Köy Enstitülü Mehmet Beyazit ile Geçen Bir Gün / Hasan Aydın

17 Nisan 1992 Cuma günü akşam üzeriydi. İzmit’ten Körfez Belediye otobüsüyle Yarımca’daki evimize dönüyorduk eşimle. Otobüs tıklım tıklım doluydu. Gürültülü bir ortamda, E-5’in yoğun trafiğinde zar zor ilerliyorduk. Yolu yarıladığımızda arka koltukta oturan yaşlıca bir bayan, ayaktaki eşine “Körfez Öğretmenevi’ne çok var mı? Birine sor.” dedi. Eşi umursamaz bir tavırla “Sorarız.” dedi. Biraz sonra kadın endişeli bir şekilde “Daha gelmedik mi?” diye tekrar sorunca, eşi yanıt vermeden ben: “Daha var. Beşevler durağında ineceksiniz.” dedim. Adam “Ne kadar sürer?” diye sordu. “On beş dakika kadar…” dedim. Durağa gelince kendilerine haber vermemi rica ettiler. Ben daha önce ineceğimi, kendilerini gerekli yerde indirmesi için şoföre tembih edeceğimi söyledim. Teşekkür ettiler.

Biraz suskunluktan sonra, adamı şöyle bir süzdüm. Epeyce yaşlı olmasına karşın geriye taranmış kırlaşmış saçları, gür, kara kaşları ve esmer teniyle bir kahramanın tunç heykeli gibi dimdik duruyordu. Öğretmenevine gittikleri için öğretmen olabileceklerini düşünerek “Öğretmen misiniz?” diye sordum. Adam, övünçle “Evet, otuz üç yıl öğretmenlik yaptım; ama öğretmenliğe doymadım.” derken oldukça gururluydu. Eşi, ona gülümseyerek, hayranlıkla bakıp sevgi dolu bir sesle “Yorulmuşsundur, gel biraz da sen otur.” deyince, ben utanarak yerimi ona vermek için ayağa kalktım. “Ben yorulmam, oturmam” dediyse de oturması için zorladım onu, oturdu.

Tanışma başladı. Adımı ve öğretmen olduğumu söyleyince çok sevindi. Daha sıcak bir söyleşi başladı aramızda. O gün, Köy Enstitülerinin kuruluşunun 52. yıl dönümüydü. Okulundan ve kendinden söz ederken gözleri parlıyordu. “Adım Mehmet Beyazit. Arifiye Köy Enstitüsüne ilk kayıt yaptıran öğrenciyim. Yıl 1940. Bu okulu ilk bitirenlerdenim. 1944’te öğretmenliğe başladım.” derken kendisiyle ve okuluyla onur duyuyordu. Enstitülü günlerini, öğretmenlik anılarını soluksuz anlatıyordu Mehmet Bey. Kendi okullarını kendileri yapmışlar. Her öğrenci spor yapar, mutlaka bir müzik aleti çalarmış. Okuma saatleri çok keyifli geçermiş. Yaşamda gerekli olan her şeyi öğrenirlermiş okullarında. Göreve başlayınca, çalıştığı köyü tepeden tırnağa değiştirir, ağaçla donatır, köylülere ağaca aşı yapmayı öğretirmiş. Bir erik ağacına üç çeşit erik aşısı yapar, ürünü arttırırmış. Bol ürün alan köylüler pazarda para kazanır, mutlu olurlarmış. İyi bir eğitimci olduğu için büyük saygı görürmüş köyde. Ben, eşim ve otobüstekiler, onu dikkatle, saygıyla ve heyecanla dinliyorduk. Dinledikçe onun değerlerini benimsiyor, “Eğitim ve eğitimci işte böyle olur.” diyorduk.

Emekli olduktan sonra öğrencilerini çok özlediğini, özlem gidermek için çevresindeki okulları ziyaret edip, çocukların arasında dolaşarak mutlu olduğunu anlatırken biraz buruktu. Emekliliğini nasıl değerlendirdiğini öğrenmek istedim. 12 Eylül 1980’de askeri darbeyle öğretmen dernekleri kapatıldığı için emekli öğretmenler Eğit-Der’i (Eğitimciler Derneği) kurmuşlardı. Bu derneğe üye olup olmadığını sordum. Eğit-Der’e üye değilmiş; ama TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve TÖB-DER (Türkiye Öğretmenler Birliği Derneği) üyeliğinden ve yöneticiliğinden dolayı çok çekmiş. Soruşturmalar, cezalar ve sürgünlerin ardı arkası kesilmemiş. Emekli olduktan sonra bile soruşturmalar ve cezalar sürmüş. Bunları anlatırken öfkesi kabarmış, derin düşüncelere dalmıştı.

Mehmet Bey, geçmişteki mücadelesinin bir özetini yapmıştı. Ben de o günlerde Eğit-Sen (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) Kocaeli il yönetimindeydim. Sendikamızın Kocaeli şubesi açılalı bir yıl kadar olmuştu. Hızlı bir şekilde örgütleniyor, 12 Eylül’ün bizden aldıklarını geri almaya çalışıyorduk. İçimdeki mücadele tutkusuyla Mehmet Bey’in kolunu dostça, yoldaşça kavradım. Verdikleri emeklerin boşa gitmediğini anlatmaya başladım: “Sevgili Öğretmenim, hiç üzülmeyin, sizin bıraktığınız yerden görevi biz devraldık. Cezalar, sürgünler şimdi de bizlere gelecek. Demokrasiyi kuruncaya, hak ve özgürlüklerimizi kazanıncaya dek mücadelemiz sürecek.” dedim. Mehmet Bey’in ve eşinin yüzü gülüyordu. Benimse mücadele tutkum daha da keskinleşmişti.

Bizim ineceğimiz durak yaklaşmıştı. Söyleşimizin bitmesini istemiyorduk. Arifiye Köy Enstitüsü mezunları her yıl 17 Nisan’da değişik bir yerde buluşup özlem gideriyor, anılarını tazeliyorlarmış. Bu yıl da Körfez Öğretmenevini seçmişler. Akşam buluşmasına bizi de davet ettiler. Gitmemiz için içtenlikle sıkı sıkı tembih ettiler. Yanlarında olmak için söz verdik. Şoföre kendilerini Beşevler Durağı’nda indirmesi için tembih ettim. Otobüsten indik ve görüşmek üzere, gülümseyerek birbirimize el salladık.

Eşimle eve geldiğimizde içimizde tatlı bir sevinç vardı. Köy Enstitülü iki güzel insanla tanışmak, onlarla yeniden görüşecek olmak bizi mutlu etmişti. Kendi gücüyle, kendi kaynaklarını, bilgiyle işleyerek kalkınmayı amaçlayan Köy Enstitüleriyle ilgili okuduğum kitapları anımsadım. Sömürgeci ülkelerden yardım almadan, onlara borçlanmadan kendi emeğiyle kalkınan, özgür bir ülke yaratabilmek hepimiz için onurlu bir görevdi. O günlerde “Kamu Çalışanları Sendikaları”nı kurmuş, yasal düzenlemeler yaptırmanın mücadelesini veriyorduk. Önce grevli, toplusözleşmeli sendika hakkımızı kazanacak, sonra da sınıf dayanışmasıyla emeği iktidara taşıyacaktık. Kafamda, yüreğimde bunlar sıralanıyordu.

Ortalık kararınca, Yarımca’daki Cuma Pazarı kurulan Erdalbey Caddesi’nden sahile inip demiryolu ile deniz arasındaki zayıf ışıklı, iki tarafı ağaçlı yoldan Körfez Öğretmenevine doğru yürüdük. Oraya vardığımızda Köy Enstitülü eğitim çınarlarının büyülü dünyasını görüp çok mutlu olacaktık. Köy Enstitülerinin kurucularından Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un yurtsever çalışmaları canlandı gözümde. Savaş sonrasının yoksulluğu vardı ülkede. Üstünde başında olmayan, yalın ayak, yoksul köy çocuklarını alıp, onları yatılı okullarda okutarak bilinçli, üretken ve aydın birer öğretmen yapıyorlardı. Üretime dayalı bir eğitim sistemi kurulmuş, kendi kaynaklarını kendi işleyen bilinçli bir toplum yaratmanın yolu açılmıştı. Ne yazık ki bu okullar, Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954’te kapatılmıştı. Bunun acısını içimizde duyarak Körfez Öğretmenevine geldik.

Burası, deniz kıyısında, dış duvarları sarmaşıkla, iç duvarları ahşapla kaplanmış, tek katlı bir yapıydı. Yemek yenen kapalı bölümü oldukça genişti. Hafta sonları düğün salonu olarak bile değerlendiriliyordu. Koyu renkli bir koltukla döşenmiş, çeşitli gazetelerin sıralandığı, küçük de olsa bir kitaplığı bulunan okuma odası çok güzeldi. Anabinadan yirmi metre kadar ileride yine tek katlı, tren vagonları gibi sıralanmış bitişik odalardan oluşan konaklama yeri ve kadın erkek berber salonları vardı. Deniz tarafında koca koca ağaçları olan geniş bir bahçesi vardı. Bahçeye sahne kurulmuş, ortada geniş bir oyun alanı bırakılmıştı. Masalarda modern kıyafetli, bakımlı, bay ve bayan Köy Enstitülü eğitim çınarları yerlerini almışlardı. Bu okulların yetiştirdiği bu güzel insanlar, ülkemizin aydınlık yüzüydü. Kimisinin yaşlılıktan kamburu çıkmasına karşın son derece bakımlı ve yaşam doluydular. Son kuşak enstitülü eğitimcilere saygıyla bakıp, duygulandık!

Kenardaki bir masadan Mehmet Bey’in eşi bizi görünce sevinçle, gülerek el salladı. Mehmet Bey yanımıza gelip bizi masalarına götürdü. Masadaki öteki öğretmenlerle tanıştık. Ellerini sıkarken mutluluk ülkesinde yaşıyor gibiydim. İçtenlikli, samimi, sevecen, mükemmel insanlardı. İçim sevinç, saygı ve heyecanla dolmuştu. Konukseverlikleriyle onurlandık, mutlandık.

Mikrofonu eline alan ak saçlı, yüz çizgileri derinleşmiş, kalın çerçeveli gözlüğü, tok sesi ve güzel Türkçesiyle açılış konuşmasını yapan öğretmeni herkes can kulağıyla dinliyordu. Köy Enstitülerinin ülkenin aydınlanmasındaki öneminden söz ederken sesinde yurtseverlik gururu ve övünç vardı. Konuştukça coşkusu artıyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu: “Anadolu’nun yaşam kaynağıydı bu okullar. Her öğretmen, duvar ve çatı ustası, marangoz, terzi, sağlıkçı ve ziraatçı olarak yetişiyordu. İş içinde öğretim, üretime dönük eğitim yapılıyordu. Anadolu’nun uygar dünyaya açılan penceresiydi bizim okullarımız.” Köy Enstitülerinin kapatılmasının ülke için büyük bir kayıp olduğunu söyledikten sonra, bu okulları kapatanlara inat hep birlikte büyük bir coşkuyla “Ziraat Marşı”nı ayakta okudular. Onları dinlerken tüylerim diken diken oldu. Bu nasıl bir yurt sevgisi, nasıl bir coşku, nasıl bir heyecandı!

Geçen yılki 17 Nisan görüşmelerinden sonra kaybettikleri iki arkadaşlarının anısına kendi yazdığı şiiri oldukça duygulu bir şekilde okuyan bir hanım öğretmen büyük alkış aldı. Beş altı kişi daha okullarıyla, Tonguç Baba’larıyla ilgili kendi yazdıkları şiirlerini okudular. Uzun uzun alkışlandılar. Yine kendi yazdıkları bir tiyatroyu oynarlarken herkes sessizce, saygıyla izliyordu. Köylerin aydınlanması, ülkenin gelişip özgürleşmesi büyük bir inançla anlatılıyordu sahnede. Sesler gecede yankılanıp yıldızlara ulaşıyor, izleyenleri büyülüyordu. Oynayanların her biri en usta oyunculardan daha da ustaydılar. Uzun süre alkışlandılar. Bu güzel insanları yetiştiren okulların neden kapatıldığını anlamakta zorlanıyor insan.

Oyunun bitiminden sonra üç kadın, üç erkek öğretmen ellerinde bağlamalarıyla sahnede yerlerini aldılar. Her yörenin türkülerini çalıp söylediler hep bir ağızdan. Yörelerin türküleri söylenirken o yörenin oyunları da sergileniyordu. Öyle bir Harmandalı oynadılar ki, her biri bir Yörük Ali, her biri bir Yalnız Efe’ydi. Bu toprağa böyle diz vuranlar oldukça, bu topraklar güvende demekti. O yaştaki insanlardan beklenmeyecek bir çeviklikle Horon teptiler. Atabarı çaldığında herkes büyük bir coşkuyla katılmıştı oyuna. Hep birlikte oynamaları bu oyuna özel bir anlam katıyordu. Atalarına olan sevgilerini gösteriyorlardı sanki. Türküler söylenip oyunlar oynanırken, memleket sevdalısı oldukları yansıyordu bedenlerine, yüzlerine ve seslerine…

Kendi yaptıkları kemanları çalacak olan bedenleri yaşlı, ruhları genç bir kadın ve bir erkek öğretmen sahneye gelip dostlarını selamladılar. Piyanonun başında uzun boylu, ak saçlı, zayıf, elmacık kemikleri çıkmış, gözleri çukurunda bir bey dimdik oturmuş, ince uzun parmaklarını gezdiriyordu tuşların üzerinde. Sıra yerli ve yabancı şarkılardaydı. İlk şarkıyla birlikte dans da başlamıştı. Zarif hanım efendiler, kibar bey efendiler, kimi şarkıda kuğu gibi süzüldüler, kimi şarkıda kelebek gibi uçtular. Köy Enstitüleri, uygar dünyaya örnek olacak böyle sanatçı bir kuşak yetiştirmişti. Bu okullar kapatılınca neler oldu dersiniz? Benim okuduğum okullarda resim, müzik ve bedeneğitimi öğretmenleri yoktu. Okulumuzda bir halk oyunları ekibi bile olmadı hiçbir zaman. Dansın ne olduğunu zaten bilmiyorduk. Üretimden yoksun bir sınıf ortamında, not için ders ezberleyen öğrencilerdik.

Körfez Öğretmenevinde gördüğüm, Köy Enstitülerinin yetiştirdiği aydınlanmanın simgesi bu öğretmenler ve Arifiye Köy Enstitüsünün 1 nolu öğrencisi Mehmet Beyazit, sonsuzluğa akıp giden en parlak yıldızlar gibi kalacaklardı belleğimde.

      

Yorum yaz