Bir Zamanlar Dillerden Düşmeyen Agora Meyhanesi’nin Hikâyesi

 

AGORA MEY­HA­NESİ

Sana bu sa­tır­la­rı
Bir son­ba­har gününün
Felç olmuş ge­ce­sin­den ya­zı­yo­rum.
Beş yüz mum­luk am­pül­le­rin ka­ran­lı­ğın­da
Sa­at­ler­dir, bo­şa­lan ka­deh­le­re
Şar­kı­la­rı­nı dol­du­ru­yo­rum
Ta­ba­ğım­da­ki her zey­tin ta­ne­si­ne
Sim­si­yah ba­kış­la­rı­nı ko­yu­yo­rum
Ve, kal­dı­rıp,
Bu re­zil­ce­si­ne ya­şa­mın şe­re­fi­ne içi­yo­rum;
Bu­ra­sı Agora Mey­ha­ne­si
Burda yaşar aşk­la­rın en ma­da­ra­sı
Ve en şa­ha­ne­si
Burda saç­la­rın her te­li­ne
Bir galon içi­lir
Sen, bu sekiz kö­şe­li mey­ha­ne­yi bil­mez­sin
Bu sekiz kö­şe­li mey­ha­ne seni bilir.
Bu­ra­sı Agora Mey­ha­ne­si
Bu­ra­sı ar­zu­la­rı­nı yi­tir­miş in­san­la­rın dün­ya­sı.
Şimdi içim­de sokak fe­ner­le­ri­nin yal­nız­lı­ğı
Bo­şa­lan el­le­rim­de
Kah­re­den bir ha­fif­lik
Bu akşam
Umut­la­rı­mı meze yapıp içi­yor­sam
Elim­de değil.
Bu da bir nevi na­mus­lu ser­se­ri­lik.
Dı­şa­rı­da ha­fif­ten bir yağ­mur var
Bu gece benim gecem
Ka­deh­ler­de ala­im-i se­ma­la­rın rak­set­ti­ği,
Gön­lüm­de bütün dert­le­rin
Hora tep­ti­ği gece bu
Ca­m­la­ra vuran her dam­la­da
Seni, ha­tır­lı­yo­rum
Ve sana su­suz­lu­ğu­mu…
Bi­raz­dan plak­lar­da şarkı­lar susar,
Ka­deh­ler bo­şa­lır,
Umut­lar tü­ke­nir
Me­ze­ler biter
Biraz sonra
Bir mavi ay doğar te­pe­ler­den
Bu sar­hoş şeh­rin üs­tü­ne,
Bi­raz­dan bu yağ­mur da diner.
Sen ba­kma benim böyle de­li­ce ef­kar­lan­dı­ğı­ma,
Men­di­lim­de­ki o kızıl le­ke­ye de boş­ver
Yarın gelir ça­ma­şır­cı kadın
Her ­şey­den ha­ber­siz onu da yıkar;
Sen mes’ut ol yeter ki
Ben ol­ma­sam ne çıkar.
Dedim ya:
Bu­ra­sı Agora Mey­ha­ne­si
Bir tek iyi­li­ğin tüm kö­tü­lük­le­re
Mey­dan oku­du­ğu yer
Bu­ra­sı Agora Mey­ha­ne­si,
Bu­ra­sı kan tü­kü­ren
Mes’ut in­san­la­rın dün­ya­sı…

(Ege­den, Bahar 2013, İzmir, Y:5, S: 16, s. 6.)

Ede­bi­ya­tı­mız­da­ki ünlü şa­ir­le­rin dil­ler­de do­la­şan bazı şi­ir­le­ri­nin hi­kâ­ye­le­ri, yay­gın öl­çü­de bi­li­nir, hatta ef­sa­ne­le­şir. Söz­ge­li­mi, At­ti­lâ İlhan’ın Pia, Öz­de­mir Asaf’ın La­vi­nia, Sezai Ka­ra­koç’un Mona Roza, Bedri Rahmi Eyu­boğ­lu’nun Ka­ra­dut, Ahmet Muhip Dra­nas’ın Fah­ri­ye Abla şi­ir­le­ri bu tür­den­dir. Onur Şenli’nin Agora Mey­ha­ne­si de ya­zı­lış hi­kâ­ye­si ba­kı­mın­dan ol­duk­ça ilgi çe­ki­ci­dir.

Aşk te­ra­pi­siy­le uğ­ra­şan uz­man­la­ra göre,“Aşk ru­hu­muz­da ya­şa­nır­ken be­de­ni­mi­zi va­sı­ta ola­rak kul­la­nır. Nef­si­miz ister, kal­bi­miz sever, ak­lı­mız de­ğer­len­di­rir, bi­lin­ci­miz ta­nım­lar ve ru­hu­muz bağ­la­nır.” Aşk ko­nu­sun­da, akıl ile gönül çe­li­şir. Gönül fer­man din­le­mez de­ni­li­şi, biraz da bun­dan­dır. Gönül bir sul­ta­na bağ­lan­ma­ya gör­sün, âşı­ğın ma­şuk­tan kop­ma­sı olası de­ğil­dir.

Şa­ir­ler, genel ola­rak aşk ko­nu­lu şi­ir­le­rin­de; aşk, şef­kat, mu­hab­bet, has­ret, nef­ret, kin, hüzün gibi duy­gu­la­rı­nı dile ge­tir­me­ye ça­lı­şır­lar. Bu duy­gu­lar, açık me­kân­lar­da dile ge­ti­ril­di­ği gibi, ka­pa­lı me­kân­lar­da da te­ren­nüm edil­mek­te­dir. Eski şiir ge­le­ne­ği­mi­ze bağlı ola­rak mey­hâ­ne ve mey, mo­dern şi­iri­miz­de de sık­lık­la gö­rü­lür. Sev­da­ya dö­nüş­müş aşk­tan, vus­lat yoksa, ge­ri­ye kalan hic­ran, has­ret, hüzün ve gir­yan­dır. Âşık, te­sel­li bu­la­bil­mek için dış me­kâ­na(ta­bi­ata), ya da iç me­kâ­na (mey­hâ­ne­ye) sı­ğı­nır. Mey (bâde, şarap), aşk der­diy­le yanıp tu­tu­şan­lar­ca mey­hâ­ne­ler­de içi­lir. Ken­din­den geçen âşık, ka­deh­te sev­gi­li­si­ni görür ve yaşar. Zira ka­de­hin ağzı yu­var­lak­tır, sev­gi­li­nin yü­zü­nü ha­tır­la­tır; şa­ra­bın rengi kır­mı­zı­dır, sev­gi­li­nin du­da­ğı­nı ve ya­nak­la­rı­nı çağ­rış­tı­rır. Sev­gi­li­nin yüzü ayın on dördü gi­bi­dir, do­lu­nay­dır, çünkü sev­gi­li­nin yüzü yu­var­lak, ber­rak ve gü­zel­dir. Câm (şarap ka­de­hi), sev­gi­li­nin du­da­ğı­dır, ağ­zı­dır; gon­ca­dır, gül­dür, lâ­le­dir. Bütün bu gü­zel­lik­le­ri ka­deh­te bulan âşık, sev­gi­li­si­nin gü­zel­li­ğin­den do­la­yı ken­din­den geçer, bir hoş olur, sar­hoş olur. Onun için, aşk der­diy­le hoş ol­ma­yan âşık­lar, mey­hâ­ne­ye koşar ve te­sel­li bul­ma­ya ça­lı­şır­lar. Şair Nedim’in de­di­ği üzere:

“Mey­hâ­ne mu­kas­sî gö­rü­nür taş­ra­dan ammâ
Bir başka ferah başka le­tâ­fet var için­de”

Mey­hâ­ne, dı­şa­rı­dan sı­kın­tı­lı bir yer gibi gö­rü­nür ama, için­de bam­baş­ka bir fe­rah­lık ve gü­zel­lik var­dır.
İnsan, ah­sen-i tak­vîm’dir, en güzel ya­ra­tı­lı­şa sa­hip­tir. Do­la­yı­sıy­la sev­me­si, aşkı ya­şa­ma­sı en doğal hak­kı­dır. İnsa­nın en güzel şe­kil­de ya­ra­tı­lı­şı, kar­şı­lık­lı sev­giy­le, bir­lik­te­lik­le anlam ka­za­nır. Aile oca­ğı­na zemin ha­zır­la­yan bu bağ, de­ğer­li ve an­lam­lı­dır. Sev­gi­nin acıyı bal ey­le­di­ği bi­li­nir, dert de sev­gi­nin sı­cak­lı­ğıy­la deva bulur. Bu yüz­den, âşık­lar­da­ki gel-git­le­rin ana kay­na­ğı, ortak/kar­şı­lık­lı aşk­ta­dır. Sev­gi­nin rengi beyaz, nef­re­tin rengi siyah ola­rak al­gı­la­nır. Yarım kal­mış kırık aşk­lar­da ka­ram­sar­lık hâkim olur, bu ruh hâli için­de­ki âşık, mey­hâ­ne­de duy­gu­la­rıy­la baş­ba­şa kalır ve avun­ma­ya ça­lı­şır.

Onur Şenli’nin Agora Mey­ha­ne­si adlı şiiri, pla­to­nik bir aşkın hi­kâ­ye­sin­den iba­ret­tir. Şair, genç­lik dö­ne­mi­nin en ha­re­ket­li ça­ğın­da -on dokuz ya­şın­day­ken- ba­ba­sı­nın yakın ar­ka­da­şı­nın, lise son sı­nıf­ta oku­yan on yedi ya­şın­da­ki kı­zıy­la ta­nı­şır. Aile or­ta­mın­da Onur Şenli, söz­le­ri Mus­ta­fa Nafiz Irmak’a ait olan Se­la­hat­tin Pınar’ın Hicaz Ma­ka­mı’ndaki şar­kı­sı­nı okur ve âdeta bu şar­kıy­la, ge­le­ce­ğe yö­ne­lik duy­gu­la­rı­nı sez­miş gibi açığa vurur:

“An­la­dım sev­me­ye­cek­sin beni sen nazlı çiçek
Hasta gön­lüm yine hic­ra­nı­nı yal­nız çe­kecek
Belki ruhum seni çıl­gın­ca se­ver­ken ölecek
Yine sen­sin beni bir lâhza şi­fa­yâb edecek”

Bunun üze­ri­ne kız da, sözü ve mü­zi­ği Kadri Cer­ra­hoğ­lu’na ait olan,

“Seni sev­mem de hak­sız
Sev­dim demem de hak­sız
Fakat neden in­saf­sız
Sim­si­yah ba­kış­la­rın” (…)

tan­go­su­nu, Onur Şenli’nin göz­le­ri­nin içine baka baka okur. Kar­şı­lık­lı ola­rak bu şar­kı­lar okun­duk­tan sonra ay­rı­lır­lar. Böy­le­ce Onur Şenli’nin içine bir kor düşer. G…. adlı kız, Bas­ma­ne’de otur­mak­ta­dır; Şenli, kızın evi­nin önün­den her ge­çi­şin­de, onu pen­ce­re­de gör­mek­te, yanıp tu­tuş­mak­ta­dır. Bir gün, kızın evi­nin pen­ce­re­si­nin önün­den ge­çer­ken, önüne bir kâğıt atı­lır. Kâ­ğıt­ta, ken­di­si­nin Gün­doğ­du’daki Sisi Pas­ta­ha­ne­si’nde bek­len­di­ği notu var­dır. Se­vinç­li­dir. Ancak pas­ta­ha­ne­ye git­ti­ğin­de Ü… adlı bir kızla yüz­yü­ze gelir. Bu kız, G….’nin ar­ka­da­şı­dır. Onur Şenli’ye, ay­lar­dır ken­di­si­ni sev­di­ği­ni söy­le­yin­ce, o, bu du­ru­ma çok şa­şı­rır. Ona, G….’yi sev­di­ği­ni in­cit­me­yecek şe­kil­de söy­ler ve kızın ya­nın­dan ay­rı­lır. Bu durum G….’ye yan­lış ak­ta­rıl­mış­tır. G…. bir daha pen­ce­re­ye çık­maz ve Şenli ile gö­rüş­mek is­te­mez. Bu hic­ran ve has­ret duy­gu­la­rı, yarım kal­mış aşkın ız­dı­ra­bı­nı dile ge­ti­ren Agora Mey­ha­ne­si adlı şi­irin ya­zı­lı­şı­na ve­si­le olur. Onur Şenli, şi­iri­ne İngi­liz­ce The night, wine and love (Gece, Şarap ve Aşk) adını verir. Oktay Dik­men adlı ar­ka­da­şı, bunu de­ğiş­ti­re­rek şi­irin adı­nın Agora Mey­ha­ne­si ol­ma­sı­nı tek­lif eder. Böy­le­ce şiir, ka­lı­cı adını almış olur.

Onur Şenli, Agora (İki­çeş­me­lik)’da bir mey­hâ­ne­ye gider. Bu­ra­sı, Agora ha­ra­be­le­ri­nin bu­lun­du­ğu yer­dir. Bas­ma­ne Camii ile Ha­tu­ni­ye Camii ara­sın­da yer alan Ko­ko­reç­çi Doğan’ın mey­hâ­ne­si­dir. (Yeni bir dü­zen­le­me ile bu me­kâ­nın, Agora Mey­ha­ne­si ola­rak hiz­me­te açı­la­ca­ğı be­lir­til­mek­te­dir.) Şair, bu me­kân­da içki içer­ken duygu ve dü­şün­ce yo­ğun­lu­ğu­nu dile ge­tir­me­ye ça­lı­şır. Yu­ka­rı­da me­tin­de yer alan ilk on dize, şa­irin sev­di­ği kıza karşı duy­gu­la­rı­nı ifade eden bir mek­tup şek­lin­de kar­şı­mı­za çıkar. Ni­te­kim, bu di­ze­ler yan yana ya­zıl­dı­ğın­da; “Sana bu sa­tır­la­rı/ Bir son­ba­har ge­ce­si­nin/ Felç olmuş ge­ce­sin­den ya­zı­yo­rum./ Beş yüz mum­luk am­pül­le­rin ka­ran­lı­ğın­da/ Sa­at­ler­dir, bo­şa­lan ka­deh­le­re/ Şar­kı­la­rı­nı dol­du­ru­yo­rum/ Ta­ba­ğım­da­ki her zey­tin ta­ne­si­ne/ Sim­si­yah ba­kış­la­rı­nı ko­yu­yo­rum/Ve, kal­dı­rıp,/ Bir re­zil­ce­si­ne ya­şa­ma­la­rın şe­re­fi­ne içi­yo­rum;” nesir cüm­le­le­ri ola­rak oku­na­bi­lir. Takip eden, “Bu­ra­sı Agora Mey­ha­ne­si/ Burda yaşar aşk­la­rın en ma­da­ra­sı/ Ve en şa­ha­ne­si” di­ze­le­rin­de­ki ses ben­zer­li­ği, şairi fark­lı dü­şün­dür­me­ye baş­lar. Mek­tup şek­lin­de ta­sar­la­nan duy­gu­lar, mıs­ra­la­ra dö­nüş­tü­rü­lür ve böy­le­ce ta­ma­mı elli beş di­ze­den olu­şan Agora Mey­ha­ne­si adlı şiir or­ta­ya çıkar. Çok be­ğe­ni­len bu şiir, yeni bir dü­zen­le­me ile,

“Bu­ra­sı Agora Mey­ha­ne­si
Burda yaşar aşk­la­rın en di­va­ne­si, en şa­ha­ne­si
Bu gece benim gecem
Cama vuran her dam­la­da
Seni ha­tır­lı­yo­rum ve
Sana su­suz­lu­ğu­mu…
Bu akşam ümit­le­ri­mi
Meze yapıp içi­yo­rum içi­yo­rum içi­yo­rum”

İsmet Nedim(Sa­at­çi) ta­ra­fın­dan Mu­hay­yer Kürdî ma­ka­mın­da bes­te­le­nir. Gö­rül­dü­ğü üzere, me­tin­den seç­me­ler ve metin üze­rin­de çe­şit­li de­ği­şik­lik­ler ya­pı­la­rak şarkı söz­le­ri oluş­tu­rul­muş­tur. Met­nin as­lın­da, “Cama vuran her dam­la­da/ Seni ha­tır­lı­yo­rum ve/ Sana su­suz­lu­ğu­mu…” di­ze­le­rin­den önce söy­len­miş olan “Bu akşam/ Umut­la­rı­mı meze yapıp içi­yor­sam/ Elim­de değil” di­ze­le­ri, en sona alın­mış ve “Bu akşam ümit­le­ri­mi/ Meze yapıp içi­yo­rum içi­yo­rum içi­yo­rum” şek­lin­de de­ğiş­ti­ril­miş­tir. Bu şarkı, ünlü sa­nat­çı­la­rı­mız (Zeki Müren, Gönül Yazar, Mü­zey­yen Senar, Ha­mi­yet Yü­ce­ses, Be­hi­ye Aksoy, Mu­az­zez Ersoy, Ahmet Özhan vb.) ta­ra­fın­dan okun­muş­tur; ay­rı­ca, Adnan Şen­ses, Me­di­ha De­mir­kı­ran, Nes­rin Si­pa­hi,Alâ­ad­din Şen­soy, Be­hi­ye Aksoy, Gönül Yazar, Şük­ran Ay, Şük­ran Özer ta­ra­fın­dan plak­lar­da ses­len­di­ril­miş­tir.

Şair, şi­irin­de sev­di­ği kızın hiç­bir özel­li­ğin­den söz et­mez­ken, mey­hâ­ne­nin sekiz kö­şe­li olu­şu­nu be­lir­tir. Bu mey­hâ­ne­de aşk­tan mus­ta­rip olan şair, sü­rek­li ola­rak sev­gi­li­si­ni dü­şü­nür. Adeta onu yudum yudum içer ve ef­kâr­la­nır.
Divan şi­irin­de saç (mû, gÎsû, zülf), âşıkı pe­ri­şan ve esir eder; onun ak­lı­nı ba­şın­dan alır. Saçın ko­ku­su (misk,anber,semen,rey­han)gü­zel­dir. Sev­gi­li­nin saçı kara ola­rak dü­şü­nül­dü­ğü için, leyl,şâm ve Leylâ’yı çağ­rış­tı­rır. Fu­zû­lî’nin Âşi­yân-ı mürg-i dil zülf-i pe­ri­şâ­nın­da­dır di­ze­si, saç-gö­nül iliş­ki­siy­le pe­ri­şan­lı­ğı ifade et­me­si ba­kı­mın­dan önem­li­dir. “Saç-gö­nül” iliş­ki­si bağ­la­mın­da saç­lar, âşığı ken­di­ne bağ­la­yan özel­li­ğiy­le dik­kat çeker. Eski şi­ir­de gönül bir kuş­tur, âdeta aşkın ver­miş ol­du­ğu acıy­la bes­le­nir. Âşık, gönül ku­şuy­la dert­le­şir; se­vin­ci­ni, üzün­tü­sü­nü onun­la pay­la­şır. Âşı­ğın gönlü, sev­gi­li­nin saç­la­rı­na bağ­lı­dır, saç­lar da­ğı­nık ol­duk­ça, âşı­ğın gönlü de pe­ri­şan olur; çünkü, âşı­ğın gönlü sev­gi­li­nin sa­çı­nın ucun­da ası­lı­dır. Aynı za­man­da sev­gi­li­nin saç­la­rı bir tu­zak­tır; gönül kuşu, bu tu­za­ğa düş­me­ye gör­sün, av­la­nır. Şi­ir­de, sev­gi­li­nin saç­la­rı­nın her te­li­ne bir galon içil­di­ği, ar­zu­la­rın yi­ti­ril­di­ği, için­de sokak fe­ner­le­ri­nin yal­nız­lı­ğı, umut­la­rın meze ya­pı­lıp içil­di­ği, bütün bu ya­pı­lan­la­rın na­mus­lu bir ser­se­ri­lik ol­du­ğu vur­gu­su ya­pı­lır. Şair, sar­hoş­lu­ğun ver­miş ol­du­ğu ke­yif­le, ka­deh­ler­de gök­ku­şa­ğı­nın rak­set­ti­ği ve gön­lün­de dert­le­rin hora tep­ti­ği bir gece ya­şa­dı­ğı­nı ifade eder. Yine eski şi­iri­miz­de, sev­gi­li­nin saç­la­rı ka­ra­dır, öyle ta­sav­vur edi­lir ve ge­ce­ye ben­ze­ti­lir. Dı­şa­rı­da yağan yağ­mu­run cam­la­ra vuran her dam­la­sın­da, özlem duy­gu­suy­la sev­gi­li­si­ni ha­tır­la­mak­ta ol­du­ğu, ka­deh­le­rin bo­şal­ma­sıy­la me­ze­le­rin bit­ti­ği ve umut­la­rın tü­ken­di­ği dile ge­ti­ri­lir. Bunca acıya rağ­men, ha­ya­tın devam et­ti­ği, ge­ce­nin ar­dın­dan yeni bir güne baş­la­na­ca­ğı, ya­şa­nan acı­la­rın di­ne­ce­ği be­lir­ti­lir. Ça­re­siz­lik için­de kalan şair, çek­ti­ği aşk acı­sı­nı unu­tu­rak sev­gi­li­si­nin mes’ûd ol­ma­sı di­le­ğin­de bu­lu­nur.
Agora Mey­ha­ne­si şi­irin­de, eski an­la­yı­şa bağ­lı­lık, do­lay­lı bir şe­kil­de kar­şı­mı­za çıkar. Bu durum, sa­de­ce Onur Şenli’ye özgü de­ğil­dir; Çağ­daş­Türk Şi­irin­de­ki şa­ir­le­rin çoğu şi­ir­le­rin­de de sık­lık­la gö­rü­lür. O ne­den­le, eski şiire bağlı de­ğer­len­dir­me­le­ri­miz ya­dır­gan­ma­ma­lı­dır.

Âşık sev­gi­li­si­nin der­din­den/çek­ti­ği sev­da­dan verem olun­ca ök­sür­me­ye baş­lar ve kan tü­kü­rür. Bu halk ara­sın­da­ki söy­le­yiş­le” ince has­ta­lık”tır. Bu me­tin­de de aşk der­diy­le helâk olan şa­irin men­di­lin­de bir kızıl leke gö­rü­lür. Ağ­zın­dan kan tü­kür­dü­ğü hâlde, mes’ûd in­san­lar ara­sın­da ya­şa­mak­ta ol­du­ğu­nu be­lir­ten şair, kö­tü­lü­ğe mey­dan okur ve sev­gi­li­si­ni mutlu gör­mek ister. “Kan tü­kür­me”, Faruk Nafiz’in Kıs­kanç adlı şi­iri­nin, Kan tü­kür­sün adını can­dan anan du­dak­lar, di­ze­sin­de ol­du­ğu gibi, diğer şa­ir­le­ri­mi­zin şi­ir­le­rin­de de gö­rü­lür. Bu bir ba­kı­ma Fu­zû­lî’nin Aşk der­diy­le hoşem el çek ilâ­cım­dan tabîb, di­ze­si­ni çağ­rış­tı­rır. Ancak ara­da­ki fark, Fu­zû­lî’nin aş­kı­nın -di­ğer bir an­lam­da- ilâhî, şa­irin aş­kı­nın ise be­şe­rî olu­şu­dur. Şair, daha son­ra­ki za­man­lar­da, şi­ir­de geçen Kan tü­kü­ren mes’ut in­san­la­rın dün­ya­sı, di­ze­sin­den pek hoş­nut de­ğil­dir. Bu dize üze­rin­de sık­lık­la du­rul­muş ol­ma­sı, şairi ra­hat­sız etmiş ve “Agora Mey­ha­ne­si” şairi ola­rak ta­nın­mak is­te­me­miş­tir.

Divan şa­ir­le­ri­nin ha­râ­bât’ı mey­hâ­ne an­la­mın­da kul­lan­dık­la­rı­na tanık olu­ruz. Şarap içe­rek mest olan âşık, mey­hâ­ne­de hayâl dün­ya­sın­da bulur ken­di­ni; kimi zaman ne­şe­le­nir ve üzün­tü­le­rin­den kur­tu­lur. Yahyâ Bey, Neler çeker bu gönül söy­le­sem şi­kâ­yet olur, der­ken, gön­lün aşk dal­ga­sın­da­ki hâ­li­ne işa­ret etmiş olur.

Şi­irin genel ha­va­sı için­de aşk, şarap, mey­hâ­ne, gece, hüzün, ız­dı­rap geniş yer tut­mak­ta­dır. El­bet­te­ki Onur Şenli, Divan Şiiri’ni örnek ala­rak Agora Mey­ha­ne­si şi­iri­ni yaz­mış de­ğil­dir. Böyle bir id­di­amız ola­maz. Ancak eski şi­irin, mo­dern şiire yan­sı­ma­la­rı bağ­la­mın­da, böyle bir et­ki­nin doğal ola­rak or­ta­ya çık­mış ol­du­ğu dü­şü­nü­le­bi­lir. Nâzım Hik­met ve At­ti­lâ İlhan başta olmak üzere, bir çok şâ­ir­le­ri­miz üze­rin­de de bu te­sir­ler gö­rül­mek­te­dir. Bun­la­rı dik­ka­te al­dı­ğı­mız­da, şa­irin, Divan ede­bi­ya­tı­na özgü maz­mun­lar­dan do­lay­lı bir şe­kil­de et­ki­len­di­ği­ni ve şi­irin­de kul­lan­mış ol­du­ğu­nu söy­le­mek müm­kün­dür. Şair, ken­di­siy­le ya­pı­lan bir gö­rüş­me­de “Agora Mey­ha­ne­si” için, şa­iri­ni aşmış bir şiir, ifa­de­si­ni kul­la­nır. Şiire bu açı­dan ba­kıl­dı­ğın­da; bir son­ba­har ge­ce­si­nin felç olmuş kö­şe­si, bo­şa­lan ka­deh­le­re şar­kı­la­rı dol­dur­mak, ta­bak­ta­ki her zey­tin ta­ne­si­ne sim­si­yah ba­kış­la­rı koy­mak, saç­la­rın her te­li­ne bir galon içmek, için­de sokak fe­ner­le­ri­nin yal­nız­lı­ğı­nı his­set­mek, umut­la­rı meze yapıp içmek, ka­deh­ler­de ala­im-i se­ma­la­rın rak­set­me­si, gö­nül­de bütün dert­le­rin hora tep­me­si, cam­la­ra vuran her dam­la­da sev­gi­li­yi ha­tır­la­ma­sı gibi çok sa­yı­da imge yüklü özgün ve şa­irâ­ne söy­le­yiş­ler­le de kar­şı­la­şı­rız.

Agora Mey­ha­ne­si’nin şarkı ola­rak bes­te­le­nip okun­ma­sı, sanat ca­mi­âsın­da ve halk ara­sın­da geniş yankı bul­ma­sı, onun se­vil­di­ği ve kabul gör­dü­ğü an­la­mı­na gel­mek­te­dir. Adeta ya­şan­tı­lar­dan yola çı­kı­la­rak kırık aşk­la­rın dile ge­ti­ril­miş ol­ma­sı, büyük ilgi gör­me­si­ne neden ol­muş­tur. Çünkü yarım kalan aşk­lar­da bir kır­gın­lık, bir hüzün, bir tü­ken­miş­lik duy­gu­su ya­şa­nır. Bu ya­şan­tı­lar, te­sel­li bu­la­bil­mek adına, mey­hâ­ne­de dile ge­ti­ril­miş ol­ma­sı açı­sın­dan sevda çeken yü­rek­le­re su serp­miş gibi gö­zük­mek­te­dir. Şiir bu yö­nüy­le ferdî duy­gu­la­rın ifa­de­si ol­mak­tan çıkıp aşk va­di­sin­de hayâl kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­yan bez­gin, bed­baht âşık­la­rın fer­ya­dı­nı te­ren­nüm eden bir şarkı ola­rak gö­nül­le­re taht kur­muş­tur.