Orhan Veli ve Arkadaşlarının Açlık Grevi

Orhan Veli ve Arkadaşlarının Açlık Grevi

Orhan Veli ve Arkadaşlarının Açlık Grevi

 

FO­TOĞ­RAF

Dört kişi park­ta çek­tir­mi­şiz,/ Ben, Orhan, Oktay, bir de Şi­na­si…/ An­la­şı­lan son­ba­har/ Ki­mi­miz pal­to­lu, ki­mi­miz ce­ket­li/ Yap­rak­sız ar­ka­mız­da­ki ağaç­lar…/ Ba­ba­sı daha öl­me­miş Oktay’ın,/ Ben bı­yık­sı­zım,/ Orhan, Sü­ley­man efen­di­yi ta­nı­ma­mış./ Ama ben hiç böyle mah­zun ol­ma­dım;/ Ölümü ha­tır­la­tan ne var bu re­sim­de?/ Oysa ha­yat­ta­yız he­pi­miz. (Melih Cev­det ANDAY)

Fo­tog­raf­ta yer alan ki­şi­ler Orhan Veli’nin ya­şa­mı bo­yun­ca dost­la­rı ola­rak kal­dı­lar. Sol­dan sağa: Orhan Veli, Şi­na­si, Oktay Rifat ve Melih Cev­det Anday.

Orhan Veli, as­ker­lik yap­tı­ğı dö­nem­de ha­ya­tı­nı şöyle özet­le­miş­tir:

“1914’te doğ­dum. 1 ya­şın­da kur­ba­ğa­dan kork­tum. 9 ya­şın­da oku­ma­ya, 10 ya­şın­da yaz­ma­ya merak sar­dım. 13’te Oktay Rifat’ı, 16’da Melih Cev­det’i ta­nı­dım. 17 ya­şın­da bara git­tim. 18’de ra­kı­ya baş­la­dım. 19’dan sonra ava­re­lik dev­rim baş­lar. 20 ya­şın­dan sonra da para ka­zan­ma­sı­nı ve se­fa­let çek­me­si­ni öğ­ren­dim. 25’te ba­şım­dan bir oto­mo­bil ka­za­sı geçti. Çok aşık oldum. Hiç ev­len­me­dim, şimdi as­ke­rim”.

Orhan Veli ya­şa­dı­ğı çağda her zaman ile­ri­ci tav­rı­nı ko­ru­ya­rak ve ge­liş­ti­re­rek in­san­lık ta­ri­hin­de unu­tul­maz ye­ri­ni onur­lu­ca al­mış­tır. Ör­ne­ğin, An­ka­ra’da, Milli Eği­tim Ba­kan­lı­ğı Ter­cü­me Bü­ro­su’nda ça­lı­şır­ken 1947’de, Hasan Âli Yücel’in ye­ri­ne Reşat Şem­set­tin Sirer’in bakan ola­rak atan­ma­sı üze­ri­ne, Milli Eği­tim Ba­kan­lı­ğın­da “an­ti­de­mok­ra­tik bir hava” es­me­ye baş­la­dı­ğı­nı söy­le­ye­rek, gö­re­vin­den is­ti­fa et­miş­tir.

Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cev­det, Nazım Hik­met’in ha­pis­ten kur­ta­rıl­ma­sı için açlık grevi yap­mış ve bu yolda ya­zı­lar ya­yım­la­mış­lar­dır. Tüm bu ey­lem­ler Kud­ret ve Ulus ga­ze­te­le­rin­ce “Vatan ha­in­li­ği ve Mos­ko­va uşak­lı­ğı” ola­rak yo­rum­lan­mış­tır. Bu tep­ki­le­re kar­şı­lık açlık gre­vi­ni ikin­ci gün bi­ti­rip Yap­rak Der­gi­si’nin 15.5.1950 ta­rih­li sa­yı­sın­da şu ya­nı­tı ve­rir­ler: “Bir şa­irin öl­dü­rül­me­si­ne şair gön­lü­müz razı ol­ma­dı­ğı için, sırf onu kur­tar­ma­yı is­te­di­ği­mi­zi be­lirt­mek için iki gün aç dur­duk. Ni­ye­ti­miz kim­se­yi teh­dit de­ğil­di, sa­de­ce şa­ir­lik bor­cu­mu­zu öde­mek­ti. Bu­nun­la be­ra­ber fır­sat düş­kü­nü yazar bu ha­re­ke­ti­mi­ze si­ya­si bir mana ver­me­ye kal­kış­tı. Bizi, ya­ban­cı ül­ke­ler­de mem­le­ke­ti­miz aley­hin­de ya­pı­lan menfi pro­pa­gan­da­la­ra alet ol­mak­la suç­lan­dı­ran­lar çıktı.”

İşte bu suç­la­yan­lar­dan bi­ri­si de Kud­ret ga­ze­te­si­dir. 11 Mayıs ta­rih­li ga­ze­te şu baş­lı­ğı atar: “Üç sos­ya­list şair açlık grevi ya­pa­cak­mış!” Bu baş­lı­ğa kar­şı­lık Orhan Veli ise şu ce­va­bı verir:

“Yur­du­muz­da sos­ya­list ke­li­me­siy­le ko­mü­nist ke­li­me­si ara­sın­da­ki fark pek an­la­şı­la­ma­dı­ğı, ko­mü­nist ke­li­me­si de çok kere vatan haini an­la­mı­na gel­di­ği için bu baş­lı­ğı ilkin cur­nal­cı­lık say­dık. Ama sonra, biraz dü­şün­dük; ilk kor­ku­mu­zun bo­şu­na ol­du­ğu­nu an­la­dık. Çünkü bun­dan beş on gün evvel eski Dev­let Baş­ka­nı Cemil Sait Bar­las Halk Par­ti­si’nin bir Sos­ya­list Par­ti­si ol­du­ğu­nu söy­le­miş­ti. Söy­le­miş­ti de, De­mok­rat­lar buna şid­det­le kar­şı­lık ver­miş­ler, ‘Siz sos­ya­list de­ğil­si­niz, asıl sos­ya­list biziz,’ de­miş­ler­di. Par­ti­le­ri­mi­zin ara­sın­da bile kolay kolay pay­la­şı­la­ma­yan bu sı­fa­tı bize layık gör­dü­ğü için Kud­ret ga­ze­te­si­ne te­şek­kür etmek is­ti­yo­rum.”

Açlık gre­vi­ni ta­mam­la­ma­sa­lar da, Nazım Hik­met’e des­tek veren ya­zı­lar yaz­mak­tan geri kal­maz­lar çünkü, bi­lir­ler ak­si­nin ül­ke­le­ri için bir ge­ri­lik ol­du­ğu­nu. İşte Orhan Veli’nin 1 Mart 1950 ta­rih­li Yap­rak’ta yaz­dık­la­rı:

“Bugün Av­ru­pa’da ta­nı­nan bir tek şa­iri­miz var: Nazım Hik­met. O da bize rağ­men ta­nı­nı­yor. Biz, ‘Aman kimse duy­ma­sın!’ di­yo­ruz. Ama fay­da­sı yok; duy­muş­lar. Nazım Hik­met’i bize, onlar kabul et­tir­me­ye ça­lı­şı­yor­lar. Adını, le­hi­mi­ze değil, aley­hi­mi­ze kul­la­nı­yor­lar. Bizi, büyük şa­ir­ler ye­tiş­ti­ren bir mil­let ola­rak değil, büyük şa­ir­le­ri ha­pis­ler­de sü­rün­dü­ren bir mil­let ola­rak ta­nı­tı­yor­lar.”

Evet Orhan Veli ile Nazım Hik­met şi­ir­le­riy­le çok atış­mış­lar­dır ama, bu atış­ma bir­bi­ri­ni seven, daha da önem­li­si bir­bi­ri­ne saygı duyan iki insan ara­sın­da­dır. Ör­ne­ğin Orhan Veli, Hür­ri­ye­te Doğru şi­irin­de;

“Gör­mü­yor musun, her yanda hür­ri­yet;
Yel­ken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gi­de­bil­di­ğin yere.”

der­ken, Nazım Hik­met 10 yıl sonra, 15 Eylül 1958 ta­ri­hin­de O’na ‘Oğlum’ diye ses­le­nir:

“De­ni­zin üs­tün­de ala bulut
yü­zün­de gümüş gemi
için­de sarı balık
di­bin­de mavi yosun
kı­yı­da çıp­lak bir adam
dur­muş dü­şü­nür.
Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa,
balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olun­ma­lı, oğlum,
Bu­lu­tuy­la, ge­mi­siy­le, ba­lı­ğıy­la, yo­su­nuy­la.”

1955 yı­lın­da Bu­da­peş­te’deki Kent Radyo’sunda bir ko­nuş­ma yapan Nazım Hik­met, çok se­ya­hat et­ti­ği­ni söy­ler. Bunun üze­ri­ne şaire so­rar­lar: “Acaba bu sık se­ya­hat­le­ri­niz sı­ra­sın­da ya­nı­nız­da bu­lun­dur­du­ğu­nuz ki­tap­lar ne­ler­dir?”

Nazım’ın ya­nı­tı çok açık­tır: “Şimdi size söy­le­ye­yim. Me­se­la benim ba­vu­lum­da neler var. Bir defa tabii Orhan Veli var. Öyle sa­nı­yo­rum ki Orhan Veli bizim en güzel şa­ir­le­ri­miz­den biri. Çok genç öldü, yazık oldu ama, ölüm­süz.”

Ko­nuş­ma iler­le­yin­ce Nazım’dan bir­kaç Orhan Veli şiiri oku­ma­sı­nı is­ter­ler. İlk ola­rak ‘çok sev­di­ği­ni’ vur­gu­la­dı­ğı Sere Serpe’yi okur. Şiiri bi­tin­ce şu yo­ru­mu yapar: “Ne güzel Türk­çe, sonra nasıl İstan­bul, nasıl İstan­bul kızı…”

Sonra De­lik­li Şiir, Vatan İçin ve Cevap’ı okur. Son ola­rak “bir tane daha oku­ya­yım. Doyum ol­mu­yor ki…” der ve Ge­lir­li Şiir’i okur.

Bursa Ha­pis­ha­ne­si’ndey­ken ken­di­si­ne gön­de­ri­len ki­tap­lar­dan bi­ri­ne hay­ran olur Nazım. Ka­pa­ğın­da­ki resmi Bedri Rahmi Eyu­boğ­lu’nun yap­tı­ğı ki­ta­ba “mü­ba­la­ğa­sız bir saat, tıpkı, bir şarkı din­ler, bir yazı okur gibi, hatta daha başka türlü dalıp” gider. Öyle hay­ran ol­muş­tur ki “sakın kay­bet­me” no­tuy­la bir­lik­te ki­ta­bı oğlu Memet’e gön­de­rir. Ara­dan zaman ge­çin­ce ki­ta­bı ye­ni­den görme is­te­ği basar Nazım’ı. Ve Bir Şiir Ki­ta­bı­nın Kapak Resmi adlı şi­iri­ni yazar.

Kapak res­min­de Bedri Rahmi tüm hü­ne­ri­ni şa­kıt­tıy­sa da Ye­ni­si adlı bu ki­ta­bın şairi Orhan Veli de şi­ir­le­rin­de bir o kadar ba­şa­rı­lı­dır.

Orhan Veli öl­dü­ğü zaman hala Bursa Ha­pis­ha­ne­si’nde yat­mak­ta olan Nazım Hik­met’in üzün­tü­sü bir kat art­mış­tır. Bu üzün­tü için­dey­ken, 1.12.1949 ta­rih­li Yap­rak Der­gi­si’nde oku­du­ğu Orhan Veli’nin Dalga isim­li şi­iri­ni anım­sar:

“Öyle bir yerde ol­ma­lı­yım.
Öyle bir yerde ol­ma­lı­yım ki,
Ne kar­puz ka­bu­ğu gibi,
Ne ışık, ne sis, ne buğu gibi…
İnsan gibi.”

Yatar Bursa Ka­le­sin­de’nin son şiiri Bir Hazin Hür­ri­yet’in Nazım’ın Bursa’da yaz­dı­ğı son şiir ol­du­ğu­nu iddia ede­bi­li­riz ama, bu şi­ir­de isim ver­me­den an­dı­ğı kişi ke­sin­lik­le Orhan Veli’dir:

“Bir alet, bir sayı, bir ve­si­le gibi değil.
İnsan gibi ya­şa­ma­lı­yız der­sin,
Büyük hür­ri­ye­tin­le ba­sar­lar ke­lep­çe­yi,
Ya­ka­lan­mak, hapse gir­mek, hatta asıl­mak hür­ri­ye­tin­le hür­sün!”

Git­ti­ği yer­ler­de Orhan Veli’yi ta­nıt­ma­ya ça­lı­şan Nazım Hik­met, 1958 yı­lın­da yaz­dı­ğı Slav­ya Kah­ve­si’nde Şair Dos­tum Tav­fer’le Ya­ren­lik şi­irin­de de konuk eder, sev­di­ği bu şairi:

“Hele sa­bah­la­rı, hele ba­har­da,
Pırağ şehri yal­dız­lı bir du­man­dır
ve kızıl, ko­ca­man bir elma gibi
Nez­val geçer taze çık­mış kab­rin­den
Pa­ram­par­ça yü­re­ği de elin­de
ve Orhan Veli’yle kar­şı­la­şır­lar
Uru­me­li­hi­sa­rı’ndan gelir o
ve telli ka­va­ğa ben­zer Orhan’ım
yü­re­ci­ği delik deşik onun da.”

16 Ağus­tos 1959 ta­rih­li Dört­lük şi­irin­de de üç ki­şi­den bah­se­der Nazım.

“Yer­yü­zü­ne tohum gibi saç­mı­şım ölü­le­ri­mi,
kimi Odesa’da yatar, kimi İstan­bul’da, Pırağ’da kimi.
En sev­di­ğim mem­le­ket yer­yü­zü­dür.
Sıram ge­lin­ce yer­yü­züy­le örtün üze­ri­mi.”

Odesa’da yatan kişi, ikin­ci eşi Lena Yur­çen­ko’dur. Diğer iki ki­şi­nin kim ol­duk­la­rı­nı bir ön­ce­ki şiire ba­ka­rak söy­le­ye­bi­li­riz ki; Nez­val ve Orhan Veli…”

Kaynak: www.​orhanveli.​net

Yorum yaz