Mangal Magandası / Yayla Boztaş

Mangal Magandası / Yayla Boztaş

Arka ça­mur­lu­ğun­da “Şo­för­sen bas gaza aşık­san vur saza” yazan, ka­por­ta­sı çizik, bo­ya­sı yer yer ka­zın­mış kır­mı­zı araba, ana yol­da­ki sol şe­rit­ten sin­yal ver­me­den sağa ani bir dönüş yaptı. Zor du­rum­da bı­rak­tı­ğı sü­rü­cü­nün “Sin­yal nerde?” so­ru­su­na, kır­mı­zı ara­ba­dan uza­nan bir baş “Ko­nuş­ma lan, iner­sem şimdi senin…” diye öf­key­le yanıt verdi.

Kır­mı­zı araba hızla orman yo­lu­na saptı. Uygun bir yer bul­mak için iler­le­di. Bol göl­ge­li çam ağaç­la­rı­nın ya­nın­da, taze fi­dan­la­rı ez­di­ği­ne al­dır­ma­dan, otu­ran­la­rı öne sa­vu­ra­rak ani­den durdu. Ara­ba­nın ar­ka­sın­da­ki, kar­puz di­li­mi örgü yas­tık ço­cuk­la­rın ku­ca­ğı­na yu­var­lan­dı. Camın önün­de­ki mas­kot köpek ba­şı­nı daha hızlı sal­la­dı.

Adam, uzay me­ki­ği­ni yö­rün­ge­ye otur­tan ast­ro­not eda­sıy­la ara­ba­dan indi, ka­pı­yı ha­va­lı ha­va­lı ka­pat­tı. Ce­ke­ti­ni ağaç dal­la­rın­dan bi­ri­ne astı. Ara­ba­yı siper edi­ne­rek pan­to­lon ve göm­le­ği­ni çı­kar­tıp pi­ja­ma­sı­nın al­tı­nı giydi, ka­rı­sı­nın koş­tu­rup ağaç göl­ge­si­ne ser­di­ği ki­li­min üze­ri­ne uzan­dı…

Ara­ba­dan eşya ta­şı­ma işi epey­ce sürdü. Kilim, yas­tık, sa­lın­cak için ip, man­gal, ter­mos, küçük tüp, çay­dan­lık, tava, bi­don­lar­la su, rakı şi­şe­si, bar­dak­lar, şeker, çay, tuz, yağ, koca bir tep­si­nin için­de yağ­lan­mış, bi­ber­len­miş ta­vuk­lar, etler… Ki­raz­lar, erik­ler…

Kadın ve ço­cuk­la­rı ka­rın­ca­lar gibi ko­şuş­tu­rur­ken o, ki­li­me uzan­mış, el­le­ri ba­şı­nın al­tın­da, ba­cak­la­rı­nı üst üste bin­dir­miş, sa­ba­hın key­fi­ni çı­kar­ma­ya baş­la­mış­tı bile…

Ara­ba­da tor­pi­do gö­zün­de­ki bir­kaç evrak, di­rek­si­yon ki­li­di, içi boş yan­gın tüpü, vites ko­lu­na ta­kı­lı tes­pih, ay­na­da asılı na­zar­lık dı­şın­da ne varsa çi­men­le­rin üze­ri­ne çı­ka­rı­lın­ca­ya kadar ta­şı­ma devam etti.

Ada­mın; beyaz tenli, etine dol­gun ka­rı­sı, her gün içini da­ral­tan, apart­man boş­lu­ğu­na bakan da­ra­cık, ka­ran­lık mut­fa­ğın­da yap­tı­ğı iş­le­ri, gün ışı­ğın­da, gü­ne­şin ok­şa­yan sı­cak­lı­ğın­da ya­pa­cak ol­ma­nın se­vin­ciy­le, tül­ben­di­ni ar­ka­dan bağ­la­yıp kol­la­rı­nı dir­sek­le­ri­ne kadar sı­yı­ra­rak işe gi­riş­ti.

Ço­cuk­lar, kendi dün­ya­la­rı­na da­lar­ken adam ka­rı­sın­dan si­ga­ra­sı­nı is­te­di. Kadın, ağa­cın da­lı­na asıl­mış ko­ca­sı­nın vücut ka­lı­bı­nı almış, iki kolu zey­bek oynar gibi göv­de­sin­den ayrı duran deri ce­ke­ti­nin cep­le­ri­ni ka­rış­tı­ra­rak si­ga­ra­yı arar­ken günün ilk aza­rı­nı işit­ti… “Alt ta­ra­fı bi si­ga­ra ve­re­cen be. Sanki tütün sa­ra­can, çabuk ol­sa­na.” Kadın, güzel geç­me­si­ni is­te­di­ği günün ta­dı­nı ka­çır­ma­mak için için­den ge­çen­le­ri yu­ta­rak -sa­bah sabah bu zık­kı­mı iç­me­sen ne olur? Si­ga­ra­nı da kalk ken­din al… Gel­din ya­yıl­dın, bak yarım sa­at­tir araba bo­şal­tı­yo­ruz, ce­ke­ti­nin bin tane cebi var, ner­den bi­le­yim han­gi­sin­de ol­du­ğu­nu?-bul­du­ğu si­ga­ra­yı ada­mın ki­li­mi­nin üs­tü­ne atın­ca pa­ke­tin açıl­mış ye­rin­den bir iki si­ga­ra sıy­rı­lıp yere düştü…

Adam, kar­şı­sın­da ken­di­ni sol­la­yan bir ara­ba­nın sü­rü­cü­sü var­mış gibi “Oha! Ba­şı­ma at­say­dın bari. Biraz yol yor­dam bil, in­celt ken­di­ni in­celt!” diye ba­ğır­dı. Si­ga­ra­yı du­dak­la­rı­nın ara­sı­na ko­yun­ca cep­le­rin­de kib­rit ara­mak geldi ak­lı­na, pi­ja­ma­sıy­la ol­du­ğu­nu fark edin­ce yine ka­dı­nı azar­la­dı: “Si­ga­ra ateş­le ve­ri­lir. Kah­vey­le su, ra­kıy­la kavun, ba­lık­la helva gibi. İzanlı ol, izan­lı…” Kadın, ikin­ci kez yut­ku­na­rak cep­ler­de kib­rit aradı, ya­nı­na gidip eline uzat­tı. “Ha şöyle bak hemen öğ­ren­din. Azar işe ya­ra­dı. Af­fe­rim sana.”

Si­ga­ra­yı du­dak­la­rı­na sı­kış­tı­rıp yaktı, kib­rit çö­pü­nü ileri, yeşil ça­lı­lı­ğa fır­lat­tı. Kol­la­rı­nı uza­ta­bil­di­ği kadar uza­ta­rak uzun uzun ge­rin­di… Ba­şı­nın al­tın­da ka­vuş­tur­du­ğu el­le­ri ve üst üste bin­miş ba­cak­la­rıy­la günün en ke­yif­li adamı olma hak­kı­nı kim­se­ye kap­tır­ma­ya ni­ye­ti yoktu.

Kadın, ye­şil­lik­le­ri doğ­ra­dı. Yere ser­di­ği sofra be­zi­nin üs­tü­ne ta­bak­la­rı yer­leş­tir­di. Küçük tüpün üze­ri­ne çay için su koydu. Se­pet­ten zey­tin, pey­nir, sucuk, yu­mur­ta çı­kart­tı. Ek­me­ği di­lim­le­yip ör­tü­nün üs­tü­ne da­ğıt­tı. Ko­ca­sı “Acık­tım, nerde kaldı bu çay?” de­me­sin diye, hiç bir şey unut­ma­ma­ya özen gös­te­re­rek her şeyi yaptı. Kay­na­yan suyu dem­li­ğe döküp çayı koydu. Al­tı­na su ilave ede­rek ye­ni­den ocağa oturt­tu.

Ço­cuk­lar, pa­pat­ya top­la­yıp ka­rın­ca yu­va­la­rı­nı in­ce­li­yor, bu ılık bahar gü­nü­nün ta­dı­nı çı­ka­rı­yor­lar­dı. Ara sıra an­ne­le­ri­nin ya­nı­na ge­le­rek kah­val­tı­nın ne zaman hazır ola­ca­ğı­nı so­ru­yor bir parça ekmek, bir zey­tin kapıp ka­çı­yor­lar­dı.

Kadın, çay­dan­lı­ğı ağa­cın al­tı­na yer­leş­ti­rip üze­ri­ne bir örtü örttü. Ateşe oturt­tu­ğu ta­va­da yağı erit­ti. Za­rı­nı soy­du­ğu su­cu­ğu di­lim­le­ye­rek ta­va­ya koydu. Üze­ri­ne yu­mur­ta­la­rı kırdı. Ko­ca­sı­nın sev­di­ği gibi ka­tı­la­şan yu­mur­ta akı­nın or­ta­sın­da­ki sa­rı­yı az pi­şir­me­ye ça­lış­tı.

Sucuk ko­ku­su or­ma­nın için­de buram buram ya­yıl­dı. Ço­cuk­lar ko­şa­rak sof­ra­nın ba­şı­na gel­di­ler. Kadın, “Ba­ba­nı­zı bek­le­yin” dese de ek­mek­ler yu­mur­ta­nın sa­rı­sı­na ba­nıl­ma­ya baş­lan­mış­tı bile. Çay­la­rı dol­du­rur­ken ko­ca­sı­na “Haydi, kah­val­tı hazır!” diye ses­len­di. Adam kol­la­rı­nı ye­ni­den gerip ağ­zı­nı aça­bil­di­ği kadar aça­rak es­ne­di. Yavaş ha­re­ket­ler­le doğ­ru­lup kalk­tı. Bir­den ta­va­da su­cuk­lu yu­mur­ta­yı gördü. Bu kez geç­mek is­te­di­ğin­de yol ver­me­yen sü­rü­cü­ye ba­ğı­rır gibi “ Ne! Su­cu­ğu ta­va­da mı yap­tın? Ben onu man­gal­da pi­şi­re­cek­tim, rek­lam­da­ki gibi. S…tın zev­ki­min içine be kadın!” dedi.
Ço­cuk­la­rın ta­va­ya uzan­mış el­le­ri öy­le­ce kaldı. Yan gözle ba­ba­la­rı­na ba­kar­ken lok­ma­la­rı­nı ağız­la­rı­na at­tı­lar. Ne­fes­le­ri­ni tutup bek­le­di­ler. Adam, ka­dı­nın “O zaman man­ga­lı yak­say­dın, ne bi­le­yim!” sö­zü­nü ağ­zı­na tı­ka­dı, “Kes be cevap verme bana!” diye kük­re­di. İstek­siz­ce sof­ra­nın ya­nı­na geldi. Kaş­la­rı, yüz çiz­gi­le­ri inik, göz­le­ri sa­de­ce ağ­zı­na ta­şı­dı­ğı lok­ma­lar­da ye­me­ye baş­la­dı.

Be­ğen­me­di­ği ta­va­da piş­miş su­cuk­lu yu­mur­ta­yı bu kadar iş­tah­la ye­me­si ço­cuk­la­rı şa­şırt­tı. Kadın, söy­le­ye­me­di­ği dü­şün­ce­le­ri­ni ye­ni­den yuttu. Dört bar­dak çayla, yağlı ballı ek­mek­le­ri, pey­nir­le­ri hiç ko­nuş­ma­dan, soluk al­ma­dan yutan adam ağ­zı­nı sofra be­zi­ne si­le­rek eski ye­ri­ne yat­ma­ya gitti.
Kadın, baş­lan­gıç­ta­ki iş­le­rin ter­si­ni ya­par­ken yut­tu­ğu bütün olum­suz­luk­la­rın ge­vi­şi­ni ge­tir­me­ye baş­la­dı. Yap­tı­ğı hiç­bir şey için “Eline sağ­lık güzel olmuş” de­me­yen, de­vam­lı azar­la­ya­rak duy­gu­la­rı­nı sin­di­ren bu adama nasıl kat­lan­dı­ğı­nı, kat­la­na­ca­ğı­nı dü­şün­dü.

Kı­zı­nın çe­yi­zi için yap­tı­ğı dan­tel masa ör­tü­sü­nün par­ça­la­rın­dan bi­ri­ni eline alıp dal­gın, küs­kün batıp çık­ma­ya baş­la­dı ip zin­cir­le­rin ara­sı­na. Kı­zı­nın, ev­le­nin­ce yemek ma­sa­sı­na serip üze­ri­ne kesme va­zo­da yapma gül­ler ko­ya­ca­ğı dan­tel örtü biraz daha bü­yür­ken ko­ca­sı­nın ho­rul­tu­su onu dü­şün­ce­le­rin­den uzak­laş­tı­ra­ma­dı. Kızım oku­ma­lı, oku­muş bir adam­la ev­len­me­li, işi olan bir kadın ol­ma­lı diye dü­şün­dü. Ya­kın­da bir ev tu­tar­lar­sa to­ru­nu­na bak­ma­yı bile hayal etti.

Elin­de­ki dan­tel bü­yü­dü. Kuş­lar dö­kü­len kı­rın­tı­la­rı top­la­mak için geldi, ta ya­kı­nı­na kadar so­kul­du. Dur­dur­du el­le­ri­ni, hiç kı­pır­da­ma­dan; kı­rı­la­cak kadar in­ce­cik ba­cak­la­rı­na, zıp­la­ya zıp­la­ya yü­rü­me­le­ri­ne; yere değen kuy­ruk­la­rı­na, kü­çü­cük lok­ma­la­rı ga­ga­la­rı­nın usta ha­re­ket­le­riy­le mi­de­le­ri­ne gön­de­riş­le­ri­ne baktı. Sev­giy­le gü­lüm­se­di…

Ko­ca­sı arka üstü ya­tar­ken yan döndü. Ku­ma­şın hı­şır­tı­sın­dan ürken kuş­lar uçup gi­din­ce kadın, ko­ca­sı­nın kuş­la­rı ür­küt­tü­ğü­ne, ken­di­si­ni azar­la­dı­ğı­na, ko­nuş­ma­dı­ğı­na, uyu­du­ğu­na kızdı…

Adam, at­le­tin­den açık­ta kalan kıllı göğ­sü­nü ka­şı­dı. Ök­sü­rüp diğer yana döndü. Kadın dan­te­li ke­na­ra bı­ra­kıp ko­ca­sı­nın üze­ri­ne bir örtü örttü. Yü­zü­ne bakıp kır­gın, si­tem­li ba­şı­nı iki yana sal­la­dı. Ye­ri­ne otu­rup dan­te­li, ha­yal­le­ri­ni bü­yüt­me­ye devam etti.

Bir parça dan­tel bit­miş, ikin­ci­nin zin­ci­ri­ne baş­lar­ken oğ­lu­nun ağ­la­ma se­si­ni duydu. Ken­di­ne doğru koşan ço­cu­ğun yaş­la­rı kirli yü­zün­de değ­di­ği yeri ağart­mış, yü­zü­nü ikiye böl­müş­tü. Kadın, ayak­la­rı­nı uza­tıp otur­du­ğu yer­den kal­ka­ma­dan çocuk ya­nı­na geldi. Eli­nin üs­tün­de arı­nın sok­tu­ğu yeri gös­ter­di. An­ne­si, eş­ya­la­rın ara­sın­dan bı­ça­ğı alıp küçük kır­mı­zı nok­ta­nın üze­ri­ne bas­tır­dı, ço­cu­ğun yaş­la­rı­nı si­le­rek ya­nak­la­rın­dan, acı­yan elin­den öptü.

Oğ­lu­nun ağ­la­ma­sı­nı duyan adam, göz­le­ri­ni zorla ara­la­yıp baktı. Yat­tı­ğı yer­den kalk­ma­dan dir­sek­le­ri­nin yar­dı­mıy­la ken­di­ni ka­rı­sı­nın ya­nı­na doğru çekti. Ka­dı­nın ke­na­ra koy­du­ğu dan­tel yu­ma­ğı­nı alıp hırs­la fun­da­lık­la­ra fır­lat­tı. Tığı top­ra­ğa bas­tı­rıp kırdı. “Bir ço­cu­ğa sahip ola­ma­yan anaya ana mı derim ben. Bil­di­ğin şey batıp çık­mak, bi boka ya­ra­ma­yan pa­çav­ra­lar yap­mak. Senin var da bi şey mi oldu? Önce ana ol ana, al­dırt­ma aya­ğı­mın al­tı­na, deli etme beni!”

Yine yat­tı­ğı yer­den “Gel ba­ba­sı­nın er­ke­ği, gel ba­ka­yım ya­nı­ma, erkek adam ağ­la­maz öyle ka­rı­lar gibi, ayıp der­ler sonra benim er­ke­ği­me…” Gu­rur­la oğ­lu­nun bacak ara­sı­na do­kun­du, ba­şı­nı ok­şa­dı. Ye­ni­den eski ha­li­ne döndü.

Kadın, için­den ge­çen­le­ri yuttu yine. Derin bir iç ge­çir­di. El­le­ri­ni ku­ca­ğın­da bir­leş­ti­rip ar­ka­sın­da­ki ağaca yas­lan­dı. Yanı ba­şın­da di­ki­len kızı çö­me­lip an­ne­si­nin ya­nak­la­rı­nı öptü, sonra di­zi­ne yattı… Kadın kı­zı­nın saç­la­rı­nı ok­şar­ken “Oku­ma­lı, mu­hak­kak oku­ma­lı.” dü­şün­ce­si­ni daha is­tek­li ge­çir­di için­den, eliy­le göz­le­ri­ni sildi… Bit­miş dan­tel par­ça­sı­nı sarıp çan­ta­sı­na koydu.

Diğer pik­nik­çi­le­rin kömür ko­ku­su, du­ma­nı yeşil ağaç­la­rı da­la­yıp mavi gök­le­re ya­yı­lır­ken ço­cuk­lar “ Çok acık­tık!” de­di­ler. Kadın çe­ki­ne­rek ko­ca­sı­na ses­len­di. Adam aynı es­ne­me ve ge­rin­me­ler­le ya­vaş­tan ala­rak uyan­dı. Ka­şın­dı, biraz otu­rup bek­le­di.

Ka­rı­sın­dan, man­ga­lı, kib­ri­ti, kö­mü­rü, çı­ra­yı, bo­ru­yu, yel­pa­ze­yi, ız­ga­ra­yı, et­le­ri is­te­di. Hepsi hazır olun­ca kö­mü­rü man­ga­la döküp tu­tuş­tur­du. Tam o anda “Man­gal Yak­mak Ya­sak­tır” ta­be­la­sı­nı gördü. Et­ra­fı­na ba­kın­dı, ta­be­la­yı bir tek­me­de ağaç­la­rın ara­sı­na fır­lat­tı. Alev­ler iş­tah­la çı­tır­dar­ken kömür tu­tuş­tu, duman azal­dı, kö­mü­rün kır­mı­zı göz­le­ri man­gal­da par­la­ma­ya baş­la­dı.

Iz­ga­ra­ya di­zi­len etler tüttü, cı­zır­da­dı, ateşe dam­la­dı, koktu. Kadın ye­ni­den ser­di­ği ör­tü­ye ka­rın­ca gibi ta­şı­ma­ya baş­la­dı. Ko­ca­sı­nın ra­kı­sı­nı, su­yu­nu, pey­ni­ri­ni, ka­vu­nu­nu bir tep­siy­le ya­nı­na gö­tür­dü. Ço­cuk­lar ön­le­ri­ne konan et­le­ri ye­me­ye baş­la­dı­lar. Adam man­ga­lın üs­tün­den al­dı­ğı tavuk ka­na­dı­nı üf­le­ye­rek iş­tah­la ısır­dı, sı­yır­dı, ra­kı­sın­dan bir yudum aldı. Bir­den yü­zü­nü ek­şit­ti. “Ra­kı­ma buz koy be kadın. Kaç yıl­lık ka­rım­sın bi öğ­re­ne­me­din buz­suz rakı iç­me­ye­ce­ği­mi, o ter­mo­su süs diye mi ge­tir­dik?”

Kadın ter­mos­tan bar­da­ğa buz ko­yar­ken adam, ye­di­ği ka­na­dın ke­mi­ği­ni ağaç­la­rın ara­sı­na fır­lat­tı. Ke­mik­ler tek­me­le­di­ği ta­be­la­ya çar­pıp tın­gır­da­yın­ca iyice ke­yif­len­di…

“Bak kadın, nasıl da on iki­den vu­ru­yo­rum, ko­can­la if­ti­har et. Bu ko­ca­ya buz­suz rakı ya­kı­şır mı yaa?” dedi…

      

Mangal Magandası / Yayla Boztaş (1 Yorum)

  1. Yüreğinize kaleminize sağlık.Bir magandanın halet-i ruhiyesi ya da fıtratı ancak bu kadar detaylı ve de güzel anlatılabilinirdi.Kaleminiz daim olsun.

%d blogcu bunu beğendi: