Pavyon Güzeli / Ertuğrul Erdoğan

Pavyon Güzeli / Ertuğrul Erdoğan

Ertuğrul Erdoğan

 

Çift­lik şeh­rin on ki­lo­met­re uza­ğın­da, doğa ha­ri­ka­sı bir göle komşu köyün gi­ri­şin­dey­di. Yakın çev­re­si usta bir res­sa­mın elin­den çıkan bir tablo gü­zel­li­ğin­de, yem­ye­şil ve ol­duk­ça geniş bir ara­zi­ye sa­hip­ti. Tam or­ta­sın­da­ki üç katlı evin her mev­si­mi süs­le­yecek, et­ki­le­yi­ci bir gü­zel­li­ği vardı. Sı­nır­la­rı ise bir in­sa­nın eri­şe­me­ye­ce­ği yük­sek­lik­te­ki çit ve di­ken­li ağaç­lar­la çev­ri­liy­di. De­mir­den giriş ka­pı­sı iki ka­nat­lı ve yük­sek­ti. Ka­pı­nın her iki ka­na­dın­da aslan mo­tif­li gös­te­riş­li birer kapı tok­ma­ğı vardı.

Pos­ta­cı zile bas­tı­ğın­da sa­ba­hın epey­ce erken bir sa­atiy­di. Bek­le­di. Açan ol­ma­yın­ca bir kez daha çaldı, bu kez ön­ce­ki sabah ür­kek­li­ği­ni üze­rin­den ata­rak biraz uzun­ca. Önce uzak­tan bir köpek hav­la­ma­sı işi­til­di. Ar­dın­dan gelen inek ve ko­yun­la­rın sesi, hay­van­lar ses ko­ro­su­nu ta­mam­la­dı. Evin en büyük oğlu Murat, göz­le­ri­ni ovuş­tu­ra ovuş­tu­ra çift­li­ğin ka­pı­sı­nı ara­la­dı. Emek­li­si gelen pos­ta­cı elin­de­ki mek­tu­bu uzat­tı. Mek­tu­bu alan Murat yarı uy­ku­lu göz­le­riy­le pos­ta­cı­ya te­şek­kür ede­rek ka­pı­yı ka­pat­tı. Mek­tu­bun üze­ri­ne baktı, yal­nız­ca alı­cı­sı olan ba­ba­sı­nın is­mi­ni okudu. Yazı düz­gün ya­zıl­mış­tı. Merak etti. Kim ola­bi­lir­di ki gön­de­ren? Sağ elin­de tut­tu­ğu mek­tu­bu sol eli­nin içine vura vura inek­le­rin bu­lun­du­ğu ahıra gitti. İzbe, loş ahıra gi­rin­ce önce lam­ba­yı yaktı. Bir­kaç inek­ten ses geldi. İnek­le­rin sırt­la­rı­nı sev­giy­le sı­vaz­la­dı. Yem­le­ri kont­rol etti. Kö­şe­de duran çu­val­lar­dan bi­ri­ni alıp ek­si­len yem­lik­le­ri ta­mam­la­dı. İnek­le­rin geviş ge­ti­rir­ken çı­kar­dı­ğı ses, bir or­kest­ra­nın rit­mik ve ha­ta­sız ic­ra­sın­dan fark­sız­dı. Ara­la­rın­da hasta olan var mı diye dik­kat­li­ce her bi­ri­ni kont­rol etti. Ba­ba­sı bu ko­nu­da çok ti­tiz­di. Onu her de­fa­sın­da ‘Hay­van­la­ra iyi bak! Hasta ol­ma­sın­lar, yoksa ca­nı­na oku­rum!” diye uya­rır­dı. Mek­tu­bu bı­rak­tı­ğı yer­den alıp, ko­yun­la­rın bu­lun­du­ğu yere geçti. An­ne­le­ri­ni emen yeni doğan ku­zu­la­rı da tek tek in­ce­le­di. Hasta olan yoktu. Se­vin­di.

Ba­ba­sı, hay­van­lar hasta ol­duk­la­rın­da pa­ra­la­rı gi­decek diye ve­te­ri­ner ça­ğır­maz­dı. Yıl­lar yıl­lar önce ça­ğır­dı­ğı ve­te­ri­ner­den gör­dük­le­ri ve köy­lü­le­rin kendi ara­la­rın­da yap­tık­la­rı ko­nuş­ma­lar­dan öğ­ren­dik­le­riy­le hasta hay­van­la­ra ba­kar­dı. İlaç­la­rı­nı bin bir pa­zar­lık­la alır, iğ­ne­le­ri­ni de kendi ya­par­dı.

Murat hay­van­la­rı kont­rol et­tik­ten sonra eve geçti. Mek­tu­bun kim­den gel­di­ği­ni öy­le­si­ne merak edi­yor­du ki, son­ra­dan an­la­şıl­ma­ya­cak şe­kil­de zarfı nasıl aça­bi­le­ce­ği­ni ciddi ciddi dü­şün­dü. Mut­fak­tan al­dı­ğı bı­ça­ğın da ona yar­dım­cı ola­ma­ya­ca­ğı­nı an­la­yın­ca içini ke­mi­ren bu me­rak­la of­la­ya puf­la­ya ça­re­siz kat­la­yıp arka ce­bi­ne koydu.

Gün­ler­den Per­şem­bey­di. Ba­ba­sıy­la bir­lik­te süt­le­ri sat­ma­ya şehre gi­de­cek­ler­di. Bi­raz­dan ev aha­li­si de ek­sik­siz ayak­lan­mış olur­du. Murat eşi ve ço­cuk­la­rıy­la bu evde aile için­de ailey­di­ler. Anne ve ba­ba­sı, bekâr üç erkek ve iki kız kar­de­şiy­le bir­lik­te ya­şı­yor­lar­dı. Anne mut­fa­ğa geçip kah­val­tı­lık­la­rı ha­zır­lar­ken bir yan­dan da ge­li­ni­ne ses­le­ni­yor­du,

– Sof­ra­yı ha­zır­la­ma­dın mı daha?

Üstü ka­pa­lı emir içe­ren bu ses­le­niş, yeni yeni ışı­ma­ya baş­la­yan günün se­rin­li­ği­ne ür­kü­tü­cü­lük­le eşlik edi­yor­du. Yeni günün ışık­la­rı henüz köye düş­me­den inek ve ko­yun­la­rı sağ­mış, yo­rul­muş­tu. Her gün tek­rar­la­nan ev iş­le­rin­den, ço­cuk­la­rı­nın ba­kı­mı­na ek­le­nen bu sağım işin­den gına gel­miş­ti Murat’ın eşine. Kısa bir süre de olsa an­ne­si­ne kaçıp bi­raz­cık olsun din­len­mek is­ti­yor ancak ka­yın­pe­de­ri türlü ba­ha­ne­ler­le buna mü­sa­ade et­mi­yor­du. Bir kö­le­den fark­sız­dı. Sız­lan­dı­ğın­da ko­ca­sı bir türlü so­nu­nu ge­ti­re­me­di­ği si­nir­le­ri­ni ayağa kal­dı­ran aynı cüm­le­yi tek­rar edip du­ru­yor­du,

– Babam…

Her­kes ha­zır­lan­mış, sof­ra­da ye­ri­ni al­mış­tı. Ba­ba­sı ma­sa­nın ba­şın­da, bir pat­ron eda­sıy­la ka­sı­lı­yor­du. Ço­cuk­lar da uya­nıp sof­ra­da­ki yer­le­ri­ni al­mış­lar­dı. Anne, ta­vuk­la­rın al­tın­dan al­dı­ğı yu­mur­ta­la­rı kay­na­tıp her bir ta­ba­ğa koydu. Ba­ba­sı ken­di­sin­den bek­le­nen bir tep­kiy­le an­ne­si­ne ses­len­di.

– Yahu Karı! Her gün de yu­mur­ta yen­mez ki! Val­la­hi sa­ta­cak yu­mur­ta kal­ma­ya­cak!

Ma­sa­da­ki­ler ta­bak­la­rın­da­ki yu­mur­ta­yı ses­siz­ce ta­bak­la­rın­dan alıp ma­sa­ya bı­rak­tı­lar. Ses­siz karşı çı­kış­la­rı su­rat­la­rı­nı ek­şit­mek­le sı­nır­lıy­dı. Murat’ın ço­cuk­la­rı dört ve altı ya­şın­day­dı­lar. Onlar ça­tal­la­rı­nı pey­nir ta­ba­ğı­na gö­tür­dük­çe de­de­le­ri kah­val­tı­sı­nı bı­ra­kıp to­run­la­rı­na ters ters ba­kı­yor­du. Ka­rı­sıy­la göz göze geldi. Ge­lin­le­ri bir ara pey­ni­re uza­nır­ken ka­yın­pe­de­ri­nin bak­tı­ğı­nı gö­rün­ce, ça­ta­lı­nı geri çekti. Sonra do­ma­tes ta­ba­ğı­na yö­nel­di. Baba or­ta­ya ko­nuş­tu ama söz va­ra­ca­ğı yeri zaten bi­li­yor­du.

– Yahu pey­ni­rin şe­hir­de­ki fi­ya­tın­dan ha­be­ri­niz var mı? Bir kilo pey­ni­rin kaç kilo süt­ten ya­pıl­dı­ğı­nı bi­li­yor mu­su­nuz?

To­run­la­rı pür dik­kat de­de­le­ri­ni din­li­yor­du. Evin ge­li­ni ço­cuk­la­rın ku­lak­la­rı­na bir şey­ler fı­sıl­da­dı. Büyük olanı,

– Dede pey­ni­rin fi­ya­tı ne olmuş?

– Tam ta­mı­na 36 gayme! Val­la­hi, bil­la­hi!

– Gayme ne dede? Kay­mak mı?

– Bü­yü­yün­ce an­lar­sın gay­me­yi. Hadi laf ye­tiş­tir­me­yi bırak da do­ma­tes­ten ye!

Sof­ra­da­ki­ler evin ba­ba­sı­nın kalk­ma­sı­nı ne kadar çok is­te­se­ler de, o ina­dı­na de­ne­tim me­mu­ru gibi baş­la­rın­da bek­li­yor, her­ke­sin lok­ma­sı­nı sin­si­ce say­ma­ya devam edi­yor­du.

– Haydi ba­ka­lım, her­kes işine! Kah­val­tı faslı bitti! Avrat, ço­cuk­lar inek­le­ri ak­şa­ma kadar ça­yır­da ot­lat­sın­lar. İyi sahip çık­sın­lar. Aman deyim kayıp filan et­me­sin­ler. Yoksa can­la­rı­na oku­rum! Hanım, sen de tar­ha­na­ya baş­la­san iyi olur. Kışın pek lez­zet­li olu­yor. Onsuz ya­pa­mam, bi­li­yor­sun. Yal­nız yu­mur­ta­la­rı fazla har­ca­ma ha! Biz bi­raz­dan oğ­lan­la süt­le­ri sat­ma­ya çı­ka­ca­ğız. İste­di­ğin bir şey yok­tur her hâl.

– Bey daha bir şey is­te­me­den ağ­zı­ma tı­kı­yor­sun. Şu üze­rim­de­ki ur­ba­yı kaç za­man­dır gi­yi­yo­rum. Artık es­ki­di. Bak yır­tık­la­rı­na. Ge­lir­ken bir urba alsan di­ye­cek­tim. Ge­li­ne de al, ço­cuk­la­rın üs­tü­nü ba­şı­nı gö­rü­yor­sun. En iyisi mi sen bizi de çar­şı­ya götür.

– Bay­ram değil sey­ran değil. Hele bir bay­ram gel­sin, dü­şü­nü­rüz.

– Etme bey, pa­ra­yı me­za­ra mı gö­tü­re­cek­sin? Ke­fe­nin cebi yok der­ler. Şükür aç de­ği­liz açık­ta de­ği­liz. Ban­ka­da da bir sürü pa­ra­mız var. Bir iyi­lik yap da se­vin­dir şu ço­cuk­la­rı.

– Karı, karı! Para öyle kolay ka­za­nıl­mı­yor. Har­can­ma­dı­ğın­da bi­ri­ki­yor. Şimdi sı­ra­sı değil! Bak, kom­şu­muz İsmet bize na­zi­re ya­par­ca­sı­na köyün en güzel ara­ba­sı­nı aldı. Nah şu­ra­ya ya­zı­yo­rum. Ben de ondan daha iyi araba al­maz­sam ne ola­yım. Para lazım para! Şimdi sı­ra­sı değil el­bi­se­nin, ça­pu­tun!

Süt yüklü kam­yo­net şehre doğru yol alır­ken, on­la­rı yolcu etmek için dı­şa­rı çıkan an­ne­si ar­ka­la­rın­dan söy­le­ni­yor­du,

– Cimri Adam! Yarın ölün­ce o pa­ra­la­rı da ya­nın­da gö­mer­ler in­şal­lah!

Şehre yak­la­şır­lar­ken ba­ba­sı her za­man­ki uya­rı­sı­nı yaptı.

– Oğlum kaç defa söy­le­ye­ce­ğim ara­ba­yı biraz yavaş sür diye. Hızlı gi­din­ce ne kadar çok yak­tı­ğı­nın far­kın­da değil misin? Zaten trak­tör­le­re mazot ye­tiş­tir­mek­te zor­la­nı­yo­ruz.

Murat aya­ğı­nı gaz­dan çe­kin­ce araç ya­vaş­la­dı. Sağ şe­ri­de geçti.

– Baba yet­miş ki­lo­met­re çok değil ki. Yavaş gi­din­ce ar­ka­da­ki şo­för­ler de ra­hat­sız olu­yor­lar. Hem süt­ler de bo­zu­la­bi­lir. Kam­yo­ne­te so­ğu­tu­cu yap­tır­sak iyi ola­cak. Ha­va­lar iyice ısın­dı. Müş­te­ri­ler şi­kâ­yet­çi ola­cak.

– Şim­di­ye kadar kim­den şi­kâ­yet geldi? Bo­zul­maz, bo­zul­maz! Bizim süt­ler okun­muş­tur. Sen so­ğu­tu­cu­nun ne kadar ol­du­ğu­nu bi­li­yor musun? On hafta sa­tı­şa çık­sak öde­ye­me­yiz. Sen bana laf ye­tiş­tir­me­yi bırak da ara­ba­yı dik­kat­li sür.

Murat ba­ba­sı­na belli et­me­den “La havle…” di­ye­rek, ka­fa­sı­nı sola çe­vir­di. Dik­ka­ti­ni da­ğıt­mak için teybi açtı. Es­me­ray’ın “Gel Tes­ke­re” şar­kı­sı ça­lı­yor­du. O an ak­lı­na ba­ba­sı­na gelen mek­tup geldi. Em­ni­yet ke­me­ri­ni gev­şe­tip kı­çı­nı yan­la­dı. Arka ce­bin­de­ki mek­tu­bu güç bela çı­kar­dı ve ba­ba­sı­na uzat­tı. Ba­ba­sı “Ha­yır­dır!” di­ye­rek al­dı­ğı mek­tu­bu hemen açtı ve oku­ma­ya baş­la­dı. Murat ba­ba­sı­na çak­tır­ma­ma­ya ça­lı­şa­rak mek­tu­ba baksa da bir yan­dan gözü yolda ol­du­ğun­dan ya­zı­lan­la­rı bir türlü se­çe­me­di.

– Baba mek­tup kim­den?

– Merak edi­lecek bir şey yok. Asker ar­ka­da­şım İbram’dan.

Murat uzun za­man­dır ba­ba­sı­nın yü­zü­nü böyle mü­te­bes­sim ve gev­şe­miş hâlde gör­me­miş­ti.

– Ha­yır­dır baba, mek­tup seni ba­ya­ğı gü­lüm­set­ti.

– He ya. Dedim ya asker ar­ka­da­şım İbram yaz­mış. Gece eği­ti­min­de yap­tı­ğı şa­ka­yı an­la­tı­yor. Soğuk bir ge­ce­de eği­ti­me git­miş­tik. Ne ara şar­jö­rü­mü aldı, hiç ha­be­rim ol­ma­dı. Ko­ğu­şa dön­dük. Tü­fe­ği­mi kont­rol ettim, bir de ne gö­re­yim. Şar­jör ye­rin­de yok. Nasıl kork­tum bir bil­sen. Sabah olun­ca ko­mu­ta­na ne di­ye­cek­tim? Ak­si­lik bu ya, o gece 3-5 nö­be­tim de vardı. Eği­tim­den dön­dük­ten sonra gö­zü­me uyku gir­me­di. Neyse bir ara dal­mı­şım. Uya­nın­ca bak­tım, şar­jör bur­nu­mun di­bin­de. Ben ne olup bit­ti­ği­ni an­la­ma­ya ça­lı­şır­ken ar­ka­daş­lar İbram’ın şaka yap­tı­ğı­nı söy­le­yin­ce ona ne kü­für­ler ettim, ne kü­für­ler.

Kam­yo­net sıra sıra si­te­le­rin yer al­dı­ğı so­ka­ğın ba­şı­na kor­na­sı­nı ça­la­rak girdi. Bu so­ka­ğa zi­ya­ret­le­ri, pa­zar­te­si ve per­şem­be olmak üzere haf­ta­nın iki günü ger­çek­le­şi­yor­du. Murat kam­yo­ne­ti uygun bir yere park edip, süt almak is­te­yen­le­re gel­dik­le­ri­ni bil­dir­mek için kor­na­sı­nı arka ar­ka­ya çal­ma­ya devam etti. Sonra da araç­tan inip yük­sek bi­na­la­ra doğru ba­ka­rak “Süt­çü­üü! Süt­çü­üü!” diye ba­ğır­dı­ğın­da saat 11’e yak­la­şı­yor­du. Ba­ba­sı ara­cın ar­ka­sı­na geçti. Büyük gü­ğüm­de­ki süt­le­ri kü­çük­le­ri­ne üçer beşer litre ola­rak böldü. Bal­kon­lar­dan uza­nan ka­fa­lar, teker teker si­pa­riş­le­ri­ni ve­ri­yor­du. Murat eline al­dı­ğı küçük gü­ğüm­ler­le bir apart­ma­na girdi. Süt almak is­te­yen­ler kapı ön­le­ri­ne ten­ce­re­le­ri­ni bı­rak­mış­lar­dı. Murat, giriş ka­tın­dan baş­la­ya­rak sı­ray­la her kat­ta­ki müş­te­ri­le­ri­ne süt­le­ri­ni verip, dör­dün­cü kata kadar geldi. Yo­rul­muş­tu. Biraz ne­fes­le­nip mer­di­ve­nin bit­ti­ği yerde, sağ­da­ki ilk zile bastı. Ka­pı­yı açan evin beyi oldu. Orta yaş­lar­da­ki adam elin­de­ki ten­ce­re­yi uzat­tı. Murat’ın ter için­de­ki ha­li­ni gö­rün­ce,

– Evlat, yo­rul­mu­şa ben­zi­yor­sun. Sana su ge­ti­re­yim.

– Sağ ol amca. Durup din­len­mek­si­zin ça­lış­mak­tan bit­tim artık.

– Ha­yır­dır? Ta­ti­le git­me­din mi?

– Ne ta­ti­li amca? Biz öyle şey­ler bil­me­yiz. Ba­şı­mız­da bir baba var ki, val­la­hi nefes al­dır­mı­yor! At­la­rı bile koş­tur­duk­tan sonra din­len­di­rir­ler, bize ge­lin­ce çalış babam çalış…

– Evli misin?

– Evet, iki tane ev­la­dım var. El­le­rin­den öper­ler am­ca­sı.

– İyi de, evli in­san­lar ya­şam­la­rın­da­ki ka­rar­la­rı ken­di­le­ri ver­mez mi?

– Ah, sorma ağa­bey sorma! Der­dim çok! Baba ba­şı­mız­da kral gibi. As­tı­ğı astık kes­ti­ği kes­tik! O ne emir bu­yu­rur­sa o olur bizde. Kar­şı­sın­da ko­nu­şa­maz­sın bile. Azı­cık ağ­zı­mı­zı açsak, hemen ‘Size miras bı­ra­kır­sam ne olsun!’ diye teh­dit eder.

– Ara­cın üs­tün­de­ki baban mı?

– Evet.

– Aşa­ğı­ya inip biraz ko­nuş­sam, ona ta­ti­lin öne­mi­ni an­lat­sam. Ne der­sin?

– Yok, yok olmaz! Benim şi­kâ­yet et­ti­ği­mi dü­şü­nür, daha da kö­pü­rür. Ben yıl­lar­dır tatil nedir bil­mem. Ha­nı­mı da hiç gö­tü­re­me­dim zaten. An­ne­si­ne git­mek is­te­di­ğin­de babam ne yapıp edip vaz­ge­çi­ri­yor. Varsa yoksa hay­van­la­rı. Val­la­hi biz­ler­den daha kıy­met­li! On­lar­la il­gi­len­di­ği kadar bi­zim­le il­gi­len­mi­yor. Bak şu üze­rim­de­ki el­bi­se­le­re, yıl­lar­dır gi­yi­yo­rum. Eşim de aynı du­rum­da, ço­cuk­lar da. Malda, mülk­te gözüm yok. Para yö­nün­den sı­kın­tı­mız yok ama har­ca­ma­dık­tan, har­ca­ya­ma­dık­tan sonra ne ya­pa­yım böyle zen­gin­li­ği!

– Bak evlat, para na­sıl­dır bilir misin? Ba­zı­la­rı için te­ker­lek gibi yu­var­lak, hız­la­nıp git­mek için­dir. Baban gi­bi­ler için de, üst üste bi­rik­tir­mek için düz­dür. İsraf eden­ler tabi ki zen­gin ola­maz ama senin baban da işi iyice azıt­mış!

– Büyük amcam da aynı. Sa­nı­rım aile­ce pinti ye­tiş­ti­ril­miş­ler. Amcam köyün ağa­sı­dır. Ye­ğen­le­rim de bizim çek­ti­ği­mi­zi çe­ki­yor. On­la­ra tek iş yap­tır­maz, her işi kendi yapar. Dört tane trak­tö­rü var. Bo­zu­la­cak ya da kaza ya­pa­cak­lar diye kim­se­ye do­kun­durt­maz. Tar­la­yı kendi sürer. Ço­cuk­la­rı yal­nız­ca inek­ler­le ça­yı­ra yol­lar. Ge­çen­ler­de ye­ğen­ler­le bir­lik olup her iki­si­ni hacca gön­der­mek için mü­ra­ca­at ettik. Şan­sı­mı­za çıktı. Önce se­vin­di­ler. Ha­zır­lık için bir şey­ler alın­ma­sı ge­re­ki­yor­du. Hay­van­la­ra kimse ba­ka­maz ba­ha­ne­siy­le git­mek­ten vaz geç­ti­ler.

Adam ce­bin­den çı­kar­dı­ğı pa­ra­yı uzat­tı. Elin­de süt ten­ce­re­si içeri gi­rer­ken, “Allah yar­dım­cın olsun.” dedi.

Süt­le­rin sa­tıl­ma­sı kam­yo­ne­ti ha­fif­let­miş­ti. Murat top­la­dı­ğı pa­ra­la­rın hep­si­ni ba­ba­sı­na tes­lim etti. Ba­ba­sı pa­ra­la­rı de­fa­lar­ca saydı. Ar­dın­dan mek­tu­bu arka ce­bin­den alıp ye­ni­den oku­ma­ya baş­la­dı. Gü­lüm­sü­yor­du. Oğ­lu­nu duy­ma­dı.

– Baba, kar­nım acık­tı di­yo­rum duy­mu­yor­sun. Gel, süt bı­ra­ka­ca­ğı­mız ke­bap­çı­da kar­nı­mı­zı do­yu­ra­lım. Ne der­sin?

– Aç de­ği­lim. Sab­ret, evde yeriz. Ka­zan­dı­ğı­mız pa­ra­yı ke­bap­çı­ya mı ve­re­lim?

– Yapma baba! Para har­ca­mak için değil mi? Ev­de­ki­le­re de yap­tı­rı­rız hem. Se­vi­nir­ler. Haydi baba.

– Oya­lan­ma da işine bak! Sütü tes­lim et gel! Benim de ca­nı­mı sıkma! Ya­pa­cak daha çok işi­miz var! Para bi­rik­tir­mem lazım, para!

– Bi­rik­ti­rin­ce ne ola­cak?

– Bir inek daha alır, daha çok süt sa­ta­rız.

– Sa­tın­ca ne ola­cak?

– Daha çok para ka­za­nı­rız.

“…..”

– Ka­za­nın­ca ne ya­pa­rız?

– Ne bi­le­yim, bir şey­ler alı­rız. Hem ne sorup du­ru­yor­sun küçük ço­cuk­lar gibi! Araba alı­rız. Kom­şu­muz İsmet­ler son model araba al­dı­lar, ha­va­la­rın­dan ge­çil­mi­yor. Öyle bir araba ala­ca­ğım ki, o görür gü­nü­nü!

– Ara­ba­yı alın­ca ne ola­cak?

– Ana­nın öre­ke­si ola­cak!

– …..

Murat uzun bir süre sustu. Si­ni­rin­den du­dak­la­rı­nı ısır­dı. İçin­den ba­ba­sı­na öyle şey­ler söy­le­mek ge­çi­yor­du ki. İmkânı olsa, ka­pı­yı çarp­tı­ğı gibi öz­gür­lü­ğü­ne ko­şa­cak­tı ama ya­pa­maz­dı. Ke­bap­çı dük­kâ­nın önüne gel­dik­le­rin­de ba­ba­sı arka ta­ra­fa geçip son kalan küçük gü­ğü­mü oğ­lu­na uzat­tı. Tez­gâ­hı­nın önün­den ge­çer­ken bur­nu­na gelen döner ko­ku­suy­la Murat’ın içi geçti. Ma­sa­da yemek yi­yen­le­re baktı. He­sa­bı ki­ta­bı bir yana bı­ra­kıp, karnı do­yun­ca­ya kadar kebap ye­me­nin keyfi na­sıl­dı acaba? Dü­şün­ce­le­ri kebap ko­ku­su­na bu­la­nır­ken ev­de­ki­ler ak­lı­na geldi. Çok­tan­dır şöyle tadı da­mak­la­rın­da ka­la­cak bir ye­me­ği onlar da ye­me­miş­ler­di. Bir an on­la­ra paket yap­tı­rıp gö­tür­me­yi ak­lın­dan ge­çir­di. Sonra bir­den hiç pa­ra­sı ol­ma­dı­ğı ak­lı­na geldi. Dük­kân sa­hi­bi ile aya­küs­tü soh­bet et­ti­ler. Ona da, her hafta ol­du­ğu gibi içini döktü. Bu ya­kın­ma­yı de­fa­lar­ca din­le­yen ke­bap­çı kam­yo­ne­te doğru yö­nel­di. Önde otu­ran ba­ba­sı­na,

– Amca be, oğ­la­nı iyi gör­mü­yo­rum. Belli ki tatil yap­ma­mış. Yıl­la­rın yor­gun­lu­ğu­nu vü­cu­du kal­dır­mı­yor bak. Koy ce­bi­ne üç beş kuruş da çoluk ço­cu­ğu ile bir tatil yap­sın­lar. Hem din­le­nen vücut iyi iş yapar.

– Ne ta­ti­li? Ben yıl­lar­dır din­len­me­den eşek gibi ça­lış­tım, şu ya­şım­da hâlâ ça­lı­şı­yo­rum. Er­ken­den kal­kıp rız­kı­mın pe­şi­ne dü­şü­yo­rum. Biz bil­me­yiz öyle deniz ke­na­rı, pik­nik gibi yer­le­ri! Hem bizim köyün suyu mu çıktı? Az ile­ri­sin­de göl… Bu­ra­ya gel­mek için can atan bir sürü insan var. Hem bana çok para lazım, çoook! Daha araba ala­ca­ğım ben!

– İyi de ara­ba­yı alın­ca gez­mek lazım.

– Hele bir ala­lım, onu da ya­pa­rız.

– İnsan ne için ça­lı­şır? İyi ya­şa­mak için. İnsan eğ­len­mek ve din­le­ne­rek yor­gun­lu­ğu­nu atmak için ta­ti­le gider. Benim oğ­lan­lar şimdi deniz ke­na­rın­da­lar. Yıl bo­yun­ca hem bu­ra­da ça­lış­tı­lar hem de okul­da ba­şa­rı­lı ol­du­lar ve ta­ti­li hak et­ti­ler. Din­len­mek iyi­dir, iyi. Sen gön­der oğ­la­nı.

– Sen hiç hay­van bak­tın mı?

– Yok, bak­ma­dım ama bu­ra­da bir sürü insan ça­lış­tı­rı­yo­rum. On­la­rın so­rum­lu­ğu, ma­aş­la­rı, ver­gi­le­ri? Tüm bun­la­rın üs­te­sin­den gel­mek pek de öyle kolay değil.

– Hay­van bak­mak bu an­lat­tık­la­rı­na hiç ben­ze­mez!

Murat kebap ko­ku­la­rı­nın ara­sın­dan zorla ken­di­ni sı­yı­rıp ses­siz­ce şoför kol­tu­ğu­na otur­du. Kon­ta­ğı çe­vir­di. Bir­kaç metre git­miş­ti ki, elini cam­dan çı­ka­rıp ke­bap­çı­yı se­lam­la­dı. Ce­hen­ne­me dönüş yo­lu­na ko­yul­du.

Eve gel­dik­le­rin­de, kam­yo­ne­ti ahı­rın ya­nın­da­ki çeş­me­nin önüne bı­rak­tı. Boş gü­ğüm­le­ri araç­tan in­di­rip hor­tum­la her bi­ri­ni yı­ka­yıp bir ke­na­ra koydu. Ba­ba­sı eve gir­miş­ti. Oda­sı­na geçti. Çarşı pan­to­lo­nu­nu çı­kar­ma­dan önce mek­tu­bun son sa­tır­la­rı­nı bir kez daha okudu.

“Bi­ri­cik Ağam. Ge­çen­ler­de ge­çir­di­ği­miz o ge­ce­yi hiç unu­ta­ma­dım. Pav­yon­dan sar­hoş bir halde çıkıp eve gel­di­ği­miz­de sana ya­şat­tı­ğım o tatlı an­la­rı tek­rar ya­şa­mak ister misin? Pazar günü seni aynı yerde bek­le­ye­ce­ğim. Yeni araba ala­ca­ca­ğı­nı söy­le­miş­tin, aldın mı? Bi­li­yor­sun, gös­te­riş­li bir yüzük ge­ti­rir­sen sana neler ya­şa­ta­ca­ğım. Pav­yon gü­ze­lin Ayten…”

Pavyon Güzeli / Ertuğrul Erdoğan (1 Yorum)

  1. Kutlarım. Pavyon güzeline dikkat et, evdeki duymasım. Kesenin ağzını aç da adam görsünler. Esprimi hoş göz epey güldüm. Güzel olmuş. Yüreğine sağlık. Kalemine nazar değmesin. Sevgiyle hep…

%d blogcu bunu beğendi: