Ley­lek­ler Gi­der­ken – Sevin Sezgin

Ley­lek­ler Gi­der­ken – Sevin Sezgin

Son za­man­lar­da tan­ye­ri ağa­rır­ken açı­yor­du göz­le­ri­ni. İşi gücü de yoktu. Yatıp uyusa ya! “Ah genç­lik!” dedi iç çe­ke­rek­ten. Zorla uyan­dı­ğı, hep telaş için­de ko­şuş­tur­du­ğu gün­le­ri anım­sa­dı.

Güzel gün­ler­miş! Ye­ni­den dö­ne­bil­se… Nasıl da uçup git­miş­ti onca zaman! Ne çabuk gelip çat­mış­tı yaş­lı­lık! Bir gün yaş­la­na­bi­le­ce­ği­ni hayal bile ede­mi­yor insan. Genç­lik ba­şın­da duman… Oysa bak! Çat kapı ge­li­ver­miş işte.

Bü­yü­kan­ne­si­nin sesi gelip geçti usun­dan.

“Genç­li­ğin de­ğe­ri yaş­lı­lık­ta an­la­şı­lır ancak, kuzum benim…”

Ne kadar doğ­ruy­muş! O yaş­la­ra mı gel­miş­ti şimdi. Sin­si­ce iler­le­yen zaman ne­le­ri kırıp dök­müş­tü, ilk ne zaman ay­na­la­ra düş­müş­tü yor­gun bakan göz­le­ri?

“Göz­ler yo­rul­du mu yü­rek­te yo­ru­lur, beden de…” derdi o bilge kadın.

Uyu­ma­yı de­ne­di ama iyi­den iyiye kaç­mış­tı uy­ku­su. Ya­vaş­ça indi ya­ta­ğın­dan, ya­nın­da­ki oda­nın kapı ara­lı­ğın­dan to­ru­nu­na sev­giy­le baktı. Öy­le­si­ne derin uyu­yor­du ki. Kim bilir hangi düş­le­rin sar­ma­lın­day­dı? Ko­ca­sı­nı yi­tir­di­ğin­den bu yana hiç yal­nız bı­rak­ma­mış­tı onu, ar­ka­daş ol­muş­tu an­ne­an­ne­si­ne.

Soğuk şubat gü­ne­şi doğ­mak üze­rey­di… Önce mut­fa­ğa girip ça­yı­nı dem­le­di. Çayın ko­ku­su­nu, ta­dı­nı, du­yum­sa­ma­dan baş­la­yan gün, gün de­ğil­di onun için. Sonra sa­lo­na geçip, her za­man­ki ye­ri­ne otur­du. Ko­ca­sın­dan anı kalan küçük el rad­yo­su­nu açtı. Bir tür­kü­nün ez­gi­si sazın tel­le­rin­den ha­va­lan­dı, çayın de­mi­ne sar­ma­la­nıp ka­rış­tı ha­va­ya.

“Ne ağ­lar­sın benim zülf-ü si­ya­hım. Bu da gelir, bu da geçer…”

“Offf, of! Geç­mi­yor işte! Geç­mi­yor. Yaş­lan­dık­ça yol ar­ka­da­şı­nı daha mı çok arı­yor insan?”

Yarım asır bir yas­tı­ğa baş koy­muş­lar­dı, dile kolay. Yal­nız­lık, ca­nı­nı ya­kı­yor­du ko­ca­sı­nı yi­tir­di­ğin­den bu yana. As­lın­da yal­nız sa­yıl­maz­dı Ço­cuk­la­rı, to­run­la­rı… Ama hepsi kendi te­laş­la­rın­da… Yaşam es­ki­si kadar kolay değil elbet.

Göz­le­ri ko­ca­sı­nın du­var­da asılı fo­toğ­ra­fı­na ta­kıl­dı:

“Çok çabuk bı­rak­tın el­le­ri­mi Rıfat Bey, çoook.

Git­tik­çe yo­ğun­la­şan çay ko­ku­suy­la ha­yal­le­rin­den sıy­rı­lıp, mut­fa­ğa geçti, ça­yı­nı özen­le dol­dur­du. Güne baş­la­ma­nın en güzel ya­nıy­dı bir bar­dak demli çay. Bir yudum aldı, uzun bir “ohhh!” çekti. Yal­nız­lı­ğın ver­di­ği hüzün o ince belli bar­da­ğın sı­cak­lı­ğın­da yitip gitti.

Güneş yük­se­li­yor, şehir dal­dı­ğı derin uy­ku­dan uya­nı­yor­du yavaş yavaş. Sa­ba­hın ilk te­laş­la­rı baş­la­mış­tı cad­de­de. Taşıt ses­le­ri, ses­siz­li­ği yır­ta­rak otur­du­ğu apart­ma­nın al­tın­cı ka­tı­na dek ula­şı­yor­du. İlçeye ilk gel­dik­le­rin­de­ki din­gin­lik, ses­siz­lik yoktu artık. En çok o din­gin­li­ği­ni sev­miş­ler­di oysa.

“Ne çabuk de­ğiş­ti yaşam! Gü­ze­lim evler, köşk­ler ne zaman be­to­na tes­lim ol­du­lar. Gü­zel­lik­le­ri­mi­zi ko­ru­ya­mı­yo­ruz, neden bu kadar hoy­ra­tız do­ğa­ya karşı? O ses­siz­lik, o ağır akan zaman ne­re­de?”

Son za­man­lar­da eski ev­le­ri, köşk­le­ri yık­mak moda ol­muş­tu.

“Uy­gar­lık sa­nı­yor­lar be­ton­laş­ma­yı. Oysa bin­ler­ce yıl­lık yer­le­şim yeri bu ilçe… Kim­ler gel­miş, kim­ler geç­miş. Ko­ru­ya­mı­yo­ruz, ge­le­ce­ğe ta­şı­ya­mı­yo­ruz ya­şan­mış­lık­la­rı…”

Ken­tin yakın ta­ri­hi­ne ta­nık­lık eden Le­van­ten köşk­le­ri birer birer yok olu­yor­du. Geç­mi­şin bin bir çiçek ko­ku­lu bah­çe­le­ri, za­ma­nın acı­ma­sız­lı­ğı­na yenik düş­müş­tü çok­tan. Üze­rin­de ya­şa­dık­la­rı yerin ta­ri­hi­ni, kül­tür­lü top­ra­ğa göm­mek nasıl bir duy­guy­du?

Eşi­nin gö­re­vi ne­de­niy­le gel­dik­le­ri bu güzel il­çe­yi çok sev­miş­ler, emek­li olun­ca da yer­leş­miş­ler­di. Man­da­li­na, por­ta­kal ve limon ağaç­la­rı ara­sın­da kay­bo­lan iki katlı evler; cadde ve so­kak­lar­da yol bo­yun­ca uza­nan tu­runç ağaç­la­rı; bahar gel­di­ğin­de ha­va­ya ka­rı­şan, na­ren­ci­ye çi­çek­le­ri­nin kes­kin ko­ku­su. Yıl­la­rı­nı fark­lı coğ­raf­ya­lar­da ge­çir­miş in­san­lar için por­ta­kal ko­ku­lu bir kent­te ya­şa­mak se­vinç­ler ge­tir­miş­ti ya­şan­tı­la­rı­na.

“Güzel gün­ler­di Rıfat Bey, güzel!”

Ahhh! Bu gün neler olu­yor­du ona? Bir duy­gu­sal­lık, bir hu­zur­suz­luk… Yaş­lı­lık evet yaş­lı­lık be­lir­ti­le­riy­di bun­lar, üze­ri­ne hiç kon­du­ra­ma­dı­ğı… Şa­lı­na sa­rı­nıp bal­ko­na çıktı. Temiz hava al­mak­tı amacı ama ya­nıl­dı. Göz gözü gör­mü­yor­du. Ha­va­ya yük­se­len yoğun du­ma­nın ar­dın­da sak­lan­mış güneş, ren­gi­ni yi­tir­miş cılız ışık­la­rıy­la, sa­ba­hı ay­dın­lat­ma­ya ça­lı­şı­yor­du. Kes­kin bir kömür ko­ku­su gen­zi­ni yaktı Esma Ha­nı­mın. Hani ce­za­sı vardı? Oysa do­ğal­ga­za ge­çe­li kaç yıl ol­muş­tu. Bazı apart­man­lar inat­la kul­la­nı­yor­lar­dı kö­mü­rü ucuz diye. Yok­sul ma­hal­le­le­re de dev­let eliy­le da­ğı­tı­lı­yor­du en ka­li­te­si­zi.

“Hava kir­li­li­ği ön­le­ne­cek­ti sözüm ona. Tav­şa­na kaç, ta­zı­ya tut… Kim haklı, kim hak­sız… Şu ger­çek ki zehir so­lu­yo­ruz.” diye söy­len­di için­den kız­gın­lık­la.

Bal­kon­da sağa sola ba­kı­nır­ken gözü karşı köş­kün bah­çe­si­ne iliş­ti. Küçük bir çığ­lık attı. Ken­di­si­ni tut­ma­sa avaz avaz ba­ğı­ra­cak­tı. Eliy­le ka­pa­dı ağ­zı­nı. Göz­le­ri­ne ina­na­mı­yor­du.

“Aman Tan­rım! Ley­lek­le­rin ağacı…”

Ne ya­pa­ca­ğı­nı şa­şır­mış, aşağı yu­ka­rı gidip ge­li­yor­du. Uyan­dır­sa mıydı to­ru­nu­nu?

Karşı köş­kün bah­çe­sin­de upu­zun yatan ağaca; ley­lek­le­rin, onca yıl­dır emek emek yap­tık­la­rı da­ğı­lan yu­va­la­rı­na baktı içi sız­la­ya­rak. Sız­la­mak ne ki? Kor düş­müş­tü yü­re­ği­ne, kor.

“Eli­niz kı­rıl­sın! Ne is­te­di­niz hay­van­la­rın yu­va­sın­dan. Ne za­ra­rı vardı kes­ti­niz ağacı.”

Ağaç ve yuva onlar bu­ra­ya ta­şın­dık­la­rın­da vardı. Yirmi küsur yıl geç­miş­ti ara­dan. Ta ki bu sa­ba­ha kadar…

Ev­le­ri­ne ilk ta­şın­dık­la­rın­da – her ne kadar göz­le­ri­ni ka­çır­sa­lar da – karşı köşk­te­ki Le­van­ten aile­nin köklü geç­mi­şiy­le ör­tü­şen ya­şan­tı­la­rı­na, ge­le­nek­le­ri­nin ge­tir­di­ği dü­ze­ne tanık olur­lar­dı al­tın­cı kat­tan. Güzel ve ba­kım­lı bah­çe­nin kuş­ku­suz en de­ğer­li­si, üs­tün­de ley­lek yu­va­sı olan ku­ru­muş bir ağaç­tı. O ağaca kimse do­kun­ma­mış hatta değer ver­miş­ler­di bes­bel­li. Kuru bir ağa­cın çok öte­sin­de. Sar­ma­şık­lar yem­ye­şil kol­la­rıy­la onu gö­nen­dir­mek is­ter­ce­si­ne göv­de­si­ni sar­mış­lar, yuva da ağaca taç ol­muş­tu.

Son yıl­lar­da, do­ku­su ve ses­siz­li­ği bo­zu­lan il­çe­de­ki ev­le­rin­den ay­rıl­ma­ya karar veren aile, yüz yıl­dan fazla bir za­man­dır otur­duk­la­rı ata ya­di­gâ­rı köşkü sa­tı­lı­ğa çı­kar­mış­lar­dı. Bı­ra­kıp git­tik­le­rin­de, on­lar­la bir­lik­te bah­çe­nin ne­şe­si de uçup gitti. Çi­çek­ler boy­nu­nu büktü. Köşk uzun süre boş kal­dık­tan sonra yeni zaman zen­gi­ni bir aile ta­ra­fın­dan satın alın­dı. Ya­kın­la­rı­nın an­lat­tık­la­rı­na göre aile, bah­çe­de­ki ağacı kes­me­me­le­ri için evin yeni sa­hip­le­rin­den özel­lik­le ri­ca­cı ol­muş­lar­dı.

Esma Hanım’ın içi ya­nı­yor, göz­le­rin­den akan yaş­la­ra engel ola­mı­yor­du:

“Ne is­te­di­niz hay­van­cık­la­rın yu­va­sın­dan?” dedi yi­ne­le­ye­rek.

Ley­lek aile­si mart son­la­rı­na doğru ge­lir­ler­di uzak­lar­dan. Ağa­cın çev­re­sin­de bir kaç kez dö­ner­ler sonra yer­le­şir­ler­di yu­va­la­rı­na. Bir çeşit tavaf… Esma Hanım, ley­lek­le­rin bunu yu­va­la­rı­nı ye­rin­de bul­ma­nın se­vin­ciy­le yap­tık­la­rı­nı söy­ler­di to­run­la­rı­na. Hemen ona­rı­ma baş­lar­lar­dı. Öyle ya! Koca bir kış geç­miş üze­rin­den. Dişi yu­va­yı bek­ler­ken, erkek yu­va­nın ek­si­ği­ni ta­mam­lar­dı. Esma Hanım on­la­rın bu te­laş­la­rı­nı se­ver­di. Onca yol gelip, yu­va­la­rı­nı bul­ma­la­rı­na çok şa­şar­dı. Nasıl bir iç­gü­düy­dü bu?

Ley­lek­ler hak­kın­da pek çok şey öğ­ren­miş­ti ki­tap­lar­dan. Nisan ayın­da ku­luç­ka­ya yat­tık­la­rı­nı, dişi ley­le­ğin yılda bir kez dört yu­mur­ta yap­tı­ğı­nı, ku­luç­ka­ya di­şi­nin ve er­ke­ğin de­ği­şim­li ola­rak otur­duk­la­rı­nı, yi­yecek bul­mak için sı­ray­la uçuş­la­rı­nı.

Mayıs ayı gel­di­ğin­de kü­çü­cük ka­fa­lar be­li­rir­di yu­va­da. Bir süre sonra minik yav­ru­la­rın uç­ma­yı öğ­ren­me ça­ba­la­rı baş­lar­dı ufak ufak. Ağus­tos­ta iyi­den iyiye us­ta­la­şır­lar, aile­ce küçük gez­me­le­re çı­kar­lar­dı. Göç za­ma­nıy­dı eylül. Tüm aile gönül ra­hat­lı­ğı ile veda eder­ler­di yu­va­la­rı­na ve il­çe­ye. Gel­dik­le­ri gibi, yu­va­nın çev­re­sin­de bir­kaç kez dö­ne­rek… Ah! Nasıl da kıy­mış­lar­dı ağaca. Var mıydı bizim kül­tü­rü­müz­de yuva boz­mak? Kuş­lar için kuş ev­le­ri yapan bir kül­tür­den gel­me­miş miy­dik? Yuva yı­ka­nın yu­va­sı olmaz diye boşa mı söy­le­miş ata­la­rı­mız? Tek­rar boylu bo­yun­ca yatan ağaca ve da­ğı­lan yu­va­ya baktı ke­der­le.

“Gü­nay­dın an­ne­an­ne. Sabah sabah ne işin var bal­kon­da üşü­ye­cek­sin.”

“Ah yav­rum! Gel ço­cu­ğum, gel de acı­ma­sız­lı­ğı gör.”

Emre ba­ka­kal­dı ağaca. İçi sız­la­dı onun da. Az mı iz­le­miş­ler­di an­ne­an­ne­siy­le ley­lek aile­si­ni.

“Kim kesti? Ne is­te­di­ler yıl­lar­dır duran ağaç­tan?”

“Kim ke­secek oğlum. Otu­ran­lar elbet. Bir­kaç yıl göz bo­ya­dı­lar çev­re­ye karşı. Es­ki­den böyle miydi? Uğur sa­yı­lır­dı ley­lek­ler. Kimin ba­ca­sı­na, kimin ağa­cı­na yuva yapsa se­vinç­le kar­şı­la­nır­dı. Kimse do­kun­maz­dı yu­va­la­ra “günah” diye. Şu­ra­ya bir bak! Çev­re­de ne ağaç bı­rak­tı­lar, ne baca. Her yer beton. Hay­van­cık­la­ra yaşam alan­la­rı­nı dar ettik.”

Mart so­nu­na doğ­ruy­du. Ufuk­ta iki ka­ral­tı gördü Esma Hanım. Gün­ler­dir gözü yolda bek­li­yor­du zaten. Yak­laş­tı­lar, yak­laş­tı­lar. İşte gel­miş­ler­di yu­va­nın sa­hip­le­ri. Geniş ka­nat­la­rı­nı açıp, uzun ba­cak­la­rı­nı öne uza­ta­rak inişe geç­tik­le­rin­de yu­va­yı gö­re­me­di­ler. Tek­rar yük­sel­di­ler. Ha­va­da bir tur atıp geri dön­dü­ler. Ama yoktu yu­va­la­rı. Bir daha… Bir daha… Bir daha…

Ley­lek­ler ge­ri­sin ge­ri­ye uçup gi­der­ken on­la­rın umut­suz­luk­la­rı­nı, acı­la­rı­nı yü­re­ği­nin de­rin­lik­le­rin­de duydu Esma Hanım. Çok uzun yol­lar­dan gel­miş de evini ye­rin­de bu­la­ma­mış gibi yandı yü­re­ği. Kız­gın­lık­la ba­ğır­dı:
“Bu masum hay­van­la­rı yu­va­la­rın­dan et­ti­niz ya! Sizin de… Sizin de…”

      

Yorum yaz

Ley­lek­ler Gi­der­ken – Sevin Sezgin (1 Yorum)

%d blogcu bunu beğendi: