Öfke | Ş. Didem Ke­re­moğ­lu

Gri par­dö­sü­nün ça­mur­lu etek­le­ri, ba­sıl­mak­tan ke­nar­la­rı aşın­mış, mo­za­ik­le­ri kırık ba­sa­mak­la­rı sü­pü­rü­yor. Hızlı hızlı çı­kı­yor mer­di­ven­le­ri.

Hırs­lı hırs­lı!

Ya­ta­lak ba­ba­sı­nı koy­du­ğu yere bak osor­pu­nun! Asan­sö­rü ol­ma­yan be­şin­ci kat! diye ge­çi­ri­yor ak­lın­dan. Mas­ke­si­ni su­ra­tın­dan çek­ti­ği gibi apart­man boş­lu­ğun­dan yu­ka­rı ya­yı­lan mis gibi ko­ku­yu du­yu­yor. Biri biber dol­ma­sı pi­şi­ri­yor olsa gerek! Öğ­le­ne ha­ni­dir; yine de içi kı­yı­lı­yor bir­den!

Lez­ze­ti­ni düş­lü­yor.

Şu kayıp ka­rı­la­rı ara­dık­la­rı prog­ra­mın kar­şı­sın­da, ka­ne­pe­ye kay­kıl­mış biber dol­ma­sı yer­ken düş­lü­yor ken­di­ni.

İkinci kata gel­di­ğin­de, aşa­ğı­lar­dan bir yer­den bir kapı açı­lı­yor.

“Anne, bir tek yo­ğurt mu alı­na­cak bak­kal­dan?” diye ses­le­ni­yor ufak bir oğlan ço­cu­ğu. Dol­ma­nın o ça­ğı­ran ko­ku­su iyice yo­ğun­la­şı­yor.

“Öff, amma da kötü kötü yemek ko­ku­yo bu apart­man da!” Se­si­ni du­yu­ra­bil­mek için yarı be­li­ne kadar trab­zan­dan sar­kı­yor Fir­des.

Bil­di­ğin bağ­rı­yor as­lın­da!

Hani biri ters bir kar­şı­lık verse ya!

Bi­linç­dı­şı­nın saklı ku­yu­sun­dan yu­ka­rı doğru koyu bir öfke tır­man­mak­ta!

Eve gir­di­ği gibi fır­la­tıp atı­yor üs­tün­den par­dö­sü­yü. Et­ra­fı ekşi bir ter ko­ku­su tu­tu­yor. Ne mer­di­ven­ler ne de ant­re­de bı­rak­tı­ğı ağır ko­ku­dan ha­ber­dar; loş, uzun ko­ri­do­ru geçip en dip­te­ki odaya gi­ri­yor.
“Nerde kal­dın be abla? Sı­na­va ye­ti­şe­ce­ğim!” Uy­ku­suz­lu­ğun se­si­ne vur­du­ğu genç ada­mın mi­de­si dö­nü­yor bir anda. Ka­dı­nın ter ko­ku­su da­ya­nı­la­cak gibi değil!

“Bak hele bak; bana mı oku­yon o hem­şi­re­lik mek­te­bi­ni?” Ki­tap­la­rı­nı elin­de­ki sırt çan­ta­sı­na so­kuş­tu­ran gence ni­ye­siz bir hınç­la ba­kı­yor.

“Hem­şi­re ola­cak­mış da oku­ya­cak­mış da! He canım he; sen de bok yu­ğu­can işte! Bu ih­ti­yar gi­bi­le­rin ka­bu­ğu dö­kü­len ya­ra­la­rı­nı, ke­pek­le­nen de­ri­le­ri­ni te­miz­li­cen.” Ma­sa­nın üs­tün­de­ki ter­mo­sa ta­kı­lı­yor gözü.

“Ter­mo­su­nu al gi­der­ken! Sü­mük­lü böcek gibi iz bı­ra­kı­yon ar­dın­dan!” Öf­ke­si­nin ta­ri­fi yok! Yine de biraz ileri git­ti­ği­ni dü­şü­nü­yor ol­ma­lı ki se­si­ne kı­rıt­kan bir yer giy­di­ri­yor ve;

“Var ya Ali Galip, kafan eri­yor­sa dok­tor ol diy­cem sana da…” Güm diye çar­pan kapı; lafı boş­luk­ta asılı ka­lı­yor!

“Mi­ni­büs­ler al­tın­da ka­la­sı­ca, ko­vi­de tu­tu­la­sı­ca…”

Çe­ne­si­nin al­tın­dan çe­vi­rip, ba­şı­nın üs­tün­de ka­vuş­tur­du­ğu ör­tü­süy­le ağ­zı­nı, bur­nu­nu ka­pa­tıp felç­li ada­mın ya­nı­na geldi Fir­des.

Bez saati!

O ba­ba­mın yat­tı­ğı yerde ot bit­me­sin in­şal­lah! Mal­la­rı hep oğ­lan­la­ra bı­ra­kıp ge­ber­di ya!

Hep o aynı o yakan öf­key­le vur­duk­ça vu­ru­yor ada­mın bezli gö­tü­ne.

“Yürü kü­ve­te. Boklu!” Bir hışım ku­cak­lı­yor yaşlı adamı. Kol­la­rı­nın ara­sın­dan sar­kan ba­cak­lar, eller, dir­sek­ler ka­pı­la­ra ta­kı­la ta­kı­la ban­yo­ya ula­şı­yor­lar.

“İnleme hele… Çü­rü­tü­rüm et­le­ri­ni!” Adamı, di­bi­ne dur­muş pa­ta­tes çu­va­lı gibi ya­yı­ver­di ha­lı­nın üs­tü­ne. Kü­ve­ti dol­dur­ma­ya gi­ri­şi­yor.

Asla ola­ma­ya­ca­ğı kim­lik­ler üze­rin­den yakıp yık­ma­ya devam edi­yor Fir­des!..

“Nerde Peri, nerde o oros­pu kızın? İnleme sus, cın­gıl­la­rı dü­şe­si­ce! Ööö, gö­tüy­le ağzı bi kokan moruk!” Yaşlı ada­mın ba­şı­nın te­pe­sin­de ka­ba­ran beyaz saç­la­rı­nı sa­bun­lu­yor bir yan­dan.

Kimi de elin­de­ki yır­tık sün­ge­ri, ke­mik­le­ri sa­yı­lan kam­bur sırt­ta hoy­rat­ça do­laş­tı­rı­yor.

Tam da o sıra, kol­tuk al­tı­nın bi­ti­min­de ıslak bir acı duyar!

Yapış yapış…

“Diş­siz ağ­zın­la bi de em­me­ye mi ça­lı­şı­yon sen beni?”

Za­val­lı ada­mın can hav­liy­le gös­ter­di­ği ref­lek­si yo­rum­la­ma hali; çir­kin­li­ğin bu rad­de­si­ni yâni hiç­bir kurgu ya da dilde an­lat­mak çok da olası değil as­lın­da.

Hırs­la blu­zu­nu çı­kar­tır Fir­des.

Rengi dön­müş fa­ni­la­sı­nı bo­ğa­zı­na kadar sı­yı­rır.

Uç­la­rı ka­ra­ran me­me­le­ri­ni ada­mın yü­zü­ne ya­pış­tı­rır.

      

Yorum yaz

Tavsiye

Rüya /  Ali Dalkılınç