Karakolda / Halil Güney

Karakolda / Halil Güney

Karakolda

Halil Güney

 

Son zamanlarda, Korona virüsü nedeniyle yasaklı hale geldik. Ben zaten son zamanlarda özel nedenlerle eve tıkılmıştım; şimdi de genel nedenlerle  tam oldu.  Az bir zaman önce, ceza yargılamasında Cumuk deyiverdiğimiz, devletin vatandaşa avukat görevlendirmesindeki nöbet listesine ekledim kendimi.  “Virüs salgını yayılırsa filan, eve kapanırım.” diye diye…

Mumya gibi, her tarafı sarılıp sarmalanmış bir delikanlı, endişeli bir şekilde oturuyor. Taksirle yaralanma mağduruymuş. Dosyasını inceleyip yanına gittim.

 “Delikanlı, ben avukatım, beni BARO görevlendirdi. Senin için geldim. İşte bak, kimliğim de bu. Yaralanmışsın, geçmiş olsun; nasıl oldu, birilerinden şikayetçi misin?”

“Ben kimseden şikayetçi değilim avukat amca.”

“Peki,  yaralanma  nasıl oldu, anlatır mısın, birazdan ifaden alınacak.”

“Arkadaşım, babasının motorunu aldı; babasının haberi yok. Geziyorduk, tatlı bir viraj vardı önümüzde. Virajın ilerisinde, sağda bir otomobil durmuş, park lambaları da yanıyor; biz de hızlı gidiyorduk, karşıdan da araba geliyor…”

“Sakın arabaya arkadan çarptınız!”

“Yok,  sollayamayacağız, duramayacağız da; arkadaş, araba ile kaldırımın arasından geçeriz diye yöneldi.”

“…”

“Daracık yerden tam geçiyorduk ki kapı açıldı. Motor kapıda kaldı, biz kapının üstünden uçtuk. Meğerse, aracın sürücüsü, yanındakini indirmek için durmuşmuş. Kadın da yaralandı, bir sürü hasar… İşte bu kadar. Ben kimseden şikayetçi değilim. Adam, arkadaşımdan şikayetçi”

“Arkadaşın ne oldu, nerde?”

“O daha kötü, hastanede yatıyor.”

Söylenecek o kadar söz var ki, kime ne diyeceksin! Genci, yaşlısı, arabaların sağından solundan geçenler, hiçbir uyarı yapmadan… Tehlike yaratanlar … Kendilerine dikkat etmiyorlar, önemsemiyorlar; haliyle başkaları da onları araç yerine koymuyor.

“Geçmiş olsun, ucuz atlatmışsın. Memur beye söyleyeyim, ifadeye geçelim.”

İfade alma odasına yöneldim, benim telefondan gene hücum borusu sesi gelmeye başladı. Baktım, Savcılıktan görevlendirme var. Giderim, nasıl olsa bir saat sürem var. Bu arada, telefonun sık kullanılanlar listesindeki kişiler için, her birine ayrı bir zil sesi atadım. Telefona bakmadan, kimin aradığını biliyorum.  Kanarya sesi varsa, kaynanamın kızı arıyordur; boru sesinde Baro kayıtlı !  Bazen karıştırdığım olsa da, Cahit’ten öğrendiğim bu özellik hoşuma gidiyor.

Savcılığa geldim. Baktım, koridorda, üstü başı perişan, saçı sakalı darmadağın birsi oturuyor; başında da iki polis memuru. Herhalde bu vatandaş için geldim. Selamlaştık. Dosyayı inceledikten sonra, yirmili yaşlardaki kişinin yanına gittim.

“Ben avukatım, işte kimliğim bu. Polisleri, kendi silahları ile rehin aldığın iddia ediliyor. Bana anlatacağın bir şey var mı. Özel olarak, sadece  ikimizin  olduğu bir yerde de  görüşebiliriz.”

Bu arada, polis memurları, gülümseyerek bakıyorlar. Çok kibardırlar, tanıyorum kendilerini de bu sefer neden gülümsediklerini daha sonra anladım.”

“Avukat, buraya baksana!” Bir haftalık sakallı yüzünde, çenesini iki parmağının arasına kıstırdığı yeri, gösteriyor. Pek bir şey görünmüyor, bir et benini gösteriyor. Daha da yaklaşarak baktım. Olur ya, bir darp izi filan….

“Yara bere yok, kızarıklık filan, bir şey göremedim, hayrola !”

“Mikrofon var orda, Genel Kurmay yerleştirdi. Ben kimle konuşursam, Genel Kurmay dinliyor, şimdi seni dinliyorlar.”

İşi bulduk! Bu adamın kafası kırık. Bir aralık polislere baktım, gülümsemeleri biraz daha artmış gibi. ‘Bugün, neden gülümsediğimizi anladın mı’, der gibi geldi bana.

“Avukat, gözlerime baksana !”

O kadar saf değiliz. Bu sefer gözünde morluk filan aramayacağım artık. Bir şey takıldığı kesin.

“Hayrola, gözüne ne takıldı?”

“Kamera taktılar. Genel Kurmay, şimdi seni görüyor. Kimle konuşursam, nereye bakarsam…”

“Anladım!” Biraz sohbet ettik gibi, asıl konuya zaten giremedik, girmeye kalkmanın da yararı  yok zaten.

“Savcı beyle görüşeyim, birazdan ifadeni yazdırırız.” deyip, kalktım.

“Savcı bey, ben CMK’dan geldim; dışarıdakinin  fiil ehliyeti yok. Çok net görünüyor.”

“Dosyaya baktım, avukat bey,  öyle görünüyor.”

Aramızdaki konuşmayı aktardım. Savcı bey de aynı polisler gibi gülümsedi, biz, senden önce öğrendik, gibi.

“Avukat bey, adam asker kaçağı ! Hastaneye götürenlerin elinden kaçmış.”

“Manisa’ya değil o zaman !”

“Evet, teslim almaları için iki asker istedim zaten.”

“Savcı bey, iki askerin elinden kaçmış, polisi kendi silahı ile rehin almış; iki asker az gelir buna! Daha fazla isteseniz…”

“Haklısın, evet, öyle yapalım.”

“Ben gidiyorum, hoşça kalın.”

“Güle güle, avukat bey.”

Savcının yanından çıktım, asker kaçağı ayaklandı.

“Ben, alt kata iniyorum. Birazdan ifade için çağıracaklar, sen otur, hemen gelirim.

“Tamam” deyip, oturdu. Çıkarken, telefonun  sesini açtım yeniden.

Artık ofise gidebilirim. Bugünlük iki tane  cumuk görevi yeter, askıya alayım, varınca. Bir türkü var radyoda, ablalarımdan biri de uzaklara gelin gittiğinden, bu türküyü dinlerken hep ablamı anımsarım.

“Yüksek yüksek tepelere ev yapmasınlar,

 Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler…”

Bir erkek sanatçı söylüyor türküyü, çok da güzel söylüyor. Türkünün sözlerine bakınca, bunu bir erkek sanatçının söylemesi çok tuhaf. Memlekette bu türkünün hakkını verecek kadın sanatçı yok mu! Her seferinde, erkek sanatçı söylediğinde aklıma bu gelir.

Arabanın bluetootha bağlı  telefonum. Bunu da çocuklardan öğrendim. Konuşmalar çok rahat oluyor, arabanın  hoparlöründen gümbür gümbür geliyor ses; bir sakıncası var, arabada birisi olunca bütün konuşma meydanda ! Olsun, trafik cezası yok.

Türkü kesiliverdi ,hah, arama var.  Benim telefondan yine ‘datdara datdara….’ diye, boru sesi geliyor. Öyle böyle değil. Hemen sağa çektim, şifre gir vs. Jandarma bölgesinde bir olay, hadi bu son olsun. Artık kendimi nöbet listesinden çıkarıp günün son görevine, jandarma karakoluna. Başka görev yok artık.

Öfff,öfff… Ne koku. Komutanın odasında, öyle bir ağır koku var ki, dayanılacak gibi değil.

“Hoş geldin avukat bey, şüpheli yan odada, görüşmek istersiniz.”

“Tamam da komutanım, bu koku ne! Boğulacaksınız kokudan.”

“İşte şu! Şeker hastasıymış da!” Kenarda duran çuvalı gösteriyor. Yarım çuval kadar , yarı yarıya  kurutulmuş ot.

“Kenevir! Leş gibi kokuyor. Ben gideyim ,bakalım ne diyor.”

Baktım, otuzlu yaşlarda  bir vatandaş. Kendimi tanıttım.

“Abi, benim kötü bir niyetim yok vallahi. İçmek için diktim ben onları.”

“İçici miktarının çok  üstünde ! Dalga mı geçiyorsun, kim inanır buna!”

“Vallahi, avukat abi. Bildiğin gibi değil. Ben şeker hastasıyım….”

“Esrar çekince, şeker hastalığına ne faydası olacak, hiç duymadım. Hiç inandırıcı değil.”

“Abi öyle değil. Ada çayı gibi, demleyip…”

“yani, çay olarak içmek için !”

“Evet, abi ! Çay olarak içiyorum, abi. Kurtar beni, abi!”

“Sana, senin öyküne ,hakim ne kadar inanır bilemem.

İfade işi bitti. Nöbet işi de tamam. Komutanın odasında, vedalaşma faslı.

“Komutanım, kaynanamın kızı da şeker hastası.”

Komutan, yüzüme bakıyor; ‘nerden çıktı bu’ der, gibi.

“Kamera  olmasaydı, şu çuvaldan bir poşete biraz koysak da, ada çayı olarak…”

“Kamera ne, nerde kamera!” irkiliverdi komutan.

“Gözlerimdeki kamera, Genel Kurmay taktı, şimdi, naklen yayın.”

Komutanın şaşkınlığı  iyice tavan yaptı. Benim, deliliğimi sorguluyor gibi zihninde.

Komutanı yormamak için, yaklaşık iki saat önceki görevden söz ettim. Onu aldırmak için asker göndermiş, haberi varmış. Birazcık lafladık.

“Hoşça kalın. İyi çalışmalar.”

“Gene bekleriz!”

 

Karakolda / Halil Güney (2 Yorum)

  1. Halilim. İyi gidiyorsun. Biraz hız kes. Yorma kendini. Kutlarım. Bu da iyiydi. Sevgiyle hep…

%d blogcu bunu beğendi: