Kırk dört Nu­ma­ra Çocuk Ayak­ka­bı­sı
Halil Güney

“Musaa ! Kah­ve­ci­i­ii….”

“Pat­la­ma Ahmet emmi ! Gel­dim.”

Kah­ve­ci Musa elin­de tep­si­si ile ko­şu­yor­muş gibi ya­pa­rak geldi.”

“Buyur Ahmet emmi ! Ne içer­sin?”

“Bana bir denk kahve yap ba­ka­yım, tel­ve­si bol olsun, şi­şir­me ol­ma­sın bak.”

Musa şa­şır­mış­tır, eli­nin sı­kı­lı­ğı ile nam salan Ahmet emmi, sa­at­ler­ce kah­ve­de otu­rur, bir çay ancak içer. Eli­nin sı­kı­lı­ğı­na cimri di­yen­ler bile olur. Bazen çay ıs­mar­lat­ma­ya kal­kan genç­ler olur. So­nun­da kendi pa­ra­la­rı ile içmek zo­run­da ka­lır­lar.

“Baş üs­tü­ne Ahmet emmi ! Sen­den tel­ve­yi mi sa­kı­na­ca­ğız. Hangi dağ­da­ki kurt sü­rü­sü­ne ölet geldi acep! “
“Hadi, zev­zek­len­me.”

Biraz sonra, elin­de tepsi ile döner, Musa.”

“Buyur Ahmet emmi! Bak kö­pü­ğü­ne, afi­yet olsun “

“Dur, gitme. Az otur hele.”

“……”

“Ha­yır­dır, otur.”

Ma­sa­nın al­tın­dan bir torba çı­ka­rır Ahmet. Yak­la­şık iki kilo kadar fıs­tık­lı akide şe­ke­ri po­şe­ti­ni, kahve tep­si­si­ne koyar. Musa da me­rak­la iz­ler­ken da­ya­na­maz.”

“Hay­ro­la Ahmet emmi?”

Bunu her­ke­se dağıt. Artan olur­sa üs­tü­nü ört, ak­şa­ma kadar ge­len­le­re hep dağıt. Bir­den fazla al­ma­sın­lar, her­ke­se birer tane.”

Musa, küçük di­li­ni yu­ta­cak ne­re­dey­se…

“Ha­yır­dır Ahmet emmi ! “

“Hayır, hayır… Her­ke­se de ben­den birer çay. İkin­ci­si yok. Kahve de yok. Kahve is­te­yen olur­sa, far­kı­nı verir ona göre.”
Musa, ne­re­dey­se san­dal­ye­den dü­şe­cek­tir. Doğru muydu duy­duk­la­rı.

“Eeee eee !”

“Eeee’si şöyle olu­yor. Emine tey­zen­le biz ev­le­ne­li on yedi sene olmuş. Bir­kaç gün­dür ke­yif­siz­di biraz. Bugün dok­to­ra git­tik.”

“İnşal­lah önem­li bir şeyi yok­tur.”

“Olma mı ! Çok önem­li, hem de çok önem­li. Şok olduk.”

“Ahmet emmi, ben de yen­ge­yi çok sev­di­ği­ni sa­nı­yor­dum. Aşk olsun. Bu denk kah­ve­ler, aki­de­ler, çay ıs­mar­la­ma­lar… Ka­dı­nın gi­di­şi­ni erken kut­la­ma­ya baş­la­dın. Hiç ya­kış­tı­ra­ma­dım sana. Ayıp senin yap­tı­ğın.”

“Öyle değil be oğlum. Oğlum ola­cak­mış. Yen­gen, bu kadar bir za­man­dan sonra ge­bey­miş.”

“Hadi beee!” Çok Se­vin­dim. Oğlan ola­ca­ğı da belli miy­miş !”

“Yok. İçime doğdu. Hadi, da­ğı­tı­ver aki­de­le­ri ve çay­la­rı artık. Oğlan ba­ba­sın­dan ik­ram­dır.”

“Baş üs­tü­ne Ahmet emmi ,hemen !”

Biraz sonra, et­ra­fı­na top­la­nan­la­ra, iyi di­lek­le­ri­ni su­nan­la­ra, on yedi yıl sonra ge­lecek olan oğ­lu­nu an­lat­ma­ya baş­la­dı Ahmet.

Ahmet’in artık yü­rü­yü­şü bile de­ğiş­miş­ti. Çar­şam­ba pa­za­rın­dan ken­di­si­ne ve oğ­lu­nun ana­sı­na yeni birer ayak­ka­bı bile aldı. Aya­ğın­da­ki­ler par­ça­lan­mak üze­rey­di­ler.

Ser­gi­ci­ye çocuk ayak­ka­bı­sı almak is­te­di­ği­ni söy­ler.

“Kaç nu­ma­ra olsun beyim, kız mı oğlan mı ?”

“Oğlan, kırk dört nu­ma­ra.”

Ser­gi­ci afal­lar, yan­lış mı duy­dum diye, tek­rar sorar.”

“Evet, kırk dört nu­ma­ra çocuk ayak­ka­bı­sı.”

“Beyim, kırk dördü an­la­dık da çocuk ayak­ka­bı­sı ne olu­yor ?”

“Çocuk ayak­ka­bı­sı daha ucuz değil mi?”

Bık­tı­rı­cı pa­zar­lık­lar­dan sonra, kırk dört nu­ma­ra ayak­ka­bı­sı­nı artık giy­miş, yü­rü­yü­şü bile de­ğiş­miş­ti.

Artık oğ­lu­nun gel­me­si iyice yak­la­şan Ahmet, ev iş­le­ri­ni bile üst­len­miş­ti. Ko­yun­la­rı ot­lat­mak­tan ge­ti­rin­ce, ev iş­le­ri­ne baş­lı­yor­du. Bir­şey olur diye eşi­nin ayağa bile kalk­ma­sı­nı is­te­mi­yor­du. Emine de bu il­gi­den pek mem­nun gö­rü­nü­yor­du. On yedi yıl­lık ko­ca­sı bam­baş­ka bir adam olu­ver­miş­ti.

Emine hanım, ma­vi­li pem­be­li pa­tik­ler, hır­ka­lar örü­yor; yav­ru­su­nu ku­ca­ğı­na ala­ca­ğı günü sa­yı­yor­du.

Ko­yun­la­rı ağıla ka­pa­tan Ahmet, tar­ha­na pi­şir­miş, ya­nın­da da kuru biber. Si­ni­yi ya­ta­ğın ke­na­rı­na yer­leş­tir­di.

“Hadi ba­ka­lım, oğlum acık­mış­tır. Buyur, sıcak sıcak tar­ha­na.”

“Herif, oğlun bugün hiç rahat dur­ma­dı tek­me­le­di durdu.”

“Eeee… öz­le­miş­tir ba­ba­sı­nı. Boy­num­da gez­di­re­ce­ğim onu. Hiç in­dir­me­ye­ce­ğim.”

“Hele bir sağ salim gel­sin de. Ne o ! Daha yeni giy­miş­tin pan­to­lo­nun sö­kül­müş. “

“Önem­li değil, boş ver.”

“Olur mu, eller ne der ! Çıkar onu. Dikiş ku­tu­su­nu da uza­tı­ver şu­ra­dan.”

“Pan­to­lon­da­ki sö­kü­ğü ça­buk­ça di­ki­ver­di Emine. İpliği de her za­man­ki gibi di­şiy­le ko­par­dı. Uzat­tı, Ahmet’e.”

“Ne­re­ye tak­tır­dın da sök­tün Bunu?”

“Bir yere tak­tır­ma­dım. Ko­yun­la­rı ot­la­tır­ken, ya­ban­cı bir köpek çı­ka­gel­di. Ko­yun­la­ra kö­pek­le­re sal­dı­rı­yor­du, so­pay­la ko­va­la­dım. Bana bile sal­dır­ma­ya kalk­tı. Be­re­ket ba­şa­ra­ma­dı, kov­dum onu. Pan­to­lo­nu da o söktü.”

“İyi, ucuz at­lat­mış­sın. Dik­kat et, ısırt­tı­rır­sın ken­di­ni. Ben biraz kes­ti­re­ce­ğim.”

“Allah ra­hat­lık ver­sin.”

Köyde, hiç bek­len­me­dik bir anda gök­yü­zü­nü kara bu­lut­lar kap­la­dı. Kuş­lar ötmez oldu. Ku­zu­lar me­le­me­di. Ağız­lar ki­lit­li kaldı. Kap­ka­ra bu­lut­lar­dan ağıt yağdı; sokak sokak, ev ev, dere tepe ağıt doldu. Bir haf­ta­dan beri, göz­le­re kan otur­du.

“Musa, Ahmet emmin, na­sıl­mış, ha­be­rin var mı?”

“Uyu­tu­yor­lar, Mit­hat abi. Bir haf­ta­dan beri çok kötü. Dün me­zar­lı­ğa koş­muş, me­za­rı eliy­le kaz­ma­ya ça­lı­şır­ken, ak­ra­ba­la­rı evine zorla ge­tir­miş­ler.”

“Çok yazık olmuş ka­dın­ca­ğı­za. Be­be­ği­nin de do­ğu­mu­na gün sa­yı­yor­lar­mış.”

“Evet abi. Sü­rü­ye sal­dı­ran köpek ku­duz­muş meğer. Emine teyze de kö­pe­ğin sök­tü­ğü yeri di­kin­ce, kö­pe­ğin ağ­zın­da­ki sal­ya­sı pan­to­lo­na bu­laş­mış­mış.”

“Evet yaa ! hiç akla gelir mi! Sen bana bir çay daha ge­ti­rir misin !”

Kah­ve­ci Musa, sabah na­ma­zın­dan çıkan bir­kaç müş­te­ri için ye­de­ğin al­tı­nı yak­mak üzere er­ken­den kah­ve­ha­ne­yi açar. Her za­man­ki gibi, daha or­ta­lık ağar­ma­dan, hızlı adım­lar­la kah­ve­ha­ne­yi aç­ma­ya gi­der­ken, yine Ahmet em­mi­si­nin evi­nin ya­nın­dan geçer.

Üzgün bir şe­kil­de, av­lu­su­na bakar. Koca ceviz ağa­cın­da sal­la­nan kir ka­ral­tı görür. Koca ka­pı­nın ya­rı­ğın­dan dik­kat­li­ce ba­kın­ca, sal­la­nan ka­ral­tı­nın alt ta­ra­fın­da, sokak lam­ba­la­rın­dan par­la­yan kırk dört nu­ma­ra çocuk ayak­ka­bı­la­rı­nın ışıl­tı­sı­nı fark eder.

“Ah be, Ahmet emmi! Oğ­lu­na ve Emine yen­ge­ye ka­vuş­mak için ace­len neydi !”

      

Kırk dört Nu­ma­ra Çocuk Ayak­ka­bı­sı
Halil Güney (2 Yorum)

  1. Güsel bir anlatım. Kalemin hep çalışsın.
    Ülkemizin acı gerçekleri. Cahillik, vurdumduymazlık. Pantolon paçasındaki salya…
    İlginç konuları avukatlar bulur.

%d blogcu bunu beğendi: