Kayıp | Gizem Kayar

Otu­ru­yor­dun gel­dik­le­rin­de.

Sana ait, sı­ğın­dı­ğın kö­şe­de ba­cak­la­rı­nı kar­nı­na çek­miş, elin­de ki­ta­bın otu­ru­yor­dun. Zil çaldı iki kez, duy­ma­maz­lık­tan gel­din. Anah­tar­la gir­di­ler içeri, kendi ara­la­rın­da ko­nu­şu­yor­lar­dı, önce sa­lo­na sonra senin odana doğru yö­nel­di ses­ler.

“Neden aç­ma­dın ka­pı­yı?” dedi Sevda ba­ğı­ra­rak. Sal­dı­ra­cak san­dın, sal­dır­ma­dı. Öy­le­ce kaldı ka­pı­nın ağ­zın­da. Ba­şı­nı bile kal­dır­ma­dın. “Ben­den haber bekle de­me­dim mi ben sana, ne zaman söz din­le­ye­cek­sin sen?” dedi bu sefer Pınar. Sa­kin­ce ki­ta­bın say­fa­sı­nı çe­vir­din.

“Kalk, ha­zır­lan acil çık­ma­mız lazım, sana ih­ti­yaç var.”

“İki tane de yazma çıkar bize sa­lon­da­ki ko­mo­di­nin çek­me­ce­sin­den, ken­di­ne de al bir tane, başın açık gezme or­ta­da. Kalk sal­lan­ma, öğlen na­ma­zı­na ye­ti­şi­lecek!”

Miden bu­la­nır gibi oldu üst üste gelen ko­mut­lar­dan, göz­le­ri­ni Pınar’ın su­ra­tı­na dik­tin. Su­ra­tı kı­zar­mış, ağ­zı­nın ke­nar­la­rı çizgi ha­lin­de pem­be­leş­miş­ti. “Ağ­la­dın mı sen?” di­yecek oldun, vaz­geç­tin. Bu sa­at­ten sonra kimin ağ­la­yıp kimin ağ­la­ma­dı­ğı önem­siz­di.

“Abim­ler­de ka­lı­na­cak ye­di­si­ne kadar, iki parça eşya da al ya­nı­na, in­sa­na ih­ti­yaç var, or­ta­dan kay­bol­ma­ya ba­ha­ne arama sonra!” diye söy­len­di Sevda. Seni de gö­tü­re­cek­ler­di, dü­ze­nin bo­zu­la­cak­tı işte. Sa­de­ce kö­şen­de otu­rup oku­mak is­ti­yor­dun ama iki ya­nın­dan çe­ke­li­yor­lar­dı seni.

“An­ne­mi sen ara­ya­cak­sın, iki­miz de is­te­mi­yo­ruz ara­mak, abim zaten ara­maz, bi­ri­le­ri­nin haber ver­me­si lazım ona da.” dedi Pınar, sağa sola ba­kı­nı­yor, bir şey­ler ara­nı­yor­du. İçin çal­ka­lan­dı bir an, isyan etmek is­te­din, ba­ğı­rıp ça­ğı­rıp, iki­si­ni de saç­la­rın­dan tut­tu­ğun gibi dı­şa­rı sa­vur­mak… Pınar gelip önün­de di­kil­di.

“An­la­şıl­dı mı? Sen ara­ya­cak­sın an­ne­mi! Çok ge­cik­tir­me hemen bugün ara.”

Bir sayfa daha çe­vir­din, akı­cıy­dı, hızlı iler­li­yor­dun. Bir­den elin­den fır­la­yıp karşı du­var­da pat­la­dı kitap, ir­kil­din, göz­le­rin bü­yü­dü. “Kafan da bu kitap gibi par­ça­lan­sın is­te­mi­yor­san, hemen kalk!” diye ba­ğır­dı Sevda. Ne ara odaya gel­miş­ti, far­k et­me­miş­tin. Par­mak­la­rı­nı pençe gibi ge­çir­di ko­lu­na, tutup kal­dır­dı. Hızla kalk­ma­nın et­ki­siy­le başın döndü, sen­de­le­din, için bo­şa­lır gibi oldu.

Kaçıp kur­tu­la­ma­ya­ca­ğı­nı o anda an­la­dın, gö­tü­rü­le­cek­tin. Odanı ilk kez gö­rü­yor gibi ba­kın­dın et­ra­fı­na. Yerde açık duran ki­ta­bı aldın önce, do­lap­tan bir poşet çı­kar­dın pi­ja­ma­la­rı­nı tık­tın içine, ki­ta­bı da araya yer­leş­tir­din. Sonra üç tane yazma aldın sa­lon­dan, aynı po­şe­te koy­dun. Miden ezil­di on­la­rı bek­ler­ken. Acık­tı­ğı­na şa­şır­dın. Ek­me­ğin kö­şe­si­ne biraz helva dol­dur­dun. “Baban da se­ver­di helva ek­me­ği.” dedin kendi ken­di­ne, sonra si­nir­len­din, bir ısı­rık bile al­ma­dan kal­dı­rıp çöpe attın elin­de­ki­ni.

Evden çık­tı­nız, güneş epey­ce yük­sel­miş­ti ama bi­na­la­rın göl­ge­le­ri hala upu­zun ya­tı­yor­du so­kak­lar­da. Önce oto­bü­se sonra trene bin­di­niz, sı­ra­lı ağaç­lar ha bire geçip gi­di­yor­du. Ne kadar sürdü far­kın­da de­ğil­din. Yarım ya­ma­lak ha­tır­la­dı­ğın so­ka­ğa gir­di­ği­niz­de far­k et­tin ka­la­ba­lı­ğı. Sokak insan do­luy­du, bal­kon­lar­dan in­san­lar yola akı­yor­du.

O an sanki bir el bo­ğa­zı­na ya­pış­tı, yolun or­ta­sın­da don­dun kal­dın. Pınar, ko­lu­na asıl­dı insan akan bi­na­ya doğru çe­ke­le­di seni. Bi­na­nın ka­pı­sın­dan gir­me­den önce önün­de dur­du­lar:

“Ara şimdi an­ne­mi, içeri gir­dik­ten sonra çı­ka­maz­sın.”

“Hem yalan da söy­ler bu. ‘Ara­dım’ der ara­maz, sonra uğraş dur an­ne­min taf­ra­sıy­la!”

“Ara, şimdi gö­zü­mü­zün önün­de, çabuk ara, rezil olu­yo­ruz ka­pı­nın ağ­zın­da!”

Bo­ğa­zı­na ya­pı­şan el daha güçlü sıktı bu kez, başın döndü. Ça­re­siz çı­kar­dın te­le­fo­nu, an­ne­nin adını bul­dun reh­ber­den, arama tu­şu­na bas­tın. İki kez çal­dık­tan sonra açıl­dı te­le­fon, an­ne­nin sesi çın­la­dı öte­den.

“Babam öldü, bugün kal­dı­ra­cak­lar öğ­le­ne.”

“En iyisi buydu zaten, size kolay gel­sin.” Ka­pan­dı te­le­fon.

Miden ezil­di yine. Çöpe at­tı­ğın helva ekmek geldi ak­lı­na. Ko­lun­dan tutup bi­na­ya sok­tu­lar seni. Son­ra­sı, ka­la­ba­lık, ha­va­sız, sıcak salon, ko­lon­ya ko­ku­su, kav­rul­muş fıs­tık ko­ku­su, dur­ma­dan dua oku­yan bir ses, amaç­sız or­ta­da do­la­şan in­san­lar, ye­rin­den hiç kalk­ma­yan in­san­lar, ağız şa­pır­tı­sı ve hiç din­me­yen bir mı­rıl­tı… Bir ara bir çığ­lık koptu mut­fak­tan, sesi duyar duy­maz yo­lu­nu de­ğiş­tir­din, tu­va­le­te ka­pat­tın ken­di­ni, alı­şık ol­du­ğun gibi. Dua se­si­nin iyice yük­sel­di­ği­ni duy­dun, dı­şa­rı­dan bi­ri­si ses­len­di:

“Ce­na­ze aracı ge­çi­yor, gör­mek is­te­yen kalk­sın bak­sın pen­ce­re­den!”

Kalk­ma­dın ve bak­ma­dın pen­ce­re­den.

İşte ba­ba­nın ce­na­ze­si böyle oldu.

      

Yorum yaz

Kayıp | Gizem Kayar (2 Yorum)

%d blogcu bunu beğendi: