Kal­dı­rım­da­ki Ayak­ka­bı­lar – Düriye Ayyıldız

Kal­dı­rım­da­ki Ayak­ka­bı­lar – Düriye Ayyıldız

Apart­ma­nın bahçe ka­pı­sı­na yak­la­şın­ca ya­vaş­la­yıp durdu. Demir ka­pı­yı açmak için elin­de­ki tor­ba­la­rı kal­dı­rı­ma bı­rak­tı. Gözü du­va­rın di­bin­de duran bir çift ayak­ka­bı­ya iliş­ti. Acaba bi­ri­si mi unut­tu ya da dü­şür­dü; yoksa bu­ra­lar­da gez­gin bir ayak­ka­bı bo­ya­cı­sı mı var de­dir­tecek bir durum da yoktu. Göz­den çı­ka­rıl­mış gi­biy­di­ler. Ba­kım­sız­dı­lar. Üs­te­lik yor­gun­luk­tan adım at­tı­ra­cak hal­le­ri de yoktu. Kı­rı­şık yüz­le­rin­de yer yer çat­lak­lar vardı. Gi­de­ni mi, ge­lecek olanı mı bek­le­dik­le­ri belli de­ğil­di. Bu kı­rı­şık­lık­lar ya­şa­nan­la­rın ta­nı­ğıy­dı. “Gev­rek taze, gev­rek taze! Tatlı maya da var, tatlı maya!” diyen sesi her sabah taa uzak­la­ra ta­şı­yan on­lar­dı. Öğ­le­den son­ra­la­rı camlı küçük ara­ba­da gev­rek­ler ye­ri­ni pamuk hel­va­ya bı­rak­tı­ğın­da De­re­kah­ve’den Por­ta­kal Pa­za­rı’na, İbni Melek’ten İstas­yon Cad­de­si’ne inen yol­lar­da biraz daha içi dolup ge­ri­len ter­le­dik­çe es­ne­yen, es­ne­dik­çe ya­yı­lan onlar değil miydi? Rahat yüzü gör­dük­le­ri, mutlu ol­duk­la­rı tek zaman; pamuk hel­va­la­rın ço­cuk­la­ra ka­vuş­tu­ğu an­lar­dı. On­la­rın, ev­de­ki pa­zar­lık­la­rı bi­ti­rip minik el­le­rin­de­ki pa­ra­lar­la ön­le­ri­ne di­kil­me­le­ri, cı­vıl­tı­lı ses­le­ri ne gü­zel­di. O an­lar­da ne iç­le­rin­de şişip ya­yı­lan terli ayak­la­rın ge­rin­me­si ne açı­lan bu­run­la­rın ucun­dan giren ufak taş­lar ne de “sen önce ala­cak­sın, ben önce ala­ca­ğım” diye kay­na­şan ço­cuk­la­rın üzer­le­ri­ne bas­ma­la­rı umur­la­rın­day­dı. Mut­luy­du­lar; şu, salı gün­le­ri de­de­si­nin elin­den tutup gelen Demet yok muydu en çok da ona ba­yı­lı­yor­lar­dı. Demet, pembe pamuk hel­va­yı ince so­pa­sın­dan tutar, ağ­zı­na yak­laş­tı­rır­ken bir­den durur, “Çok te­şek­kür ede­rim de­de­cim, gene ala­cak­sın değil mi “di­ye­rek ge­lecek gün­le­ri ga­ran­ti­ye alır; bu arada te­laş­la ayak­ka­bı­la­rın üze­ri­ne bas­tı­ğın­da “Ay, par­don” öz­rü­nü ya­pış­tı­rır­dı. Bir ke­re­sin­de aya­ğıy­la üzer­le­ri­ni çamur yap­mış­tı da ce­bin­den men­di­li­ni çı­ka­ra­rak eğil­miş, de­de­si­nin “Ne ya­pı­yor­sun”la­rı­na al­dır­ma­dan sil­me­ye ça­lış­mış­tı. Minik eller; çat­la­mış, ör­se­len­miş yüz­le­ri­ni ok­şa­mış ok­şa­mış­tı. Hepsi bu ka­dar­dı işte…

Haydi ba­ka­lım 80’ine mer­di­ven da­ya­mış Osman Efen­di sür­sün ara­ba­yı, onlar sü­rük­le­sin. Kimin kimi sü­rük­le­di­ği belli mi, bü­zül­müş be­de­nin al­tın­da ezil­miş, bir­bi­ri­ne baka baka yaş­lan­mış olan asıl on­lar­dı. Pamuk hel­va­la­rı­nı bi­ti­rip yokuş yu­ka­rı eve doğru gi­der­ken taş­la­ra çarp­tık­ça ca­nın­dan can kopan kim­ler­di sanki? Bi­ri­si­nin ar­ka­sı pat­la­dı­ğın­da Aras­ta’daki yaşlı Şerif Usta’ya gö­tür­müş­tü Osman Efen­di. Usta, kış günü aya­ğın­da­ki nay­lon ter­lik­le­re bakıp: “Geç, otur da ya­pa­yım hemen “de­yin­ce nasıl se­vin­miş­ti, nasıl!

“Senin bun­lar, iyi ayak­ka­bıy­mış vak­tin­de; ölmüş, mah­vol­muş artık. Ne burun kal­mış, ne taban.” “Ben di­ye­yim 10, sen de 12 yıl­dır her gün aya­ğım­da­lar. Eeee bir onlar bilir benim ne çek­ti­ği­mi, bir de ben bi­li­rim on­la­rın ne çek­ti­ği­ni. Eş­ya­nın da giy­si­nin de bahtı olu­yor, insan gibi. Ben böyle ayak­ka­bı ala­bi­lir miy­dim hiç? Meh­met Bey vardı, Özel İdare Me­mu­ru. Her pa­zar­te­si hü­kü­met­te­ki da­ire­si­ne gider ayak­ka­bı­la­rı­nı bo­yar­dım. Ti­tiz­di. Boy pos on­day­dı. O Ata­türk gibi kaş­lar, yeşil göz­ler… Mem­le­ke­tin ileri ge­le­niy­di. Pa­ra­dan değil ruh­tan, gör­gü­den asil­di. Bir gün: “Senin ayak­lar kaç nu­ma­ra?” dedi, bana. “Benim ayak­lar nu­ma­ra­sız beyim, neyin içine girdi, nu­ma­ra­sı o,” de­yin­ce ma­sa­sı­nın al­tın­dan bir torba çı­ka­rıp uzat­tı:

“Bak ba­ka­lım, nasıl ge­lecek…”

Meh­met Bey öğ­ret­men olan kı­zı­nı Art­vin’e gö­tür­müş­tü. 36 saat süren yol­cu­luk çok yo­ru­cuy­du, ba­cak­la­rı­nı ne­re­ye ko­ya­ca­ğı­nı bi­le­me­miş­ti. Sa­bah­le­yin Art­vin’e var­dık­la­rın­da ağ­rı­yan ayak­la­rı­nın du­ru­mu or­ta­ya çık­mış, şiş­miş­ler şiş­miş­ler bir türlü ayak­ka­bı­ya sığ­ma­mış­lar­dı. Ayak­ka­bı­la­rın ar­ka­la­rı sert, kalın di­kiş­li de­ri­den­di. Bir türlü kıv­rı­lıp üze­ri­ne ba­sı­la­ma­yın­ca ne yap­sın, oto­büs­ten ayak­ka­bı­nın üze­rin­de yük­se­le­rek in­miş­ti. Daha doğ­ru­su ta­ra­ğı­nın üze­ri­ne tü­ne­miş­ti. Oteli sor­ma­dan Sü­mer­bank’ın satış ye­ri­ni sor­muş­lar­dı yol­dan ge­çen­le­re. Şans­la­rı­na ya­kın­day­mış. Kı­zı­nın gülme nö­bet­le­ri­ne al­dır­ma­dan par­mak­la­rı­nın üze­rin­de seke seke Sü­mer­bank’ın ka­pı­sı­na var­mış­lar. Açıl­ma­sı­na daha bir saat var­mış. Neyse açıl­dı­ğın­da kalın ta­ban­lı, yu­mu­şak de­ri­li bir ayak­ka­bı al­mış­lar; ama ayak­lar olmuş 45 nu­ma­ra, ön­ce­sin­de gi­yer­miş 43 nu­ma­ra. İki gün ancak gi­ye­bil­miş. Dö­nüş­te şiş­ler inin­ce çok büyük gel­miş aya­ğı­na.

“Art­vin nere bura nere, gelip ayak de­ğiş­tir­di­ler böy­le­ce. İşte o gün bugün aya­ğım­da­lar. Ba­ka­lım daha ne kadar…”

Sa­lıy­dı, sa­bah­tı, yine aya­ğın­day­dı­lar. Ağır ağır yü­rü­dü­ler be­le­di­ye fı­rı­nı­na. Yol­lar bit­mek bil­mi­yor­du ne­den­se? Gev­rek­le­ri camlı ara­ba­ya ora­da­ki çırak çocuk di­zi­ver­di. Araba sar­sı­la­rak yola ko­yu­lur­ken ses­le­nen­ler oldu. Duy­ma­dı, dur­ma­dı. Gev­rek­ler sal­la­na sal­la­na gi­der­ken mis ko­ku­lar ya­yı­yor­du da on­la­rı gören yoktu. Ağır­laş­tı­lar. İçin­de­ki­ni, üs­tün­de­ki­ni ta­şı­ya­maz ol­du­lar. Ayak­ka­bı­lar sü­rük­le­ni­yor­du sanki. Beden mi ayak­ka­bı­lar mı, han­gi­si daha yor­gun­du bi­lin­mez öy­le­ce ka­la­kal­dı­lar so­ka­ğın or­ta­sın­da. Ağır­la­şan gövde yere doğru yı­ğıl­dı. Araba te­ker­lek­le­rin gö­tür­dü­ğü yere dek gitti, durdu. Gö­ren­ler, bi­len­ler, bil­me­yen­ler top­laş­tı­lar. Can­kur­ta­ran ça­ğır­dı biri. Karşı evin pen­ce­re­sin­de bir de­vi­nim, açıl­dı, ka­pan­dı. Bir kız ço­cu­ğu ko­şa­rak “Dede koş, pamuk hel­va­cı amca bu! Ama…” dedi. Can­kur­ta­ran geldi, in­di­ler, bak­tı­lar, ya­kın­la­rı­na haber verin, işi bitik, de­di­ler. Al­dı­lar, git­ti­ler.

Küçük kız de­de­siy­le ba­ka­kal­dı ar­ka­la­rın­dan. Kızın gözü bir­den yolun ke­na­rın­da­ki ayak­ka­bı­la­ra iliş­ti.

“Dede bak, ayak­ka­bı­la­rı! ….” Dede aldı on­la­rı, to­pu­ğun­dan bir­leş­tir­di, şöyle bir göz­den ge­çir­di içini çe­ke­rek: “Ah ga­ri­bim, ah!” dedi. “Ağzı dili olsa da an­lat­sa­lar, her şeyi bun­lar bi­li­yor. Ka­der­si­zim, kendi evi­nin önün­de bile ola­ma­ya­cak­lar…” Ayak­ka­bı­la­rı usul­ca kal­dı­rı­mın üs­tü­ne, bahçe du­va­rı­nın kı­yı­sı­na ko­yu­ver­di. Döndü, yü­rü­dü eve.

Ka­pı­yı açar­ken ya­nın­da to­ru­nu­nun ol­ma­dı­ğı­nı fark etti. Ge­ri­ye dönüp ses­len­di:

“Haydi kızım, ner­de­sin, içeri gi­ri­yo­ruz.”

Demet, du­va­rın ya­nın­da yere çö­mel­miş elin­de­ki men­dil­le ayak­ka­bı­la­rı si­li­yor­du.

“Ge­li­yo­rum de­de­cim, pamuk hel­va­cı am­ca­nın ayak­ka­bı­la­rı çok toz­lan­mış, on­la­rı si­li­yo­rum.

Dö­nüş­te…….” söz­le­ri­ni ta­mam­la­ya­ma­dı. Göz­le­ri ağa­cın di­bi­ne çe­kil­miş ara­ba­nın için­de­ki gev­rek­le­re ta­kı­lı kaldı.

      

Kal­dı­rım­da­ki Ayak­ka­bı­lar – Düriye Ayyıldız (2 Yorum)

  1. Düriyeciğim öykünü yeni okudum çok güzel canımsın kutluyorum bitanem devamını bekliyoruz

%d blogcu bunu beğendi: