Osmancık / Osman Şahin

Osmancık / Osman Şahin

Güçlü, sağlam bir haberleşme ve ispiyon ağı vardı Kuza’nın. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa taşınan, belgesiz bir haberleşme ağıydı bu.

Otuza yakın aşiret köyünde, mezralarda, nahiyede ve Siverek de birkaç muhbiri vardı. Sıradan, halktan insanlar Kuza için, kimler neler söylüyor, neler diyorlardı övenleri kimdi, sövenleri kimdi ?

Candarmalar, ikişerli, üçerli gruplar halinde bazen devriye gezerler, köylere, mezralara uğrarlardı… Bazen de kendilerince uygun gördükleri merkezi, büyük köylerden birine geçiçi karakol kurarlardı. Bütün amaçları, Kuza ile çetesi hakkında doğru, sağlam haberler toplamaktı. Sonra da yıldırım bir baskınla, Kuza’yı ele geçirmek, yok etmekti. Çıbanın başı Kuza’ydı çünkü. Onu ortadan kaldırdıkları an, çete kendiliğinden dağılırdı.

Ne ki Kuza’ nın eşkiya yöntemleri şaşırtıcıydı. Gelmiş geçmiş eski eşkiyalardan hiçbirine benzemiyordu. Eğitimli, akıllı ve kurnazdı. Doğma büyüme yöre çocuğuydu. Kolay kolay ele geçirilip, öldürülecek biri değildi.

Köylere ne zaman candarma devriyesi yaklaşsa, muhbirlerden biri, yüksekçe bir kayanın ya da damın üstüne çıkarak, eli kulağında “Boz koyun göründü” diye bağırırdı.

Bunu duyan candarma, köylünün aradığı boz koyunu bulduğunu sanır, aldırmazdı. Oysa, “boz koyun ” parola bir sözdü, “candarma”demekti. Bu çağrıyı duyan Kuza çetesi, sessizce arabalarına doluşarak yöreden ayrılırlar, uzaklaşır giderlerdi.

Candarma o tarihlerde motorize değildi. Devriye gezen candarmalar, çanta sırtta, silah omuzda, fişeklik ve kütüklükler bellerinde, bozkırın yüzünde saatlerce tabana kuvvet yürümek zorunda kalırlardı.
Kuza’ya bir gün bir ihbar geldi. İhbara göre, Osmancık adında, yüzü sivilceli, çıbanlı, tıfıl bir oğlan, Siverek kahvelerinde, Kuza’yı kötülüyor, ağıza alınmadık sözler söylüyordu.

“Ağızlarda bir Kuza’dır diyor, kim ulan Kuza ?  Ne yapmış da dillerden düşmüyor? Kalleşçe adam vurmanın adı ne zamandan beri yiğitlik olmuş? Aslında kırkayağın tekidir o ” demişti…

İhbarı alan Kuza sinirlendi. Zaten son günlerde sinirleri yeterice bozuktu.

“Bu çocuk kimin köpeğidir? Şimdi de beş paralık hırpoların diline mi düştük ? Sakın bu Osmancık, hasımlarımızın adamı olmaya? Haber verin adamlarımıza, Osmancık denen o nal parçasını derdest edip getirsinler huzura… Sorak hele derdi nedir?”

Üç gün geçti, geçmedi, Fırat’ın yüksek kayalıklarının dibindeki nöbetçi köylü, keskin ıslıklar çalarak haber verdi yukarıya. Sesleri duyan yukarıdaki nöbetçi, eşkiya, çakal pavkırması ile yanıt verince, iki köylü aralarına aldıkları, elleri gözleri bağlı oğlanı, yokuş yukarı, mağaralara doğru yürüttüler. Nöbetçi eşkiyaya, gözleri, elleri bağlı oğlanı teslim ettiler…

“Kuza ağamızın istettiği oğlan budur” dedikten sonra geri nöbet yerlerine döndüler.

Sakallı, bıyıklı silahli nöbetçi, Osmancık’ı yokuş yukarı yürüterek, mağaraların önündeki düzlükte bekleyen eşkiyalara teslim etti. Geri nöbet yerine döndü.

Kuza, Osmancık’ın getirildiğini duyunca, Sero Reşo ile birlikte mağaradan dışarı çıktı.

Çok sıcak vardı. Kül rengi kayalıklarda avuç içi kadar olsun toprak yoktu. Elini attığın her şey taştı ve yanıyordu.

Kuza, elleri, gözleri bağlı, kemikleri sayılı, kıl yılanına benzeyen oğlana şöyle bir baktı. Ellerinin, gözlerinin bağlarını çözdürdü. Tel gözlüklü, kalın miyop camlı, düşük omuzlu, erik yeşili gözlü, onbeşinde bir oğlandı.

Fazla korkmuşa benziyor, elleri, dudakları titriyor, pörtlek gözleriyle iki yanına bakıyordu. Bulunduğu yer neresiydi? Çevresini saran saçlı sakallı, tepeden tırnağa silahlı eşkiyalar kimdi? Niçin kendini tutuklamış getirmişlerdi…

“Neredeyim? Neden buradayım?”diye sordu çevresine.
“Bunun cevabı sendedir” dedi Kuza. Sonra “adın ne senin ?” diye sordu.
“Osmancık’tır.”
“Daha önce buralara gelmiş miydin ? Ayakların tanır mıydı buraları?.”
“Tanımazdı, bilemem.”
“Kıtlık harmanından mı çıktın sen lan? Şu haline bak, bir deri kemik kalmışsın… Baban ekmek yedirmiyor mu sana?”
“Babam yoktur… Yıllar önce ölmüştür.”
“Ne iş yapıyordu? ”
“Irgattı…”
“Anan ne yapıyor şimdi?”
“Ev temizliğine gidiyor.”
“Sen de dul avrat ekmeği yiyerek, kahvelerde ileri geri konuşuyorsun ha…”
“…?…”
“Peki ben kimim biliyor musun ?..”
“Eşkiyasın”
“Adımı biliyor musun.?.”
“Kuza’dır..”
“Peki niye buraya getirildiğini de biliyor musun.?..”

Osmancık’ dan ses soluk çıkmayınca, botlu ayağının tabanını sertçe vurdu yere…

“Lan çıbanlı! Lan çarığı giyilmez, eti yenmez köpek soyu! Ne zamandan beri kurt oldun da, eşek karnı yarıyorsun? Sen kimin köpeğisin de, Siverek kahvelerinde adımı ağzına alıyor, kötülüyorsun beni…Anlat şimdi!”
“Neyi anlatam?”
“Gerekli olanı anlat! Eşkiyalığımı kötülemek sana mı düşmüştür ? Konuş, yoksa akıl almaz belalara uğratırım seni!”

Korkmuş, boğazı kurumuştu çocuğun… Yutkunmaya başladı.

Kuza ayağını tekrar vurdu yere.

“Konuşsana lan… Yoksa dişini döker, avucuna veririm senin?”

Çocuk yine konuşamayınca Kuza, sille tokat girişti. Osmancık’ ın tel çerçeveli, kalın camlı gözlüğünü alıp attı yere… Kalın tabanlı botuyla çiğnedi, ezdi, tuz buz etti.

Osmancık gözlüksüz kalınca, önünü yeterince göremedi. Elleri önde, uyurgezerler gibi yürümeye, gözlüğünü aramaya başladı. Sesi de bedeni gibi titriyordu.

“Kahvede herkes seni kötülüyordu. Kötülemeye ben de katılınca yakalayıp getirdiler beni buraya. Yemin ederim.”
“Benim yeminle ilgim olamaz. Peki yüzünü bile görmediğin beni nasıl kötülersin?”
Osmancık:
“Dediğim gibi herkes seni kötülüyordu…”
“Herkes dediğin kimlerdir? Birkaç isim ver bana!”

Osmancık kıvranmaya başladı.

Kuza:
“Lan karşımda kum yılanı gibi kıvranıp durma! Senin gibi tüysüzlerin benim davamla ne ilgisi olabilir? Benim eşkiyalığımdan sana ne? Eşkiyalık, silahın hangi tarafında durduğuna bağlıdır? ”

Kuru, kırılgan parmaklarını birbirine geçirmiş, başını da önüne eğmişti Osmancık… Titriyordu.
Sero Reşo, Kuza’nın kulağına eğildi.

“Ağam, bu çocuk hödüğün biri… Hayatını geri ver… Sal gitsin anasının yanına… Biraz daha büyüsün, nefes alsın. Müsebbibi biz olmayalım ” dedi…

Kuza:
“Pek zavallı görünüyor ama, yılan gibi dili var. Üstüne vazife midir benim için sağda solda uluorta konuşması? Hayır Reşo, ona izin veremem. Yoksa açlıktan nefesi kokan ne kadar hırpo varsa, ağızları arı kovanına döner. Bilirsin, çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüsünde alışır.”

Sero Reşo ısrar etti…
“Ağam, zaten bir vursan, yarısı boşa gider… Gene de sen bilirsin.”

Sero Reşo’nun sözlerinden cesaretlenen Osmancık, yalvarmaya başladı.
“Ağam, bağışla beni… Elini öpüm… İnan kahve halkının dolduruşuna gelmişem. Kusurum büyüktür. Bir daha ne evimden çıkarım, ne de kahveye giderim.”

Kuza sinirlendi.
“Lan yılan deliği… Kıl kuyruk! Geviş getirir gibi yalvarıp durma!” dedikten sonra Osmancık’tan dokuz on adım kadar uzaklaştı. Belindeki pırıl pırıl ondörtlüğü, kılıfından çıkardı. Osmancık’ a gösterdi.

“Bunun adı nedir biliyor musun? Bu silah, barut yer, kurşun sıçar. Bu silahın namlusu ilk kez senin canın için tütecek, kurşunu, kızlığını senin kanında bozacak” diyerek çöktü tetiğe. Kurşun çocuğun sağ kaburga kemiğinin boşluğuna girdi. Yüzü acıdan karışan çocuk, karnını tutarak düştü yüzünün üstüne.

Kuza, ondörtlüğü kılıfına koydu. Arabasına doğru yürüdü. Efraim, Raci ve Muzo’ya, “Siz burada kalın… Biz üçümüz biraz dolaşıp geri geleceğiz” dedi. Sero Reşo ile Arabo ya ise, yerde yatan Osmancık’ ı göstererek:

“Şu tavşanın leşini atın arabanın bagajına! Hacıhıdır çayına gidip atalım”dedi. Geçti direksiyonun başına.

Sero Reşo ile Arabo , yerde can çekişen Osmancık’ ın ayaklarından, kollarından tutarak, karga tulumba arabanın bagajına attılar. Bagaj kapağını örttükten sonra arabaya bindiler.

Kuza bastı gaza. İniş aşağı hızlanan araba, düze inince, taşla toprakla kaplı tepelerin, çalıların kıvrımlarında yol almaya başladılar. Yarım saat sonra Hacıhıdır çayına ulaştılar. Hacıhıdır çayı, bozkırın ortasında, derin, hızlı akan bir suydu. Kenarları kamış, böğürtlen ve çalılarla kaplıydı.

Kuza, arabayı çayın kenarında, uygun yerde durdurdu. Sero Reşo ile Arabo’ya:
“Arabadan inin! Leşi çıkarın, atın çayın ortasına, gitsin!”dedi… İki eşkiya arabadan indiler. Arkaya bagaja doğru yürüdüler… Kapağı açtılar. Kuza, dikiz aynasından onları izliyordu. Kapak açıldığı halde çocuğun ölüsünün hala çıkarılmadığını görünce:

“Oyalanmayın! İşimiz var !” diye uyardı onları.

Bagaj kapağının ardından yana kayıp çıkan Sero Reşo:

“Ağam bu çocuk henüz ölmemiş ki… Hala yaşıyor, canlıdır”dedi.

Kuza şaşırdı.

“Nasıl? Ölmemiş mi? Benim kurşunumdan kim sağ çıkabilmiştir ki?”

Sero Reşo:
“Orasını bilemem ama bu çocuk hala sağdır. Kapağı açtığımız zaman kanlar içinde bize bakıyordu. Şimdi de bagajdan dışarı çıkmaya çalışıyor… İnanmazsanız gelin, bakın”deyince, Kuza şaşkınlığından ne diyeceğini bilemedi.

“Vay dokuz canlı köpek vay! Bu kıl kurdunun şeytanıyla arası iyi olmalı. Ama yine de o çocuğun inadı benim kurşunumu yenemez.” diyerek, dikiz aynasından geriye bakışını sürdürdü.

Reşo’nun söyledikleri doğru çıktı. Osmancık, az sonra kendi kanına batmış çıkmış halde, sendeleyerek,bagaj kapağına tutunarak, ağır ağır çıktı dışarı. Elleri önde, hortlaklar gibi Kuza’ya doğru yürümeye başladı.

Olan bitenleri dikiz aynasından izleyen Kuza, şaşkınlığından ne yapacağını bilemedi.

“Vay orospu çocuğu vay! Vay ki vay!” dedikten sonra adamlarına seslendi.

“Çabuk binin arabaya!”

Sero Reşo ile Arabo hemen bindiler arabaya. Kuza bastı gaza. Kanlar içindeki hortlağa dönmüş çocuktan kaçarcasına uzaklaştılar oradan… Kuza bir yandan araba kullanıyor, bir yandan da dikiz aynasından geriye bakıyordu. Osmancığın hala peşinden gelmeye çalıştığını görünce, Kuza durdurdu arabayı…

“Şu çocuktaki inada bakın siz! Bana mısın demiyor, hala peşimizden geliyor” dedi.

Arabayı geri vitese atarak, geri geri sürerek, Osmancık’a yaklaşınca durdurdu arabayı. Belindeki ondörtlüğü çıkararak, hala sendeleye sendeleye gelmeye çalışan Osmancık’a doğrulttu.

“Bu çocuğun canında bana fazla gelen bir şeyler var. Ölmesi için belli ki tek kurşun yetmiyor… Şimdi iki kaşının ortasındaki cehennem noktasına sıkacağım..” diyerek çöktü tetiğe… Osmancık çarpılmış gibi düştü yere…Bir daha kıpırdamadı.

Kuza, onun öldüğünden hala emin değildi. Sero Reşo ile Arabo ya:

“Gidin bakın hele, yeterince ölmüş mü ?” diye seslendi.

İki eşkiya arabadan inerek, ölüye doğru yürüdüler. Reşo, kalın tabanlı, ucu demirli potinin ucuyla, cesedin kaval kemiğine vurdu, vurdu… Üstüne çıkarak cesedin elini yüzünü çiğnedi, tepindi. Arabo ise çocuğun göğsüne çıkarak, bütün ağırlığı ile tepindi. Osmancık’tan ses soluk çıkmayınca,”tamam, kaderi bu kadarmış!” dedi. Sero Reşo ise, “Ne kaderi? Kaderi bile yokmuş fukaranın” dedi… Sonra Kuzu’ ya dönerek:

“Ağam bu çocuk tamamdır… Artık cesedi kıçında biridir” dedi.

Kuza arabadan inerek bir cigara yaktı, rahatlamıştı.

Sero Reşo ile Arabo ise, bagajdan kazmayı küreği çıkararak, Hacıhıdır çayının kenarına bir mezar kazmaya başladılar.

Kuza, hem cigara içiyor, hem de genç ölünün çevresinde dönüyordu.

“Eğer ikinci kurşunumda da ölmeseydi, bagajdaki kalın iple onu arabanın arkasına bağlayacak, sonra da taşın dabarının anasında sürükleyecektim onu” dedi.

Çukur yeterli derinliğe ulaşmıştı. Sero Reşo ile Arabo, ölünün elleri ve ayaklarından tutarak, çukurun içine attılar Osmancık’ı.. Üstünü acele acele toprakladılar.

Osmancık’ın mezarı bugün hala Hacıhıdır çayının kenarındadır… Kazmayı, küreği bagaja koyup bindiler arabaya. Kuza da bindi… Hacıhıdır çayının kıyısını izleyerek Fırat kayalıklarına doğru uzaklaştılar, gözden kayboldular.

Arabada kimse konuşmuyordu. Kuza ise hem araba kullanıyor, hem de istem dışı bir hareketle hala dikiz aynasından geriye doğru bakıyordu. Osmancık’ın, hala peşinden gelip gelmediğini anlamaya çalışıyordu. Arkadan gelen kimse olmadığı halde, dikiz aynasında hala birilerinin geldiğini sanıyordu. Bu Kuza’ nın belleğinin kendisine oynadığı bir oyundu.
“Bu çocuk dengemi bozdu. Gölgesi hala beni izliyor gibi” diye konuştu.

Arabo girdi söze:
“Ağam, biz Urfalı avcılar arasında anlatılan bir yaralı ceylan öyküsü vardır. Avcı, nişan aldığı ceylanı yaralı bırakamaz. Mutlaka öldürmeli onu… Yaralı bırakılan ceylanın ilenci avcının peşini ölünceye kadar bırakmazmış, öyle derler.”

Kuza:
“Vallah doğrudur. Benim kurşunum kadar ölümden anlayan kurşun azdır. Tetiğe çöktüğüm an, ölümün düğünü başlar… Ama bu çocuğun hayaleti şaşırttı beni… Gölgesi hala peşimi bırakmıyor gibi…”

Sero Reşo:
“Ağam, sizi rahatsız eden o çocuğun hayaleti değil, sizin vicdanınızdır… Vicdanınız kanıyor sizin..” dedi.
Kuza:
“Niyeymiş o?”

Sero Reşo :.
“Kızmayın ama, öldürülmeyecek kadar öksüz, toy bir çocuğa silah çektiniz. Yetime kıydınız… Bence ilk kurşunla ölmeyene bir şans daha tanımalı, ölümün üstüne fazla gitmemeliydiniz. Ölümle yarışılmaz, ölümün duvarına ateş edilmez… Rahmetli babam söylerdi “Ölümün mezarı yoktur, ölülerin mezarı vardır”diye.. Kusura bakmayın ama siz bugün bir cinayet işlediniz.”

Kuza:
“Zaten o çocuğun asıl suçu da buydu bence…”