Okul | Ali Yedigöz

Sabah er­ken­den uyan­dı. Tı­ra­şı­nı oldu. El­bi­se do­la­bı­nı açtı, kı­ya­fet­le­ri­ne baktı. Bugün ne giy­sem, diye dü­şün­dü. Önce in­ce­cik bir göm­lek giydi. Bal­ko­na çıktı. Hava rüz­gar­lıy­dı. El­bi­se do­la­bı­na ye­ni­den göz gez­dir­di. Yeşil, ince bir kazak giy­me­nin daha uygun ola­ca­ğı­na karar verdi. Ka­pı­dan çı­kar­ken yeşil mas­ke­si­ni ve beyaz şap­ka­sı­nı dü­zelt­ti. Asan­sör yine meş­gul­dü.

Al­tın­cı kat­tan yü­rü­ye­rek indi. Bi­na­nın ka­pı­sın­dan çı­kar­ken avu­cu­nu açıp du­var­da­ki de­zen­fek­tan ürü­nün­den sıktı. Si­te­nin bah­çe­sin­den ge­çer­ken ren­ga­renk açmış olan çi­çek­le­re baktı. Sonra boş ha­vu­zun önün­den yü­rü­dü. Geç­ti­ği­miz yaz ha­vuz­lar ka­pa­lıy­dı. Oysa pan­de­mi ön­ce­si havuz nasıl da cıvıl cıvıl olu­yor­du. Ço­cuk­lar, genç­ler sabah ondan iti­ba­ren ak­şa­ma kadar ha­vu­zun key­fi­ni çı­kar­tı­yor­lar­dı. Yay­la­ya git­me­di­ği za­man­lar o da havuz keyfi yap­mak­tan geri dur­ma­mış­tı.

Si­te­nin için­de­ki teks­til atöl­ye­si­nin ka­pı­sı açık­tı. İçe­ri­de Su­ri­ye­li ka­dın­lar biçki dikiş yap­ma­ya devam edi­yor­du. Az ile­ri­de bank­la­rın yanı ba­şın­da iki ke­di­nin bir­bi­ri­ne kur yap­tı­ğı­nı gördü. Geçen gün ke­di­ler­den bi­ri­si do­ğur­muş, üç yav­ru­su­nun da göz­le­ri açıl­ma­mış­tı. Du­ru­mu fark eden ahşap bo­ya­ma atöl­ye­si­nin öğ­ret­me­ni hemen erkek kar­de­şi­ne haber ver­miş, üç yavru ve an­ne­si­ni ve­te­ri­ne­re gö­tü­re­rek göz­le­ri­ni te­da­vi et­tir­miş­ler­di. Evde ba­kı­ma al­ma­la­rı­na rağ­men yavru ke­di­ler­den bi­ri­si ha­ya­ta veda etmiş, anne kedi suç­lu­luk için­de kol­tuk­la­rın al­tı­na giz­len­miş­ti. Diğer iki yav­ru­nun iyi ol­du­ğu ha­be­ri­ni almış, se­vin­miş­ti Cihan. Te­da­vi­le­ri­ni yapan ve­te­ri­ner, “Anne kedi de henüz çocuk sa­yı­lır. Yav­ru­lar doğar doğ­maz ya­la­say­dı göz­le­ri açı­lır­dı. Sa­nı­rım bu ilk do­ğu­mu. Yav­ru­lar bes­le­ne­me­miş. Bir süre bi­be­ron­la bes­le­me­niz ge­re­kecek,” demiş. Anne ke­di­nin çok uysal ol­du­ğu­nu söy­le­miş­ti ka­rı­sı. Bazı anne ke­di­ler gibi sal­dır­gan de­ğil­miş. Adeta yav­ru­la­rı­na yar­dım edil­me­si­ni is­te­miş. On­la­rın hi­ka­ye­si­ni din­ler­ken çok duy­gu­lan­mış­tı Cihan. An­ne­lik ne kut­sal bir duy­guy­du böyle!

Hemen si­te­nin kar­şı­sın­da­ki du­rak­tan halk oto­bü­sü­ne bindi. Tekli bir kol­tu­ğa otur­du. Ce­bin­den çı­kart­tı­ğı küçük ko­lon­ya şi­şe­sin­den par­mak­la­rı­na püs­kürt­tü. Oto­bü­se her bin­di­ğin­de ken­di­ni kötü his­se­di­yor­du Cihan. İnen­ler, bi­nen­ler… Acaba iç­le­rin­de ko­vid­li olan var mıydı? Has­ta­ne­le­rin önün­den bi­nen­ler de olu­yor­du, acaba test yap­tır­ma­ya mı gel­miş­ler­di? Oto­büs biraz ka­la­ba­lık­la­şın­ca te­dir­gin­li­ği daha da ar­tı­yor­du. Ki­mi­le­ri­nin burnu açık­tı, ki­mi­le­ri mas­ke­siz bi­ni­yor ancak uyarı so­nu­cun­da mas­ke­si­ni ta­kı­yor­du.

Gö­be­ği açık genç bir kadın, tam ışık­la­ra var­ma­dan inmek is­te­di­ği­ni söy­le­di. Şoför: “Du­ra­ğı geç­tik­ten sonra söy­le­di­niz. Polis var, du­ra­mam. Işık­la­rı ge­çin­ce ancak du­rak­ta ine­bi­lir­si­niz bayan,” dedi. Kadın şo­fö­re söy­le­ne­rek indi. Şoför de ka­dı­nın ar­ka­sın­dan söy­len­di.

Kırk da­ki­ka süren bir yol­cu­luk­tan sonra eski has­ta­ne du­ra­ğın­da indi. Ken­tin en eski has­ta­ne­si, şimdi bom­boş du­ru­yor­du öyle. De­va­sa şehir has­ta­ne­si ya­pı­lın­ca, bu emek­tar has­ta­ne bo­şal­tıl­mış­tı. Önün­den geç­ti­ği kos­ko­ca bi­na­la­ra üzü­le­rek baktı Cihan. “Es­ki­den bu­ra­lar çok canlı olur­du. Has­ta­ne­ye gi­ren­ler, çı­kan­lar… Şu ec­za­ne­ler şimdi ke­penk ka­pat­mış, ka­fe­ler ka­pa­lı, hiç kimse yok artık… So­kak­lar tın tın ötü­yor. Şu bi­na­da ben de yat­tım, ame­li­yat­lar oldum kaç kez… Ne hi­ka­ye­ler ya­şan­dı bu­ra­lar­da kim bilir?” diye dü­şün­dü.

Okul bi­na­sı­na yak­la­şın­ca zil se­si­ni duydu. 8. Sınıf öğ­ren­ci­le­ri zil se­si­ni du­yun­ca bah­çe­den sı­nıf­la­ra doğru ha­re­ket­len­miş­ti. Öğ­ren­ci­le­rin­den ba­zı­la­rı­nı gör­müş­tü. Okul bah­çe­si­ne gi­rin­ce, “Hocam, ho­ca­a­amm…” diye ses­len­miş­ler­di. 13 ay ol­muş­tu sınıf or­ta­mın­dan uzak­la­şa­lı. Öz­le­miş­ti öğ­ren­ci­le­ri­ni. Uzak­tan eği­tim ya­pı­yor­du Cihan. Öğ­ren­ci­le­ri­nin bir çoğu canlı ders­le­re ka­tı­la­mı­yor­du. Ders­le­re ka­tı­lan öğ­ren­ci­le­ri­nin sa­de­ce ses­le­ri­ni du­ya­bi­li­yor­du. Oysa sınıf or­ta­mı bam­baş­kay­dı. Oku­lun en hay­laz öğ­ren­ci­le­ri bile bur­nun­da tü­tü­yor­du şimdi. Sı­nı­fa te­le­fon ge­ti­ren­ler, ko­ri­dor­lar­da ba­ğı­rıp ça­ğı­ran­lar, ders­le­re geç gi­ren­ler, ders­ler­le hiç il­gi­si ol­ma­yan­lar ne­re­dey­di­ler?

Beş katlı okul bi­na­sı yeni ya­pıl­mış­tı. Kar­şı­da­ki üç katlı eski okul bi­na­sı ise ye­rin­de du­ru­yor­du. A Blok geç­ti­ği­miz yıl­lar­da yı­kı­lın­ca bir yıl bo­yun­ca Ata­türk Li­se­si’nde eği­tim yap­mış­lar­dı. Tam yeni okul­la­rı­na ka­vuş­muş­lar­dı ki sal­gın pat­lak ver­miş­ti. Okul bah­çe­si­nin yan ta­ra­fın­da­ki duvar re­sim­le­ri­ne baktı Cihan. Ağaç re­sim­le­ri, dünya ha­ri­ta­sı ne güzel du­ru­yor­du öyle. Du­va­rın hemen ar­ka­sın­da di­ki­len eski, kırık dökük bi­na­la­ra baktı. Şimdi oku­lun bah­çe­sin­de ya­pa­yal­nız­dı. Üşü­dü­ğü­nü his­set­ti. Ağ­la­mak is­ti­yor­du. Okul bah­çe­sin­de ne anı­lar ya­şa­mış­tı Cihan. Kale di­rek­le­ri­ne baktı. Öğ­ren­ci­le­riy­le top oy­na­dı­ğı gün­le­ri dü­şün­dü. “Ali, pas ver be oğlum! Hey Murat, o gol kaçar mı yahu! Hocam ya, ha­ri­ka oy­nu­yor­su­nuz! Yağ çek­me­yin, yağ çek­me­yin ye­mez­ler! Biz­den geçti be artık evlat!…”

Tur­nu­va maç­la­rın­da ne çe­kiş­me ya­şa­nır­dı! Kaçan gol­ler, be­ra­ber­lik ha­lin­de atı­lan pe­nal­tı­lar, ha­ke­me isyan eden­ler, pen­ce­re­ler­den maç iz­le­mek için aşağı sar­kan­lar, te­za­hü­rat­lar, müdür yar­dım­cı­la­rı­nın uya­rı­la­rı, tam bir şen­lik ha­va­sı olur­du! Ya şimdi?

Okul bah­çe­si, sı­nıf­lar, ko­ri­dor­lar bom­boş­tu artık. Meh­met’in çay­la­rı­nı nasıl da öz­le­miş­ti. Te­nef­füs zili ça­lın­ca be­şin­ci kat­tan bod­rum kata çay iç­me­ye iner­di. Bod­rum katın soh­bet­le­ri do­yul­maz­dı. Kadın öğ­ret­men­ler, “Meh­met Abi, bize kahve yapar mısın?” diye ses­le­nir­ler­di. Mut­fak ol­duk­ça büyük sa­yı­lır­dı. Mut­fa­ğın hemen önün­de masa ve san­dal­ye­ler vardı. İda­re­ci­ler sabah kah­val­tı­la­rı­nı ge­nel­lik­le bu­ra­da ya­par­lar­dı. Bu­ra­nın ha­va­sı ne­den­se her­ke­se cazip ge­li­yor­du. Murat Öğ­ret­men ko­ca­man kulp­lu bar­da­ğıy­la hemen her te­nef­füs mut­fa­ğa dalar, kay­na­yan se­ma­ver­den çay dol­du­rur­du. Cihan’ın kah­ka­ha­la­rı her ta­raf­tan du­yu­lur­du. Ar­ka­daş­la­rı, “Cihan Hocam, bu kah­ka­ha­la­rın sırrı nedir? Senin kah­ka­ha­la­rı­na hay­ra­nız,” der­ler­di. Şimdi o kah­ka­ha­lar­dan eser kal­ma­mış­tı.

Cihan, doğ­ru­dan gi­riş­te­ki müdür yar­dım­cı­sı oda­sı­na girdi. Odada kimse yoktu. Do­lap­tan sınıf def­ter­le­ri­ni aldı, canlı ders­ler­de iş­le­di­ği ko­nu­la­rı yazıp im­za­la­dı. Sonra yan ta­ra­fa baktı. İlko­kul­la­rın müdür yar­dım­cı­sı ora­day­dı. Ka­pı­dan ba­şı­nı uza­tıp, “Mer­ha­ba” dedi.

Ken­di­si gibi top sa­kal­lı olan müdür yar­dım­cı­sı Hasan Bey, “Mer­ha­ba Cihan Hocam. Hoş gel­din,” dedi.

Ka­pı­dan hal hatır et­tik­ten sonra, Cihan, “Siz aşı ol­du­nuz mu?” diye sordu.

“Evet oldum,” dedi Hasan Bey.

“Han­gi­sin­den ol­du­nuz?”

“Bi­on­tech aşısı oldum.”

“Peki her­han­gi bir yan et­ki­si oldu mu?”

“Hayır, şim­di­ye kadar ol­ma­dı.”

“Ben ka­rar­sı­zım biraz.”

“Aman mut­la­ka olun Cihan Hocam. Bakın Bi­on­tech aşı­sı­nı Al­man­ya oldu, İsrail oldu, bir­çok ge­liş­miş ülke in­san­la­rı oldu. Şimdi ora­lar­da in­san­lar mas­ke­siz ge­zi­yor. Ke­sin­lik­le­aşı ol­ma­lı­sı­nız.”

“Ama aler­ji­si olan­lar vu­ru­la­mı­yor Hasan Hocam.”

“İlaç­la­ra karşı aler­ji­niz yoksa mut­la­ka vu­ru­lun derim. Bak Cihan Hocam, ben yakın za­man­lar­da eniş­te­min has­ta­ne­de ya­şa­dık­la­rı­na tanık oldum. Do­kuz-on gün yoğun ba­kım­da kaldı. Sonra odaya al­dı­lar. 14-15 gün de ser­vis­te kaldı. Şimdi at­lat­tı ama çok zor gün­ler ya­şa­dı inan. Ke­sin­lik­le aşı vu­rul­ma­lı­sı­nız. Bakın az önce haber geldi, Zey­nel Hoca’nın ka­yın­va­li­de­si ko­vid­den ölmüş. Zey­nel Hoca, apar topar gitti. Bi­li­yor­sun bu ara­lar va­ka­lar, ölüm­ler çok arttı. Aman dik­kat!”

Okul­dan ses­siz­ce ay­rıl­dı. Ye­ni­ma­hal­le’ye doğru yü­rü­dü. Es­ki­den otur­du­ğu apart­ma­nın önün­den geçti. “Bol Kepçe Çorba Sa­lo­nu” ka­pa­lıy­dı. Bu­ra­da az mı kelle paça iç­miş­ti. Cad­de­de­ki dük­kan­la­ra baktı, çoğu sinek av­lı­yor­du. Bir za­man­la­rın gözde ma­hal­le­si şimdi Su­ri­ye­li ma­hal­le­si olup çık­mış­tı. So­kak­lar­da siyah çar­şaf­lı Su­ri­ye­li ka­dın­lar­dan ge­çil­mi­yor­du artık. Bir­çok dük­kan Su­ri­ye­li­ler ta­ra­fın­dan iş­le­ti­li­yor­du. Ta­be­la­lar artık de­ğiş­miş­ti. Su­ri­ye’nin bir ma­hal­le­sin­de olup ol­ma­dı­ğı­nı dü­şün­dü Cihan.

Canı sar­dal­ya balık çek­miş­ti. Epey­dir ba­lık­çı­sı­na uğ­ra­ya­mı­yor­du. Ka­ra­de­niz­li olan ba­lık­çı­sı­na okul­lar açık ol­du­ğu za­man­lar­da haf­ta­da iki kez mut­la­ka uğrar, öğle ye­me­ğin­de ekmek arası sar­dal­ya söy­ler­di. Ya­nın­da da acılı bir şal­gam ve turşu olur­du mut­la­ka. “Öz Ka­ra­de­niz Balık Evi” öğ­len­le­ri iş ye­rin­den çıkan ka­dın­lı er­kek­li in­san­lar­la dolup ta­şar­dı. Sarı, kır­mı­zı, la­ci­vert renk­ler­den olu­şan tahta ma­sa­lar ve san­dal­ye­ler,kal­dı­rı­ma di­zil­miş olur­du. Oysa şimdi duvar di­bin­de­ki beyaz plas­tik bir san­dal­ye­de apar topar ekmek arası ba­lı­ğı­nı yemek zo­run­da kal­mış­tı.

Oto­büs du­ra­ğı­na doğru yü­rü­dü. Öğ­le­den son­ra­ki canlı ders­le­re ye­tiş­mek zo­run­day­dı. Yol bo­yun­ca pen­ce­re­den dı­şa­rı­yı iz­le­di. Adnan Men­de­res Bul­va­rı sa­hi­lin­de yü­rü­yen in­san­la­ra baktı hü­zün­le. Sev­di­ği dost­la­rı­na sım­sı­kı sa­rı­la­mı­yor­du artık. Yolda, so­kak­ta, kal­dı­rım­lar­da in­san­lar­dan kaç­ma­ya baş­la­mış­tı adeta.

Yarın 23 Nisan’dı. Bu yıl da kut­la­ma prog­ra­mı ya­pa­ma­ya­cak­lar­dı okul­da. Oysa sal­gın ön­ce­si okul bah­çe­si nasıl da şen­lik ha­va­sın­da olur­du. O minik ço­cuk­lar nasıl da ren­ga­renk kı­ya­fet­ler için­de bir ge­lin­cik tar­la­sı­na dö­nüş­tü­rür­ler­di okul bah­çe­si­ni. Halk oyun­la­rı, mü­zik­ler, dans­lar,şi­ir­ler, muh­te­şem bir coşku, açı­lan stant­lar, sık­ma­lar, bö­rek­ler, çe­ki­len fo­toğ­raf­lar…

O gün­ler geri ge­lecek miydi?

Bil­mi­yor­du…

      

Okul | Ali Yedigöz (1 Yorum)

  1. Ali Bey,her anını yaşatan,derinden hissettiren ,sıcacık,özlem ve duygu dolu kaleminizi bütün kalbimle kutluyorum…

%d blogcu bunu beğendi: