MİDSAN A.Ş. / Vecdi Çıracıoğlu

MİDSAN A.Ş. / Vecdi Çıracıoğlu

Hava ka­rar­mak üze­rey­di. Küçük motor is­ke­le­si­nin önün­de yerli bir araba durdu. Ara­ba­dan şoför ve ya­nın­da­ki adam indi. Ara­ba­nın arka kol­tu­ğun­da üç kişi vardı. Koyu takım el­bi­se­li şoför ve iri kıyım adam ce­ket­le­ri­ni çe­kiş­ti­re­rek dü­zelt­ti ve is­ke­le­de çi­lin­gir kurup içen­le­rin ya­nı­na kadar gelip on­la­ra bak­tı­lar.

Çi­lin­gir­de­ki­ler­den Deli Bey, “Ko­yun­cu­la­rın ko­ru­ma­sı!” dedi.

Ko­ru­ma­lar çi­lin­gir­de içen­ler­den bir teh­li­ke gel­me­ye­ce­ği­ni se­zin­le­miş ol­ma­lı­lar ki biri hemen ora­dan ay­rıl­dı ve ara­ba­nın ya­nı­na geldi, arka ka­pı­sı­nı açtı. Genç bir adam indi.

“Ko­yun­cu ba­şı­nın büyük oğlu. Artık bütün iş­le­ri o dev­ral­dı!”

Genç adam, peşi sıra inen yaşlı adama, ko­lun­dan tu­ta­rak yar­dım etti. Yaşlı adam yere tit­rek ayak­la­rıy­la bastı. Mev­si­mi ol­ma­ma­sı­na rağ­men kalın, uzun de­ve­tü­yü bir palto giy­miş, ba­şın­da kas­ke­tiy­le küçük kü­çü­men bir adam­dı. Kal­dı­rım­da öy­le­ce di­kil­di­ler. Ar­ka­la­rın­dan ge­lecek diğer ara­ba­yı bek­ler gi­biy­di­ler.

Deli Bey, yine ko­nuş­tu: “Ko­yun­cu başı! Tür­ki­ye’nin en zen­gin adamı bu işte bey­ler!”

Duran ara­ba­nın ar­ka­sın­dan bir tane daha yerli araba geldi, ya­vaş­la­dı ve durdu. Ko­ru­ma hemen ara­ba­nın ya­nı­na gi­de­rek çev­re­si­ne göz gez­dir­di ve ka­pı­la­rı­nı açtı. İçin­den dört genç kadın, şo­för­le bir­lik­te indi. Her hal­le­rin­den Av­ru­pa­lı ol­duk­la­rı belli ka­dın­lar, ince uzun boylu, moda man­ke­ni kı­va­mın­day­dı­lar. Ko­ru­ma şoför ara­ba­nın ba­ga­jı­nı aça­rak çı­kar­dı­ğı dört köşe küçük kutu çan­ta­la­rı­nı ka­dın­la­ra verdi. Sonra üze­rin­de ünlü Av­ru­pa giyim, kuşam ma­ğa­za­la­rı­nın mar­ka­la­rı olan paket ve po­şet­le­ri çı­kar­dı. Bir yerli araba daha ge­le­rek sa­yı­yı üç­le­di.

Çi­lin­gir­de­ki­ler iç­ki­yi unut­muş gelen ara­ba­lar­dan inen­le­ri iz­li­yor­lar­dı. Üçün­cü ara­ba­dan iki kadın, bir genç adam ve önde otu­ran ikin­ci ko­ru­ma da indi. Deli Bey, bil­giç­li­ği­ne devam etti:

“Bu genç to­run­la­rın­dan biri. Ko­ru­ma sa­yı­sı iki oldu bey­ler!.. Ka­dın­la­rı ta­nı­mı­yo­rum.”

Ko­yun­cu aile­si­nin De­li­su Boğaz’ın öte­ge­çe kı­yı­sın­da ya­lı­sı vardı. Av­ru­pa ya­ka­sın­dan beş da­ki­ka içer­sin­de Pa­la­mut adlı tek­ne­le­riy­le Asya’ya ge­çe­rek hem yolu uzat­mı­yor­lar, hem de köprü mas­ra­fı yap­mı­yor­lar­dı.

Öte­ge­çe­den Pa­la­mut pa­la­ma­rı­nı çöz­müş, ya­lı­nın is­ke­le­sin­den ay­rıl­mış­tı. Ko­yun­cu başı, is­ke­le­ye doğru aya­ğı­nı sü­rü­ye­rek bir adım attı. Bir ko­lu­na oğlu, diğer ko­lu­na da to­ru­nu girdi. Yavaş adım­lar­la yü­rü­me­ye baş­la­dık­la­rın­da, di­ğer­le­ri ar­ka­la­rın­da on­la­rı ta­ki­be baş­la­dı.

Zor­la­na­rak tek ba­sa­mak­lı is­ke­le­ye indi. Durdu ve nem­len­miş çu­kur­la­rı­na gö­mü­lü badem göz­le­riy­le çi­lin­gir sof­ra­sı­na baktı. Sof­ra­da­ki­le­ri tek tek süz­dük­ten sonra an­la­şıl­ma­yan bir­kaç söz­lük ağ­zın­dan dö­kül­dü, gı­dı­sı sal­lan­dı.

Çi­lin­gi­re yak­laş­tı­lar. Dı­şa­rı­dan bakan bir çift göz için gö­rü­nüm tuhaf ve mat­rak­tı: Bir ta­raf­ta; limon san­dı­ğı üze­rin­de mü­te­va­zı bir­kaç meze, çay bar­dak­la­rı­na dol­du­rul­muş sü­ta­teş rakı bil­lûr­la­rıy­la po­ti­ka­re do­ku­lu takım el­bi­se­li, beyaz saç­la­rı limon su­yuy­la ge­ri­ye iti­na­lı ta­ran­mış, düz ense tı­raş­lı, orta yaşı geç­miş dün­ya­ca ünlü şar­kı­cı Frank Si­nat­ra’yı anım­sa­tan bir adam, onun ya­nın­da; her ha­liy­le, kalın kaşe ceket, mu­şam­ba pan­to­lon ve las­tik çiz­me­le­riy­le bir ba­lık­çı ve dem­keş tri­osu­nu ta­mam­la­yan genç bir adam. Üçü de ma­sa­la­rı gibi limon san­dık­la­rı­na otur­muş ses­siz­ce kar­şı­la­rı­na di­kil­miş gruba, dış­tan; güneş, içten; iç­kiy­le yanık yüz­le­riy­le ba­kı­yor­lar­dı.

Kar­şı­la­rın­da­ki gru­bun önün­de, kalın pal­to­su­na gö­mül­müş ve pal­to­su­nun yü­kü­nü ta­şı­ya­ma­yıp da yı­kı­la­cak­mış gibi ko­lun­da­ki­ler­le ayak­ta zor du­ra­bi­len, ül­ke­nin en zen­gin, zen­gin ol­du­ğu kadar da pinti ve cimri iş adamı Ko­yun­cu başı, oğlu ve to­ru­nu vardı. Ar­ka­la­rın­day­sa pa­ha­lı giy­si­ler­le do­na­tıl­mış ka­dın­lar­la er­kek­ler vardı. Ba­kım­lı yüz­le­ri sıh­hat­li, par­lak ve güzel ko­ku­luy­du.

Ko­yun­cu ba­şı­nın oğlu, “Afi­yet olsun!” dedi.

Çi­lin­gir­de, böy­le­si­ne bir di­ya­log­da cevap, adaba uygun ola­rak yaş ve tec­rü­be ba­bın­dan Deli Bey’e dü­şer­di, şüp­he­siz. “Bu­yu­run efen­dim!” diyen, Deli Bey ayağa kalk­tı ve ce­ke­ti­nin önünü ilik­le­ye­rek to­ka­laş­mak için elini Ko­yun­cu ba­şı­na uzat­tı­ğın­da, o, çe­ki­ne­rek elini vü­cu­du­nun ar­ka­sı­na giz­le­di, ko­ru­ma­lar hamle yaptı. Oğlu, boş­ta­ki ko­lu­nu kal­dı­ra­rak ko­ru­ma­la­rın ham­le­si­nin önünü ke­ser­ken ba­şı­nı yana eğdi. Yü­zün­de­ki ifade, ayıp olu­yor, bay­lar ta­nı­dık­tır, der gi­biy­di.

Ha­re­ket­le­ri ağır çe­kil­miş film ka­re­le­ri gibi iz­le­yen Deli Bey, ken­di­ne ya­pı­lan bu jesti fır­sat bi­le­rek Ko­yun­cu ba­şı­nın diğer elini zorla ka­pa­rak ha­fif­çe sal­la­ma­ya baş­la­dı­ğın­da yaşlı adam sıtma nö­be­ti­ne tu­tul­muş­ça­sı­na tit­re­me­ye baş­la­dı. To­ka­laş­ma­yı az sür­dür­dü. Elini onun na­zik­çe sı­yı­ra­rak geri çekti ve ko­nuş­ma­ya baş­la­dı: “Efen­dim!” dedi, “Türk sa­na­yi­si size mü­te­şek­kir­dir. Siz ol­ma­say­dı­nız bu ül­ke­de sa­na­yi olmaz, bir toplu iğne bile ya­pa­maz­dık…” Se­sin­de bir in­ce­lik, bir sa­de­lik, bir ne­za­ket ve za­ra­fet vardı.

Deli Bey’in bu söz­le­riy­le ra­hat­la­yan ve ken­di­ne gelen Ko­yun­cu başı mı­rıl­dan­dı: “Te­şek­kür ede­rim. O sizin te­vec­cü­hü­nüz. Ya­pı­yo­ruz işte bir şey­ler!..” Ba­şı­nı önce oğ­lu­na sonra to­ru­nu­na çe­vi­re­rek on­la­rı gös­ter­di. Bu ha­re­ke­ti iş ha­ya­tın­da ba­şa­rı­lı ol­ma­nın yo­lu­nun bi­rey­sel değil, ko­lek­tif ça­lış­ma­dan kay­nak­lan­dı­ğı­nın is­pa­tıy­dı!

Sa­bah­la­rı süt­çüy­le beş ku­ru­şun he­sa­bı­nı ya­pa­rak pa­zar­lık yapan oğul Ko­yun­cu, arada sı­ra­da Reis’in ya­lı­sı­na ge­tir­di­ği ba­lık­la­rı satın alır­dı. Reis’in dobra ko­nuş­ma­sı­nı çok iyi bilir ve in­san­lar ara­sın­da sınıf far­kı­nı hiçe sayan tav­rı­nı balık satın alır­ken yap­tı­ğı pa­zar­lık­lar­dan çok iyi ta­nır­dı. Kar­şı­sın­da­ki­le­rin iş dün­ya­sın­da bir­lik­te ça­lış­tı­ğı in­san­la­ra ben­ze­me­di­ği­ni çok iyi bi­li­yor­du. Bu in­san­lar fark­lıy­dı­lar. Du­ru­mun bir takım olay­la­ra gebe ol­du­ğu­nu sezdi ve bir adım ge­ri­ye çe­kil­di ve te­bes­süm etti.

“Efen­dim!” di­ye­rek ko­nuş­ma­sı­nı sür­dür­dü Deli Bey: “Yal­nız bir ma­ru­za­tım var­dır!”

“Hay­ro­la bu­yu­run!”

Ko­yun­cu başı adeta di­ril­miş, on da­ki­ka ön­ce­ki bit­kin ha­lin­den eser kal­ma­mış­tı. İş ha­ya­tı­nın en ve­rim­li za­man­la­rı­nın dik­kat ve atak hal­le­rin­dey­di.

“Efen­dim, benim Kü­rek­çi aile­sin­den şi­kâ­ye­tim var­dır!”

“Hay­ro­la! Onlar da arz et­ti­ği­niz gibi ül­ke­miz sa­na­yi­ne hiz­met veren soylu bir aile­si­dir.”
Deli Bey, “Efen­dim ma­ru­za­tı­mı arz ede­yim” dedi ve çi­lin­gir­de­ki lit­re­lik pet su şi­şe­si­ni aldı, mu­ha­ta­bı­na döndü.

“Efen­dim, bize su ye­ri­ne bu pet şi­şe­yi sa­tı­yor!”

“Ne güzel işte! Alın size hafif bir şişe. İçine tek­rar su ko­yar­sı­nız.”

Deli Bey, Ko­yun­cu aile­si­nin o gün­ler­de pet şişe su işine gir­di­ği­ni bil­mi­yor­du. Pet şişe su işi dün­ya­da ilk kez Fran­sa’da üre­til­me­ye baş­la­yan ve ül­ke­si­nin üze­rin­den Or­ta­do­ğu ve Arap ül­ke­le­ri­ne ihraç edi­len rantı bir hayli yük­sek bir iş ko­luy­du. Ko­yun­cu aile­si, Kü­rek­çi aile­si­nin yap­tı­ğı bu temiz ve pa­ra­lı işi asla ka­çır­mak is­te­mez­di.

Deli Bey, Ko­yun­cu ba­şı­nın ko­nuş­ma­sı­nı bek­le­di. Ra­ki­bin atak yap­ma­sı­nı bek­le­yen bir bok­sör gi­biy­di. Sa­de­ce gar­dı­nı al­mak­la ye­tin­di!

“Hij­ye­nik­tir pet su ve tüm Av­ru­pa bu şe­kil­de su içi­yor.”

“Evet efen­dim ama su sat­mı­yor, kan­se­ro­jen pet şi­şe­yi bize sa­tı­yor. Su kaç para eder ki?”

Cüm­le­si­ni ta­mam­la­yan Deli Bey elin­de­ki pet şi­şe­yi Ko­yun­cu ba­şı­na uzat­tı­ğın­da Pa­la­mut da is­ke­le­ye yan­la­mış­tı. Oğlu, bu ko­nuş­may­la adeta ken­di­ne gelen ve hatta sıh­hat bulan ba­ba­sı­nın ko­nuş­ma­sı­nı kes­mek is­te­mi­yor, ay­rı­ca, bu orta oyun tu­lu­atı­nın ne­re­ye va­ra­ca­ğı­nı merak edi­yor­du.

Ko­yun­cu başı yeni atıl­dı­ğı kârlı iş ko­lu­nu sa­vun­ma­ya geç­miş, de­va­mı­nı ge­tir­me­ye ça­lı­şı­yor­du.

“Efen­dim, pet şişe su iyi­dir ve alış­ma­mız ge­re­kir!”

Deli Bey daha da nazik ve kibar bir ses to­nun­da: “Efen­dim bu pet şişe!” dedi ve durdu. Çok bilen bir insan tav­rın­da dü­şü­nür gibi yaptı.

“Dö­nü­şü ol­ma­yan bir mal­ze­me­dir bu pet şişe. Hurda ola­rak kul­la­nı­mı yok­tur efen­dim.”
Çi­lin­gir­de­ki genç adama döndü. Ne güzel ko­nuş­tum, tav­rın­day­dı. Bu ko­nu­da­ki bil­gi­ler ken­di­si­ne genç adam ta­ra­fın­dan ak­ta­rıl­mış­tı.
Tek­rar he­de­fi­ne dö­ne­rek, “Hal­kı­mız de­ni­zi kir­let­me­yi çok sever. Bu pet şi­şe­yi de­ni­ze atsak yüz elli se­ne­de ancak yok olur. Tabi ki yok olur­ken de­ni­zi ze­hir­ler. Ya­ka­rak yok et­me­ye ça­lı­şır­sak da at­mos­fe­ri ze­hir­ler. Yani ölüsü de, di­ri­si de in­san­lık için za­rar­lı­dır!” dedi.

Ko­yun­cu başı, Deli Bey’den ağır bir kroşe dar­be­si ala­rak dik duran gardı düş­müş, çi­lin­gir rin­gin­de yer­dey­di! Artık lafı de­ğiş­tir­mek ge­re­ki­yor­du.

Sesi, poh­poh­la­yan bir tonda çıktı: “Efen­dim, siz ne iş ya­par­sı­nız?”

“Efen­dim, ben­de­niz Mid­san Ano­nim Şir­ke­ti’nin Genel Mü­dü­rü­yüm!”

“Alla… Alla… Hiç duy­ma­dım bu şir­ke­ti!”

Sorar gibi bak­tı­ğın­da, oğlu, dudak bü­ke­rek ba­şı­nı ile­ri­ye doğru uzat­tı.

“Efen­dim işi­miz gıda ile il­gi­li­dir. Midye işiy­le uğ­ra­şı­yo­ruz.”

Deli Bey’in ağ­zın­dan dö­kü­len son söz­ler ba­ba­la­rı dı­şın­da oğul ve torun Ko­yun­cu­la­rı gül­dür­dü. Deli Bey de güldü.

Reis’i gös­te­re­rek, “Efen­dim ta­nış­tı­ra­yım: Reis Bey! Ken­di­si Fab­ri­ka Mü­dü­rü­müz­dür!”

Or­ta­oyu­nu tüm hızla sü­rü­yor, se­yir­ci­ler tu­lu­atın ne­re­ye va­ra­ca­ğı­nı me­rak­la bek­li­yor­lar­dı. Se­sin­de­ki özür diler ifa­de­siy­le boy­nu­nu yana kıran Deli Bey ko­nuş­ma­sı­nı tek­rar Ko­yun­cu ba­şı­na yön­len­dir­di.

“Efen­dim Reis adıy­la maruf bu ar­ka­da­şı­mı­zın tek­ne­siy­le al­gar­na* atar, midye ka­zı­rız de­niz­den.”

Sustu ve ba­şıy­la ya­nın­da­ki genç adamı gös­te­re­rek, “Bu kar­de­şi­miz Üre­tim Mü­dü­rü­müz­dür. Ken­di­si çı­ka­rı­lan mid­ye­le­rin çe­rin­den çö­pün­den sıy­rıl­ma­sı­na ve tek tek açıl­ma­sı­na yar­dım eder. Unlar ve çöpe dizer. Tez­gâh­ta ben midye pi­şi­rir­ken de yar­dım eder”
Böy­le­lik­le Mid­san Ano­nim Şir­ke­ti’nin iş akış şa­ma­sı ve yö­ney­le­mi ül­ke­nin en büyük ti­ca­ret ve sa­na­yi adamı ve ef­ra­dı­na ba­şa­rı­lı bir şe­kil­de an­la­tıl­mış oldu.

Ko­yun­cu başı yeni duy­du­ğu iş ko­lu­nun özel­lik­le­ri­ni dik­kat­le din­li­yor­du.

“Rek­lam var mı, rek­lam?” dedi, yan gözle et­ra­fın­da­ki­le­re hince te­bes­süm ede­rek.

“Efen­dim midye, için­de ba­rın­dır­dı­ğı amino asit­le af­ro­diz­yak et­ki­ye sahip bir gıda ürü­nü­dür. O yüz­den in­san­la­rın cin­sel ar­zu­la­rı­nı uyan­dı­rır. Bu şe­kil­de rek­la­mı­nı ya­pa­rak tav­si­ye ede­riz müş­te­ri­le­ri­mi­ze…”

Torun Ko­yun­cu güldü. Ba­ba­sı da ona eşlik etti. Dede duy­maz­dan geldi yüzü önüne düştü. Kon­sant­ras­yo­nu bir anda da­ğıl­mış­tı.

Deli Bey, se­sin­de­ki çoş­ku­lu tonla ko­nuş­ma­sı­na devam etti: “Efen­dim ürün­le­ri­miz çok çe­şit­li­dir ve ta­dı­na bak­mak için taa Bos­tan­cı­lar­dan ye­me­ye ge­len­ler olur!”

“Bak sen!” diye şaş­kın­lı­ğı­nı be­lir­ten Ko­yun­cu başı ken­di­ne geldi.

“Evet efen­dim. Ürün­le­ri­miz ara­sın­da na­tü­rel, sal­ça­lı, bi­ra­lı, so­da­lı, kar­bo­nat­lı çe­şit­le­ri­miz var­dır ve ar­zu­nu­za göre ne tarz is­ter­se­niz hiz­met ve­ri­riz. Müş­te­ri, çok iyi bil­di­ği­niz üzere veli ni­me­ti­miz­dir.”

Oğul ve torun Ko­yun­cu gayet il­ginç akışa sahip bu ko­nuş­ma­nın ne­re­ye va­ra­ca­ğı ko­nu­sun­da te­red­düt ve me­rak­la dört göz ve ku­lak­la pür dik­kat­liy­ken, ko­ru­ma­lar aynı ruh du­ru­mu içer­sin­de ve ya­ban­cı­lar şaş­kın­dı.

“Peki an­la­dım!” dedi Ko­yun­cu başı, “işler nasıl? Sa­tış­lar iyi mi? Bu iş ko­lun­da para var mı? Ne kadar ka­za­nı­yor­su­nuz?” Sağ ko­lu­nu uza­tıp, baş­par­ma­ğı­nı işa­ret par­ma­ğı­na sür­ten Ko­yun­cu başı ami­ya­ne para işa­re­ti­ni yaptı. Bu işa­re­ti ya­par­ken de göz kırp­ma­yı da ihmal et­me­di.

Deli Bey, ya­ka­la­nıp da de­niz­den yeni çık­mış bir balık gibi ge­rin­di, göğ­sü­nü ileri çı­kar­dı. Yü­zü­nün ifa­de­si ve rengi de­ğiş­ti. İskor­pit ba­lı­ğı gibi kı­zar­dı. O ana kadar sakin ve nahif gö­rü­nüm­lü yü­zün­de­ki kibar ifade si­li­ne­rek kız­gın bir hâl aldı. Or­ta­ma fır­tı­na ön­ce­si ses­siz­li­ği hâkim oldu. Ge­ri­ye döndü. Elin­de­ki pet şi­şe­yi çi­lin­gi­re bı­rak­tı. Tek­rar önüne döndü. İle­ri­ye doğru ba­şı­nı uza­ta­rak, sert­çe: “Ne o?!.” dedi.

Ko­yun­cu başı ürktü. Ko­lun­da­ki­ler şa­şır­dı. Ko­ru­ma­lar bir adım iler­le­di.

Deli Bey ko­nuş­ma­sı­nı tane tane sür­dür­dü: “Bu iş ko­lu­na da mı göz dik­tin?.. Bu iş ko­lu­na da el ata­cak­sın?.. Yet­me­di mi daha?.. Doy­ma­dın mı daha?..”

Kısa süren ses­siz­li­ği oğul Ko­yun­cu bozdu. Önce bıyık al­tın­dan, sonra ma­ka­ra­lı gül­me­ye baş­la­dı. Ar­dın­dan torun da gül­me­ye baş­la­dı. Ko­yun­cu başı gül­mez mi? O da gül­me­ye baş­la­dı ama zo­ra­ki… Ko­yun­cu­lar koyun gibi, çın­gı­rak­lı sürü başı ne ya­pı­yor­sa onu ya­pı­yor­lar­dı! Ko­ru­ma­lar sus­kun­du. Onlar, diğer mes­lek­taş­la­rı gibi en komik olay­la­ra ve esp­ri­le­re gül­mez sa­de­ce so­mur­tur­lar­dı. Bu hâl on­la­rın gö­re­viy­di: so­murt­mak cay­dı­rı­cı­lık­tı ona­lar için. Gül­me­le­ri­ne rağ­men şaş­kın­lık bir süre devam etti.

Deli Bey ar­ka­sı­nı döndü. Boş limon san­dı­ğı­na otur­du. El­le­ri­ni diz­le­ri­nin üze­ri­ne ko­ya­rak kar­şı­sın­da­ki­le­re baktı. Orta oyunu sona er­miş­ti.

Ko­yun­cu başı ve ef­ra­dı ağır adım­lar­la Pa­la­mut’a yö­nel­dik­le­rin­de çi­lin­gir­de­ki­ler göz­le­riy­le on­la­rı iz­le­di.

Aile ve mi­sa­fir­le­ri ko­ru­ma­la­rın ne­za­ket­li yar­dım­la­rıy­la, mu­ta­dil çır­pın­tı­lı de­niz­de, na­ze­nin sal­la­nan Pa­la­mut’a bindi. Oğul Ko­yun­cu ko­ru­ma­lar­dan bi­ri­ne el işa­re­ti ya­pa­rak ya­nı­na ça­ğır­dı ve eği­le­rek ku­la­ğı­na bir şey­ler söy­le­di. Tek­ne­nin kap­ta­nı pa­la­ma­rı­nı çözdü. Dü­me­ne oğul Ko­yun­cu geçti. Mo­to­ra yol verdi. Pa­la­mut, şü­re­kâ­sı­nın bir ne­fe­ri gibi atak, is­ke­le­den ay­rıl­dı ve kı­çın­da bol kö­pük­lü ka­ba­ran su­lar­la tam yol ha­re­ket etti.

“Za­val­lı­lar!” dedi Deli Bey, “Bun­lar ger­çek­ten za­val­lı! Av­ru­pa’dan ge­li­yor­lar. Dünya on­la­rın ve en lüks yer­ler­de yiyip içi­yor­lar ama bizim şu yap­tı­ğı­mı­zı ya­pa­mı­yor­lar!”

Genç adam ve Reis sus­muş, din­li­yor­lar­dı. Olan biten hak­kın­da ko­nu­şup yorum ya­pa­cak bir şey yoktu.

Ko­ru­ma­lar geri döndü ve çi­lin­gi­rin ba­şı­na di­kil­di.

Biri, Deli Bey’e, “Bir daha bu­ra­da iç­me­ye­cek­si­niz. Bu­ra­sı özel is­ke­le, ona göre, bir daha sizi bu­ra­da gör­me­ye­ce­ğim. Yoksa fena olur!” dedi.

“Deniz ka­mu­nun ma­lı­dır!”

“Kes ulan!” dedi ko­ru­ma, “baş­la­rım senin ka­mu­na, ma­mu­nu­na. Kanun da benim, mamun da benim ulan bu­ra­da! Ata­rım ulan seni de­ni­ze…”

Ma­sa­ya doğru yü­rü­me­ye baş­la­dı­ğın­da, Reis ye­rin­den kalk­tı.

“Tamam!” dedi, “Be­ye­fen­diy­le ak­su­atı­mız var­dır. Ken­di­si­ne balık gö­tü­rü­rüm. Tek­ne­si bakım ya da arı­za­lı ol­du­ğun­da ben ta­şı­rım, bi­lir­si­niz. Bir daha bu­ra­ya gel­me­yiz. Biz bu köy­lü­yüz. Bizim çok içecek ye­ri­miz var. Hadi se­la­met­le!..” dedi.

Orta oyunu sona er­miş­ti.

Ko­ru­ma­lar, ters ters bakıp, mı­rıl­da­na­rak ara­ba­la­ra doğru gitti. Yerli malı ara­ba­la­rın ince ka­por­ta­la­rı tit­re­ye­rek ça­lış­tı ve yol aldı.

Hava iyice ka­rar­mış­tı. Öte­ge­çe te­pe­le­rin­de so­kak­lar, sahil yolu ve evler ışık­la­rıy­la ay­dın­lan­mış zifir akan De­li­su’yun üze­ri­ne şavk­la­rı­nı su­nar­ken na­ze­nin Ay’da boy gös­ter­me­ye baş­la­mış­tı.

Deli Bey, çay bar­da­ğı­nın ya­rı­sı­na kadar sü­ta­teş koydu. Üze­ri­ni suyla pe­kiş­tir­di. Bar­da­ğı ha­va­ya kal­dır­dı.

“Bil­lûr, bi­lû­na* karşı… Canım bil­lûr!” dedi, “sen ne­le­re ka­dir­sin?”

Genç adam ve Reis sus­kun, öy­le­ce bir­bir­le­ri­ne ba­kı­yor­lar­dı.

Deli Bey, “Bu sakın Ko­yun­cu ba­şı­nın bil­lû­ru ol­ma­sın?” dedi ve tek vu­ruş­ta bil­lû­ru dikti için­de­ki­ni yuttu. Bil­lû­run ci­da­rı süt bu­la­şı­ğı say­dam­laş­mış­tı.
“Rakı iyiy­miş bey­ler, bil­lû­ra bu­laş­tı” dedi.

“Nasıl ama genç adam, nasıl ko­nuş­tum Ko­yun­gil­le­re?”

“Mü­kem­mel­di­niz beyim? Evet! Giriş, ge­liş­me, sonuç… Aynen Ömer Sey­fet­tin gibi. Ömer Sey­fet­tin bile sizin gibi böyle ko­nu­şa­maz!”

Reis ses­siz­li­ği­ni ko­ru­yor­du. Boy­nu­nu bü­ke­rek yere baktı. Ayası na­sır­lı eliy­le bil­lû­ru­nu kav­ra­dı ve susuz say­dam sü­ta­te­şi ya­rı­sı­na kadar içip ye­ri­ne koydu. De­rin­le­re dalıp dü­şün­me­ye baş­la­dı.

Bir emir­cik öte­rek geçti ön­le­rin­den. Sanki az önce Ko­yun­cu başı aile­siy­le olan ko­nuş­ma­la­rı duy­muş­ta on­la­rı se­lâm­lı­yor­muş­ça­sı­na çoş­ku­luy­du ötüşü.

Reis, “Göksu der­sin­den çık­mış, bu­ra­la­ra kadar gel­miş!” dedi, ar­ka­sın­dan ba­ka­rak.

Genç adam de­ni­ze baktı. Ses­siz­lik oldu çi­lin­gir­de. Ka­ran­lık De­li­su ay­na­lar yap­mış, ta­şı­dı­ğı çöp­ler­le Mar­ma­ra’ya doğru kıyı akın­tı­sıy­la akı­yor­du.

Bir­kaç ak­ça­kuş çığ­lık­la­dı üzer­le­rin­de ve ses­siz de­rin­lik yır­tıl­dı.