko­ca­sı­nın onun koş­tur­ma­sı­nı gör­dü­ğü yok. Evden okula, okul­dan eve ses­siz bir adam. İnsan­lar ona da hemen bir kusur bul­du­lar. Dil­le­rin­den dü­şür­me­dik­le­ri, Rah­mi­ye’yi ya­kış­tı­ra­ma­dık­la­rı oku­muş, öğ­ret­men, has oğlan bir­den mis­kin, be­ce­rik­siz, süm­sük oldu. “Öyle ol­ma­sa oku­ma­mış kızı karı diye alır mıydı hiç, susuk ada­mın teki ne ola­cak?”

Ra­zi­ye’nin hır­sın­dan, ça­lış­kan­lı­ğın­dan en çok ya­rar­la­nan, iş­le­ri aza­lan iki kız kar­deş, anne ve tey­zey­di. Ver­dik­le­ri ka­ra­rın doğ­ru­lu­ğu­na se­vi­nip akıl­la­rı­nı be­ğe­nir ol­du­lar.
Bir yılın so­nun­da Ra­zi­ye’nin bir oğlu oldu. Ken­di­si gibi ak tenli, sarı saçlı, yeşil gözlü… An­ne­si işte güçte, inek pe­şin­de, tar­la­da; ba­ba­sı okul­da. Bü­yü­kan­ne­le­ri­nin elin­de bü­yü­me­ye baş­la­dı. Be­ce­rip an­ne­si­nin ete­ği­ne ya­pı­şa­bil­di­ğin­de fın­dık­lık­ta, tar­la­da onun peşi sıra ezik, ses­siz do­la­nıp duran bir oğ­lan­cık..

İşçi ola­rak Al­man­ya’ya git­me­nin moda ol­du­ğu gün­ler­de Nuri de ka­rı­sıy­la baş­vur­du el ka­pı­la­rı için. Köyün çok bil­miş ko­ro­su yine baş­la­dı “Zaten me­mur­sun, ma­aşın var. Aç de­ğil­sin, çıp­lak hiç… Üs­te­lik cahil ka­dı­nı ne de­me­ye gö­tü­rür­sün gavur el­le­ri­ne be adam!”

Baş­vu­ru­la­rı­na yanıt gel­di­ğin­de oğul­la­rı üç ya­şın­day­dı. Onu bü­yü­kan­ne­le­ri­ne bı­ra­ka­rak Al­man­ya’ya ça­lış­ma­ya git­ti­ler. Üç yıl so­nun­da “Ra­zi­ye has­ta­lan­mış kesin dönüş ya­pa­cak­lar,” dedi an­ne­si. Her olaya ak­lı­na göre sebep bulan köylü gene baş­la­dı fı­sıl­daş­ma­ya. “Nedir bu Ra­zi­ye’nin derdi? Öğ­ret­me­ne karı oldu. Al­man­ya­la­ra gitti. Ne oldu da dön­dü­ler her­ke­sin git­me­ye can at­tı­ğı yer­den?” Ki­mi­le­ri oku­ma­mış­lı­ğın­dan yola çıktı. “Dil bil­mez, okuma yaz­ma­sı da yok ya, orada Al­man­lar bunu hor gör­müş­tür mu­hak­kak.” Ya da “Alman ka­rı­la­rın­dan kıs­kan­mış­tır ko­ca­sı­nı,” de­di­ler. “Adam işe git­ti­ği za­man­lar­da bir ba­şı­na ka­lın­ca kurdu kurdu de­li­len­di her hal,” di­yen­ler de oldu ama en acı­ma­sız ya­kış­tır­ma “Neme lazım güzel kadın, ba­şı­na kötü bir şey gel­miş­tir belki de, böyle kaçar gibi neden geri dö­nü­lür ki? Ama ne­den­se kim­se­nin ak­lı­na “Oğ­lu­nun öz­le­mi­ne da­ya­na­ma­mış­tır,” dü­şün­ce­si gel­me­di.

Her­ke­sin di­lin­de Ra­zi­ye. Gör­dük­le­ri yerde hoş gel­din­den sonra, sor­ma­dan cevap bek­le­yen, kı­na­yan ba­kış­la­rı­nı dik­ti­ler yü­zü­ne. “Yazık ettin fır­sa­tı tep­tin kız!” de­di­ler. “Baş­lan­gıç­ta aç de­ğil­sin, çıp­lak hiç,” de­dik­le­ri öğ­ret­men için “Bari ko­ca­nı bı­rak­say­dın da o pa­laz­lan­say­dı biraz. Eh kuş uçtu artık.” Yet­me­di Al­man­ya’day­ken ölen an­ne­si­nin su­çu­nu da onun bı­ra­kıp git­me­si­ne yor­du­lar.

Her­ke­sin söy­le­yecek sözü, so­ru­la­cak so­ru­la­rı vardı. Kı­na­ma­la­rı şart­tı. Dü­şün­ce­si­ni söy­le­me­yen ken­di­ni suçlu his­se­di­yor­du. Çor­ba­da bizim de tu­zu­muz olsun der gibi iç­le­ri­ni dö­kü­yor­lar­dı.

Oku­ma­mış bir kız ola­rak öğ­ret­men ko­ca­ya var­ma­nın su­çun­dan hiç­bir zaman kur­tu­la­ma­dı Ra­zi­ye. Ne ya­par­sa yap­sın, dü­şün­ce bir­li­ği yapan bu ka­dın­lar için hep eleş­ti­ri­len, öteki bir kadın oldu. Hep yap­tık­la­rın­da yan­lış, an­ne­li­ğin­de eksik, ev­li­li­ğin­de uy­gun­suz­luk ara­dı­lar.

Hak­kın­da söy­le­nen­ler, “Bak gitti de ba­rı­na­ma­dı, her­kes­ler zen­gin oldu geldi, o git­ti­ği el­bi­sey­le döndü,” tü­rün­de­ki ya­kış­tır­ma­lar onu iyice hırs­lan­dır­dı. Eleş­ti­ril­dik­çe ba­şar­mak, ko­nu­şan­la­rı sus­tur­mak için büyük bir is­tek­le ça­lış­ma­ya baş­la­dı. Ye­tiş­tir­di­ği ürün­le­re, bes­le­di­ği hay­van­la­ra eşya gö­züy­le ba­kı­yor; bu ça­ma­şır ma­ki­nem, bu buz­do­la­bım, bu te­le­viz­yo­num diyor, evini görüp im­ren­di­ği ev­le­re ben­zet­mek için can atı­yor­du. Tey­ze­siy­le otur­du­ğu eski evi baş­tan aşağı de­ğiş­ti­rip iki katlı yeşil pan­jur­lu bir ev bile yap­tır­dı. Tıpkı Al­man­ya’da gör­dük­le­ri gibi.

Yal­nız onun evin­de te­le­viz­yon vardı, ak­şam­la­rı gelip film iz­le­yen, çay içen ka­dın­lar, gün­düz olun­ca halk si­ne­ma­sın­da de­di­ko­du se­ans­la­rı dü­zen­li­yor­du. Baş ro­lün­de Ra­zi­ye ve ko­ca­sı­nın ol­du­ğu se­nar­yo­lar an­la­tı­lıp du­ru­yor­du.

An­ne­si­ni dok­to­ra gö­tü­ren Nuri’nin kul­lan­dı­ğı araba köy yo­lun­da takla at­tı­ğı ha­be­ri ölüm­le geldi. Ana, oğu­lun ce­na­ze­sin­de bile ku­lak­tan ku­la­ğa fı­sıl­tı­lı de­di­ko­du­lar sürdü. “ Şans­lı kadın, ko­ca­man ev ona kaldı,” der­ken onu yap­tı­ra­nın Ra­zi­ye ol­du­ğu­nu hiç dü­şün­me­di­ler.

Ra­zi­ye, tar­la­la­rı­nın büyük bir kıs­mı­nı sa­ta­rak iş kur­mak is­te­yen oğ­lu­na verdi. Köy­den, bu in­san­la­rın di­lin­den kur­tu­lur oğ­lu­mun ya­nı­na sı­ğı­nı­rım dü­şün­ce­si bir umut oldu onun için. Ne yazık bunu hiç­bir zaman ger­çek­leş­ti­re­me­di. Oğlu kur­ma­yı dü­şün­dü­ğü işi ba­tır­dı. Ya­ban­cı bir ka­dın­la ev­le­nip yurt dı­şı­na yer­leş­ti, an­ne­si­ni ya­nı­na ala­ma­dı.

Ko­ca­sı­nın, tey­ze­si­nin ölümü, oğ­lu­nun gi­di­şi ile içine gö­mül­dü­ğü yal­nız­lık git­tik­çe bü­yü­dü.

Dü­şü­nü­yor­du…Yap­tık­la­rı neden hep eleş­ti­ril­miş­ti. Kim­se­ye ters dav­ra­nı­şı yok­ken neden her­kes kar­şı­sın­day­dı? Neden her­kes bir, o tekti? Neden öte­kiy­di, suç­luy­du, hak­sız­dı, yan­lış­tı. Neden, neden, neden, neden?..

İşte o gün­den son­ray­dı evin­den çık­ma­dı. Hak­kın­da dur­ma­dan ko­nu­şan­lar, bu kez ka­pı­sı ara­lan­sın diye göz­le­ri­ni evden ayır­ma­dı­lar. Akşam olun­ca pen­ce­re­ler­den sı­za­cak ışığı, ba­ca­sın­dan tü­tecek du­ma­nı bek­le­di­ler. O kapı kim­se­ye açıl­ma­dı. Ge­ce­le­ri evden ne de­di­ği an­la­şıl­ma­yan ko­nuş­ma­lar gel­me­ye baş­la­yın­ca ya­şa­dı­ğı­nı an­la­yıp se­vin­di­ler. Belki de de­vam­lı ör­se­le­dik­le­ri, her ha­re­ke­ti­ni eleş­tir­dik­le­ri ka­dı­nın el­le­rin­den git­me­si­ni is­te­me­di­ler. Ya da vic­dan­la­rı ra­hat­sız oldu kim bilir!

Muh­ta­rı da alıp ka­pı­sı­nı aç­tır­mak için uğ­raş­tık­la­rı gündü.

Bi­ri­ken ka­la­ba­lık kendi ara­sın­da ko­nu­şur­ken büyük bir he­ves­le yap­tır­dı­ğı pen­ce­re­nin Alman usulü yeşil pan­jur­la­rı­nı açtı Ra­zi­ye. Ev­de­ki bütün eş­ya­la­rı tek tek dı­şa­rı at­ma­ya baş­la­dı. Pen­ce­re­den, bar­dak, çanak, tabak yağdı bek­le­yen­le­rin üs­tü­ne. O ne çok tabak, ça­nak­tı öyle… Cam bar­dak­lar ya­ğı­yor­du her cins­ten. Tava, ten­ce­re ve çay­dan­lık­la­rın yu­var­la­nır­ken çı­kart­tı­ğı ses­ler bir or­kest­ra­nın enst­rü­man­la­rıy­dı sanki. Onlar bitti çatal ka­şık­lar sı­ra­ya girdi. Bir kay­bo­lup bir gö­rü­nen el­le­riy­le, hiç bak­ma­dan fır­lat­tı­ğı ça­tal­lar­dan zor ko­ru­du ken­di­ni ka­la­ba­lık. Eve yak­la­şa­mı­yor­lar­dı. Dal­la­ra ta­kı­lan, rüz­gâr­la sa­lı­nan ren­gâ­renk el­bi­se­ler, ku­maş­lar bir adak ağacı oluş­tur­muş­tu. Kim­se­nin an­la­ma­dı­ğı bir şey­ler söy­lü­yor, çığ­lık­lar atı­yor­du Ra­zi­ye

Al­man­ya’dan izine gelen gur­bet­çi­nin biri ba­ğır­ma­ya baş­la­dı. “Durun, susun biraz. Al­man­ca ko­nu­şu­yor… ‘Artık rahat et­ti­niz mi? Hadi şimdi de ko­nu­şun, ne söy­le­ye­cek­si­niz, bek­li­yo­rum! Lanet olsun, he­pi­ni­ze lanet olsun. Allah he­pi­ni­zin be­la­sı­nı ver­sin!’ diyor.”

O sı­ra­da Ra­zi­ye, köyde ilk kez onun evine giren te­le­viz­yo­nu­nu pen­ce­re­den atmış kah­ka­ha­lar­la gü­lü­yor­du.

Raziye / Yayla Boztaş (3 Yorum)

  1. Kutlarım Yayla Hanım. Harikasınız. Sonuna gelinceye kadar beledim kızı bir okula filan, çıkış yapar diye. Güzel öğretici, dedikoduyu sevenlere bir tokattı adeta. Yüreğine sağlık. Kalemin susmasın… Sevgiyle hep…

  2. Kutlarım Yayla Hanım. Harikasınız. Sonuna gelinceye kadar bekledim kızı bir okula filan, çıkış yapar diye. Güzel öğretici, dedikoduyu sevenlere bir tokattı adeta. Yüreğine sağlık. Kalemin susmasın… Sevgiyle hep…

  3. Çocukluktan beri biriken duygusal, geleneksel baskılar Raziyeleri yaratırken toplumdaki seyretme kültürü, insanın insana ettikleri, hele hele kadının kadına ettikleri insanın içini acıtıyor. Kalemine sağlık sevgili arkadaşım, yaralara parmak bastın…

%d blogcu bunu beğendi: