Koca Çay | İsmet Çallıbay

Koca Çay yıl­lar­dır iki köyün ara­sın­dan akar gi­der­di, ken­din­den büyük ır­mak­la­rı bes­le­mek için. Çayın sa­ğın­da ve so­lun­da ya­şa­yan iki köyün hal­kı­nın ço­ğun­lu­ğu bil­mez­di kay­na­ğı­nı. Çamlı Dağın ufak ya­rın­tı­la­rın­dan bes­le­nir­di. Ya­rın­tı­lar­dan gelen sular düze yak­laş­tık­ça bir­le­şir, bir­le­şin­ce de bü­yür­dü. De­vam­lı ak­ma­sı­nın bir kay­na­ğa bağlı ol­du­ğu­nu bilse de halk, eksik yan­la­rı­nın far­kı­na va­ra­ma­dık­la­rı için ara­yıp sor­maz­lar­dı da.

Yaz ve kış ay­la­rın­da çayın yan­la­rın­da­ki gi­rin­ti­ler köy ka­dın­la­rı­nın ça­ma­şır yı­ka­ma yer­le­riy­di. Her gün bil­has­sa da hafta son­la­rın­da çayın çev­re­sin­den tokaç (ıs­lan­mış ça­ma­şır­la­rı dö­ve­rek kir­li­li­ği­ni atma iş­le­mi.) ses­le­ri eksik ol­maz­dı. Tokaç se­si­ni du­yan­lar bi­lir­di, ha­nım­la­rın ça­ma­şır gün­le­ri ol­du­ğu­nu. O ne­den­le de er­kek­ler çev­re­ye uğ­ra­maz­lar­dı.

Çayın üze­rin­de iki, üç nok­ta­da ur­gan­lı köp­rü­ler vardı, kar­şı­dan kar­şı­ya ge­çi­şi sağ­la­yan. Baş kı­sım­la­rın­dan iki met­re­nin üze­rin­de ka­zık­lar ça­kı­lır bu ka­zık­lar uzun­la­ma­sı­na kalın ur­gan­la tut­tu­ru­lur­du. Son­ra­da ara­la­rı hamak örer gibi bir­leş­ti­ri­lir. On­la­rın üze­ri­ne de boy­la­rı eşit tah­ta­lar bağ­la­nır­dı. Ge­çiş­ler bu tah­ta­la­rın üze­rin­den olur­du. Kış ay­la­rı gel­me­den ye­ni­le­nir­di bu köp­rü­ler. Yazın sı­ca­ğı ile çü­rü­yen ve kopan ur­gan­lar ye­ni­den göz­den ge­çi­ri­lir­di. Kışın zorlu geç­ti­ği gün­ler­de su alır gö­tü­rür­dü bazen. Uzun süren ya­ğış­lı gün­ler­de koca çay geçit ver­mez, köp­rü­le­rin bir ya­nı­nı ya da ta­ma­mı­nı alır sü­rük­ler gö­tü­rür­dü.

Yıl­lar­ca köye uğ­ra­yan si­ya­si­ler her se­fe­rin­de söz ver­miş ol­sa­lar da, ur­gan­lı köp­rü­le­rin ye­ri­ne sağ­lık­lı, plan­lı bir köprü ya­pı­la­ma­dı. Her de­fa­sın­da ikin­ci dört yıla ka­lır­dı ve­ri­len söz­ler.

“Ateş düş­tü­ğü yeri yakar,” denir ya bazı yıl­lar koca çayın coş­ku­su aile­le­rin yü­rek­le­ri­ne köz dü­şü­rür­dü.

Ka­ra­la­rın Cen­net, oğlu Acar ile Dağ Yaka kö­yün­de ya­şar­dı. Düz Yaka kö­yün­de de ak­ra­ba­la­rı vardı. Se­ne­de bir­kaç kez bir­bir­le­ri­ne zi­ya­re­te gider ve dö­ner­ler­di.

Cen­net’in aile la­kap­la­rıy­dı Ka­ra­lar. Oysa Cen­net güzel ka­dın­dı. Ba­şör­tü­sü­nün al­tın­da kır­mı­zı­ya kes­miş ya­nak­la­rı ve du­dak­la­rı, onun özel­lik­le­ri­ni ve gü­zel­li­ği­ni açığa çı­ka­rır­dı. Ba­kış­la­rı sert olsa da, se­ve­cen ve dost yan­lı­sıy­dı. On altı ya­şın­da ev­len­miş­ti. Bir de oğlu ol­muş­tu. Adını da Acar koy­muş­lar­dı. Mut­luy­du­lar. Acar, il­ko­kul be­şin­ci sı­nıf­ta iken ba­ba­sı kalp yet­mez­li­ğin­den ölmüş, Cen­net ve oğlu kal­mış­lar­dı ya­pa­yal­nız. Acar bu yıl or­ta­oku­lu bi­tir­miş­ti. Eylül ayı baş­la­rın­da şehir mer­ke­zin­de­ki Ata­türk Li­se­sin­de öğ­ren­ci­li­ği devam ede­cek­ti. Bir gün an­ne­si­ne:

“Ana­cım! Li­se­de ders­le­re baş­la­yın­ca, senin köyde yal­nız kal­ma­na içim razı olmaz. İster­sen il­çe­den ev ki­ra­la­yıp ana-oğul bir­lik­te­li­ği­mi­zi devam et­ti­re­lim. Za­man­la da ge­re­kir­se bir ev satın alır, ta­ma­men şehre yer­le­şi­riz, yi­ne­de sen bi­lir­sin,” dedi.

Köy­le­rin­de ba­ba­dan, de­de­den kalma bir­kaç parça tar­la­la­rı da vardı. An­ne­si de:

“Neden ol­ma­sın ev­la­dım, sen ne dü­şü­nü­yor­san ya­pa­rız. Sa­ta­rız yer­le­ri­mi­zi sende şe­hir­de aç açık­ta kal­maz­sın,” di­ye­rek sa­rı­lıp öp­müş­tü Acar’ını.

Okul­la­rın açıl­ma­sı­na az bir zaman kal­mış­tı. Cen­net Anne, oğlu Acar ile Düz Yaka kö­yün­de­ki ak­ra­ba­la­rı­nı zi­ya­re­te git­miş­ler­di. Kı­sa­da olsa veda zi­ya­re­tiy­di bu gidiş. Belki Acar’ın de­di­ği­ni yap­ma­ya kal­kar­lar­da köy­den şehre ta­şı­nır­lar­sa, bir­bir­le­ri­ni daha sey­rek gö­re­cek­ler­di.

Öğle ye­me­ği­ni ak­ra­ba­la­rın­da ye­di­ler. Ak­şa­mü­ze­ri dö­ne­cek­ler­di. Ha­va­da ren­gi­ni boz­muş­tu. Böyle bir gö­rün­tü ol­maz­dı bu mev­sim­de. Bel­li­de ol­maz­dı. Yağ­mur bu­lut­la­rı gök­yü­zün­de ço­ğal­ma­ya baş­la­dı­ğın­da, Cen­net’in ak­lı­na düştü. Oğ­lu­na:

“Acar’ım! Ha­zır­la­na­lım. Tez yola çı­ka­lım. Ha­va­nın du­ru­mu­nu be­ğen­me­dim. Koca Çay bize bir oyun et­me­den kö­yü­müz­de ola­lım.”

Ev sa­hip­le­ri du­ru­mu bil­dik­le­ri için ıs­rar­cı ol­ma­dı­lar. Gök gür­le­me­si ve şim­şek çak­ma­la­rı ardı ar­dı­na sı­ra­la­nın­ca, acele düş­tü­ler yola.”

On beş da­ki­ka geç­me­di dam­la­lar dö­kül­me­ye baş­la­mış­tı. Koca Çay­da­ki köp­rü­ler­den bi­ri­ne ula­şır­lar­sa, ıs­lan­mış ol­sa­lar da zarar ver­mez­di. Yaz sonu yağ­mu­ruy­du, alış­kın­dı be­den­le­ri.

Düz Yaka köy­lü­le­ri köyün alt bö­lü­mü­nü boy­dan boya ağaç­lan­dır­mış­lar­dı. Ağaç­la­rın al­tın­dan iler­le­di Anne oğlu. Ça­re­si bu­lun­maz yağ­mur do­lu­diz­gin dö­kü­lü­yor­du. Tek kor­ku­la­rı vardı, o da Koca Çayın su­yu­nun yük­sel­miş ol­ma­sıy­dı. Durum umut et­tik­le­ri gibi ol­ma­dı. Koca Çayın gü­rül­tü­sü met­re­ler­ce ile­ri­den ku­lak­la­rı zor­la­ma­ya baş­la­mış­tı. De­bi­si da­ki­ka­lar geç­tik­çe yük­se­li­yor­du. Ur­gan­lı köp­rü­ler­den ba­zı­la­rı kısa sü­re­de sü­rük­len­me­ye baş­lar­dı. Şim­di­ye kadar böy­le­si gö­rül­me­miş­ti. Kar­şı­ya geçit ver­mi­yor­du sular. Acar:

“Hadi ana tez ola­sın bir an önce, sular az­gın­laş­ma­dan eğ­len­me­yip ge­çe­lim kar­şı­ya,” dedi.

Acar, öz­gü­ve­ni yük­sek­ti. Tut­tu­ğu­nu ile­ri­si­ni ge­ri­si­ni dü­şün­me­den ko­pa­rıp atan­lar­dan­dı. An­ne­si:

“Olmaz Acar’ım! İzin ve­re­mem. Bak­sa­na ha­va­ya, dö­kü­len toz bu­lu­tu değil, sa­ğa­nak yağ­mur­dur. Giy­si­le­ri­miz ıs­la­na­ca­ğı kadar ıs­lan­mış­tır. Tu­lu­ğa dön­dük, ağır­laş­tık da. Ağa­cın al­tı­na geri gi­di­yo­rum. Ne ola­cak­sa olsun. Ne zaman ke­sil­di dü­şü­nü­rüz. Vu­run­tu­lar ser­sem etti beni az daha bek­le­ye­lim.”

“Ana­cım! Olmaz bir şey, sab­rım kal­ma­mış­tır ge­çe­riz,” dedi. Kıyı ur­ga­nı­nı tuta tuta göğ­sü­ne kadar yük­se­len suyun için­de güç­lük­le yü­rü­me­ye ça­lı­şı­yor­du. Or­ta­yı geç­miş­ti. Karşı kı­yı­ya az kal­mış­tı. An­ne­si yine ses­len­di:

“Dö­ne­sin geri Acar’ım! Kırk yılda bir ana­nın sö­zü­nü dinle.”

Acar an­ne­si­nin al­tın­da bek­le­di­ği ağaca ve an­ne­si­ne baktı. Bak­ma­sıy­la da ayağı kaydı ve den­ge­si­ni kay­bet­ti. Kö­şe­sin­den tut­tu­ğu urgan bir anda koptu. Acar ve köp­rü­yü kö­pük­lü sular aldı sü­rük­le­di. Bir­kaç sa­ni­ye­de Acar ve köprü göz­den kay­bol­du.

Cen­net Anne, yır­tın­dı, koştu sağa sola tu­ta­ma­dı oğ­lu­nu, diz­le­ri­nin üze­ri­ne çöktü, diz­le­ri­ni yum­ruk­la­ya yum­ruk­la­ya:
“Dedim ama de­dim­di kör ol­ma­ya­sı. Kaç kez dedim, din­le­te­me­dim.”

Ka­pan­dı top­ra­ğa, do­lu­diz­gin yağan yağ­mu­ra inat bı­rak­tı göz­yaş­la­rı­nı, ba­yıl­mış­tı…

      

Yorum yaz