Me­se­le ‘Si­murg’ ola­bil­mek­te
Tuğrul Keskin

Me­se­le ‘Si­murg’ ola­bil­mek­te <br>Tuğrul Keskin

Öyle bir za­man­dan ge­çi­yo­ruz ki, her şey kar­ma­ka­rı­şık, her şey bir­bi­ri­nin için­de. Mut­lak kö­tü­lük­te iyiyi arı­yor ki­mi­le­ri, ada­let­siz­lik­te ada­le­ti. Vah­şet­te ba­rı­şı arı­yor­lar, akıt­tık­la­rı kanda kar­deş­li­ği. Yö­ne­ti­le­me­yen ül­ke­den refah bek­li­yor­lar, ol­ma­yan re­fah­tan mut­lu­luk. Öyle bir vakte erdi ki dev­ran, kimi in­san­lar çığ­rı­şa çığ­rı­şa ko­şu­yor­lar başta ce­ha­let olmak üzere, bütün kö­tü­cül duy­gu­la­ra!

Çok za­man­lar önce kuş­lar ül­ke­sin­de ya­şa­yan kuş­lar da böy­le­si­ne ada­let­siz, böy­le­si­ne ba­şı­bo­zuk, böy­le­si­ne zor­ba­nın ege­men ol­du­ğu bir dö­nem­den ge­çi­yor­lar­mış ve Fe­rî­düd­din Attâr na­mın­da bir şair, 1187 yı­lın­da bu ce­ha­let­ten doğan kar­ga­şa­yı an­lat­mak için bir kitap yaz­mış; Man­tı­ku’t Tayr* “Kuş Dili…”

Pers­le­re göre Si­murg; Türk Mi­to­lo­ji­sin­de Tuğ­rul Kuşu yahut Züm­rü­dü Anka, Ba­tı­lı kay­nak­lar­da Pho­enix, Arap Mi­to­lo­ji­sin­de Rukh; bilgi ağa­cı­nın dal­la­rın­da yaşar ve akıl­la­ra ge­le­bi­lecek her şeyi bi­lir­miş. Öyle ki, bütün kuş­lar ona ina­nır, baş­la­rı sı­kış­tık­ça Si­murg’un ken­di­le­ri­ne yar­dım ede­ce­ği­ni, on­la­rı hep zor du­rum­lar­dan kur­ta­ra­ca­ğı­nı dü­şü­nür­ler­miş.

Bir gün kuş­la­rın ba­şı­na öyle büyük bir ta­lih­siz­lik gel­miş ki, kuş­lar ül­ke­si öyle kar­ma­şık, öyle ada­let­siz bir za­ma­na ermiş ki kuş­lar, Si­murg’tan yar­dım is­te­me­ye karar ver­miş­ler. Bek­le­miş­ler… Bek­le­miş­ler… Her gün göğe yük­se­lip ya­kar­mış­lar fakat Si­murg bir türlü gel­me­miş. Tam da umut­la­rın tü­ken­di­ği bir anda, çok uzak ül­ke­le­rin bi­rin­de bir kuş, Si­murg’un ka­na­dın­dan bir tüy bul­muş. Kuş­lar Si­murg’un ya­şa­dı­ğı­nı öğ­ren­me­nin se­vin­ciy­le ondan yar­dım is­te­mek için bir top­lan­tı dü­zen­le­miş­ler. Bütün kuş­lar bu top­lan­tı­ya ka­tıl­mış… Hüt­hüt kuşu sır­tın­da süslü kı­ya­fe­ti ve ba­şın­da tacı ile or­ta­ya atı­lıp, kuş­la­ra; uzun uzun geç­tik­le­ri ka­ran­lık sü­reç­ten kur­tu­la­bil­me­le­ri­nin yol­la­rı­nı an­lat­mış. Sonra kuş­lar hep be­ra­ber, Si­murg’u bul­mak için göğe uç­ma­ya karar ver­miş­ler.

Ancak Si­murg’un yu­va­sı, etek­le­ri bu­lut­la­rın üs­tün­de olan, gör­kem­li Kaf Dağı’nın te­pe­sin­dey­miş. Oraya ulaş­mak için yedi dip­siz, zorlu va­di­yi geç­mek ge­re­ki­yor­muş ve bu va­di­ler­den ilki “nefs” va­di­siy­miş: Bu­ra­da hiç­bir şeye sınır yok­muş. Zevke, se­fa­ya, zen­gin­li­ğe hemen ka­vu­şa­bil­mek müm­kün­müş. İnsan­la­rı an­la­tan ma­sal­lar­da­ki gibi; ça­lış­ma­dan, uğ­raş­ma­dan mevki makam sa­hi­bi bile olu­na­bi­lir­miş. Öyle çok kuş va­di­nin sih­ri­ne ka­pıl­mış, öyle çok şey is­te­miş ki… Başta pa­pa­ğan tüy­le­ri­ni ba­ha­ne ede­rek uç­mak­tan vaz­geç­miş ve pek çok kuş bu va­di­den ay­rıl­ma­mış, bu­ra­da çok kayıp ver­miş­ler…

İkin­ci­si “aşk” va­di­siy­miş: Bu va­di­ye ulaş­tık­la­rın­da bütün kuş­la­rın gözü pembe bir ik­sir­le kör edil­miş sanki. Gör­dük­le­ri her bi­çim­siz şekli, taş­la­rı birer sülün, birer kuğu, de­ği­şik öten güzel tüylü can­lı­lar san­mış­lar. Her yan gül bah­çe­siy­miş… Ve bül­bül uç­mak­tan vaz­geç­miş; güle olan aş­kı­nı ha­tır­la­yıp.

Üçün­cü­sü “ce­ha­let” va­di­siy­miş: Her şey gü­zel­miş. Dü­şün­mek, öğ­ren­mek yok­muş. Si­murg’u bile unut­muş­lar. Ne­re­ye git­tik­le­ri­nin ne önemi var­mış ki. Gök­yü­zü işte her yerde ay­nıy­mış. Ağaç olsa, bulut olsa, taş olsa ne fark eder­miş ki… Böyle böyle hiç­bir şeyi önem­se­me­miş­ler; önem­se­me­dik­çe, dü­şün­me­miş­ler, dü­şün­me­dik­çe unut­muş­lar, unut­tuk­ça yük­le­ri ha­fif­le­miş… Ve ba­lık­çıl kuşu ba­tak­lı­ğı dün­ya­nın en güzel yeri san­mış ve uç­mak­tan vaz­geç­miş…

Dör­dün­cü vadi “inanç­sız­lık” va­di­siy­miş: Bu va­di­nin üs­tün­den uçar­lar­ken her şey an­la­mı­nı yi­tir­miş. Ne ola­cak­mış ki Si­murg’u bul­sa­lar, ne de­ği­şe­cek­miş! Zaten her ya­şa­mın so­nun­da ölüm yok muy­muş? Hem yol çok uzun­muş, ta­mam­lan­ma­sı müm­kün de­ğil­miş, ta­mam­la­sa­lar bile hiç­bir işe ya­ra­maz­mış, deyip geri dön­müş sülün ve daha bir sürü kuş…

Be­şin­ci vadi “yal­nız­lık” va­di­siy­miş: Bu va­di­ye gi­rin­ce bütün kuş­la­rı bir korku sar­mış. Bunca kuş ara­sın­da sa­de­ce ken­di­le­ri var­mış gibi en­di­şe­ye ka­pıl­mış­lar. Bir sürü kuş, yal­nız­ca kendi kar­nı­nı do­yur­ma­yı dü­şün­müş ve tek ba­şı­na av­lan­ma­ya çık­tı­ğı için, daha büyük hay­van­la­ra yem olmuş. Ka­lan­lar tek ba­şı­na ha­re­ket et­ti­ği için yö­nü­nü kay­bet­miş. Sanki kimse yok­muş gibi ya­pa­yal­nız his­set­miş­ler ken­di­le­ri­ni ama mil­yon­lar­ca kuş ol­duk­la­rı­nı unut­muş­lar… Tavus kuşu “tek” ve her­kes­ten güzel ol­du­ğu­nu söy­le­yip geri dön­müş yal­nız­lık va­di­sin­den, bu­ra­da da zi­ya­de­siy­le azal­mış­lar!

Al­tın­cı vadi “de­di­ko­du” va­di­siy­miş: Va­di­nin her kö­şe­sin­de fı­sıl­tı­lar du­yul­ma­ya baş­la­mış. En ar­ka­da­ki kuş, Si­murg’un ye­ni­den do­ğuş­ta tüy­le­ri­nin yan­dı­ğı­nı söy­le­miş. Ön­de­ki kuş bunu duy­muş, yanan tüy­le­rin tek­rar çık­ma­dı­ğı­nı söy­le­miş. Bir ön­de­ki kuş bunu duy­muş, yanan tüy­le­ri çık­ma­dı­ğı için Si­murg’un giz­len­di­ği­ni söy­le­miş. Bir ön­de­ki kuş bunu duy­muş, mo­ra­li bozuk ol­du­ğu için Si­murg’un, sak­la­nır­ken, onu gö­ren­le­re zarar ver­di­ği­ni söy­le­miş. Daha ön­de­ki kuş bunu du­yun­ca, her­ke­se zarar veren Si­murg’un, da­ya­na­ma­yıp ken­di­ni öl­dür­dü­ğü­nü söy­le­miş. En ön­de­ki kuşa, git­me­ye gerek kal­ma­dı­ğı, Si­murg’un top­rak ol­du­ğu bil­gi­si gel­miş ve bir­çok kuş de­di­ko­du va­di­sin­den geri dön­müş…

Ye­din­ci ve son vadi “ben” va­di­siy­miş: Kuş­lar bu va­di­ye girer gir­mez, iç­le­rin­de de­ği­şik bir his uyan­mış. Ki­mi­nin ka­na­dı bi­çim­siz gel­miş ki­mi­ne. Di­ğe­ri, her şeyi bil­di­ği­ni iddia etmiş. Yan­lış yol­dan gi­di­li­yor diye kar­ga­şa çık­mış, her ka­fa­dan bir ses çı­kı­yor­muş… Her­ke­sin bir fikri var­mış ve kendi fikri en doğ­ruy­muş. Sanki mil­yon­lar­ca fark­lı yol var­mış gibi… Hepsi en önde lider olmak is­te­miş, öne geç­mek için bir­bir­le­ri­ni ezip dur­muş­lar… Va­di­den çıkıp “ben” den uzak­la­şa­na değin sür­müş bu kar­ga­şa.

Ve ni­ha­yet bütün bu zorlu va­di­ler­den ge­çe­rek Kaf Dağı’na var­dık­la­rın­da, yola çık­tık­la­rı mil­yon­lar­ca kuş­tan ge­ri­ye sa­de­ce 30 kuş kal­dı­ğı­nı gör­müş­ler. Yu­va­ya var­dık­la­rın­da öğ­ren­miş­ler ki “si” otuz, “murg” kuş­muş ve Si­murg; “otuz kuş” de­mek­miş. On­la­rın hepsi tek tek ve otuzu bir­den Si­murg’muş. Yani kur­ta­rı­cı, bilge, bütün so­run­la­rı çö­zecek ve iyi­li­ği ye­ni­den ege­men kı­la­cak olan­lar on­lar­mış!

——————————

Tuğrul Keskin, ABC