Kentler Kenti: Aziz İstanbul

“Kıyamet”in, “Dünyanın bağlı olduğu kozmik sistemde meydana gelecek değişimin ardından ölülerin diriltilmesiyle başlayıp ebediyen devam edecek olan âlem.” tanımına eyvallah diyenler, “kalkmak, dikilip ayakta durmak” eylemlerini de içerebileceğini az çok tahmin ederler.

İstanbul’a kıyamet gününde gelmiştim. Vapura bininceye değin de kıyamet durulmuştu. 1972 Eylül’ünde Kadıköy’den Harem’e, oradan da arabalı vapurla Sirkeci’ye geçerken neler hissettim, galiba bu duyguları benden tahminen yirmi yıl sonra 90’larda bir sanatçımız benim adıma dile getirmiş: “Önce karanlıkta yüzün ışıdı. Sis açıldıkça kendini ele verdin İstanbul. Güverteden bakınca gözlerine inen aydınlığı gördüm. Demir aldım. Uzaklaşan gemi değil, İstanbul’du. Kurşun kuleler, minareler, uğultulu taş yapılar, ışıyan yüzünle eriyip gittiler boşlukta. Ayrıldık. Ama başka kentlere, yeni limanlara doğru dümen kırdığım bu uzun, hâlâ sonu gelmeyen yolculukta beni yalnız bırakmadın. Gittiğim ülkelerde hep seni yaşadım. Sen ey ay yüzlüm benim!”

Boğaz’ında köpük köpük aksam da İstanbul içimde akan bir gök nehirdir, başımda dönen beyaz martıdır, koluma giren şımarık sevdalıdır, ardım sıra yürüyen gölgemdir, önüm sıra ışığımdır. Masalcılar masalcısı Andersen de şehrin girişinde büyülenecek, sonraki masallarına yumak yumak ip dolayacak, hallaç hallaç pamuk atacak: “Gece fırtınanın ardından doğan sabah güneşi bulutlar ve sisle mücadele halindeydi, arkamızda Marmara Denizi koyu yeşil dalgalarla köpürüp coşarken karşımıza tıpkı Venedik gibi, bir hayal kenti, dev Constantinopel, yani Türklerin Stambul’u çıktı. Her biri Nuh’un gemisinin bir benzeri olan, kubbeleri altın alemli camileri, gri bulutlu gökyüzüne karşı pırıl pırıl parlayan zarif sütunlara benzer yüzlerce minaresi ve koyu kırmızı binalarıyla…”

Seyahatnamelere öteden beri düşkünlüğüm olmuştur da sefaretnameleri (elçi yazıları) ancak “Paris Sefaretnamesi”yle tanıdım. Bilen bilir, 18. yüzyılda İstanbul’dan başlayıp Paris’te noktalanan resmi bir gezi niteliği taşıyan bu seyahatname (aslında sefaretname) altı aylık bir süreyi kapsar. Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin kaleme aldığı bu sefaretnamede Paris’e giden dört yüz kişilik bir ekipten söz edilir. Osmanlının inişe geçtiği yıllar. İçinde batan geminin malları…

Bizim için Batı, özellikle Paris nedense gizemini hep korumuştur. İyi güzel de Batılılar için de Anadolu, rüya şehirlerle doludur. Hele bu şehirlerden biri İstanbul olursa.

Eğer bir caddede, bir sokakta kulağınıza Yahya Kemalden,

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”

dizeleri çalınmışsa dudaklarınızda bir Orhan Veli şiiri mırıldanmaya başladığınızın farkına bile varmazsınız. O şiir de behemahal “İstanbul’u Dinliyorum”dur.

“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı

Başında eski alemlerin sarhoşluğu,

Loş kayıkhaneleriyle bir yalı

Dinmiş lodosların uğultusu içinde.

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.”

İki yüce şairden bir aziz kenti andık, farkına varmadan yüksek bir tepeden (Çamlıca olma ihtimali yüksek) ses verdik, aşağı indik Boğaz’da sarhoşluğun belirtilerini göstermeye başladık. Kentler sarhoş eder dostlar, kentler Leylalaşır da mecnunluğumuzdan haberimiz olmaz. Benim İstanbul’um başkasının Bursa’sı, Mardin’idir. Araştırmacı yazar Nurten Bengi Aksoy’un Mardin’i uygarlığın doğduğu ve doyduğu kenttir. Murathan Mungan’ın Mardin’i de öyle.

Çok eskilere uzansam Amasyalı Strabon’a kulak versem, Haçlı Seferleri nedeniyle İstanbul’a gelen papaz Chartes’in yazdıklarını okusam, Simeon’u hatmetsem, “İstanbul büyülü kentlerinin başını çeker.” diyen Chateaubriand’la “Şu dünyaya son kez nereden bakmak istersin?” sorusuna “Elbette Çamlıca’dan.” diyen Lamartine’in İstanbul’u görünce “Aman Tanrım!” haykırışlarına kulak versem, Nerval ve masalcı Anderson yazılarına emeğimi ve ekmeğimi bansam İstanbul’a yine doyamam. Ya o Çocuk Kalbi’ni okuyan Edmondo De Amicis’in, kenti görünce çocukça sevinçleri… görülmeye değerdir. Pierre Loti’ye ne oldu diyenlere yanıtım, o zaten Aziyade’dir.

Aslında İstanbul’a kaçıncı gelişim… Dede Korkut’taki bezirgânlarla gelmiştim, Battal Gazi ardında kılıç sallamışım, Evliya Çelebi ile bütün camileri, çarşıları, çeşmeleri gezip bir envanter çıkarmışım. Ayasofya’ya bir temel taşı koymuşluğuma yemin de ederim. Şem’i’nin, “Acâyib hâleti vardır gelen gitmez Sitanbuldan/ Sanasın bâğ-ı cennetdür giren çıkmaz Galâtâ’dan” sözü bir ok gibi saplandı bağrıma. Kin gütmem, her şeyi çabuk unuturum.

Nedim’in,

“Bu şehr-i Sıtanbûl ki bîmisl ü behâdır

Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır

ya da Vâsıf’ın,

Vâsıf binelim kayığa istinye koyundan

Sâgar çekerek şevk ile kandilli suyundan

dizelerinden sonra imdi gelin bu kenti çöplüğe çevirenlere bir lanet okuyalım.

      

Yorum yaz