İstanbul’un Kuşları / Nurten Bengi Aksoy

Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır
Ormanlar koynunda bir serin dere
Dikenler içinde sarı gül vardır (R. Tevfik Bölükbaşı)
.
Uzun zamandır kuşları izliyorum, daha doğrusu İstanbul’un kuşlarını izliyorum… Evde, balkonda, sokakta, sahilde, vapurda…çeşit çeşit kuşlar…birbirinden güzel ve gizemli kuşlar…kargalar, martılar, serçeler, karabataklar, güvercinler ve sığırcıklar…

Tabii ki bir kuş bilimcisi değilim ama galiba boş gezenin boş kalfası emekli bir öğretmen olduğumdan yapıyorum bunu.

Şöyle bir gerilere gidip baktım; ben sarı sıcak iklimlerin toprağında doğdum, orada geçirdiğim çocukluğumun ilk yıllarında Mardin’den hangi kuşları hatırlıyorum diye düşündüm, aklıma sadece güvercinler geldi. Beyaz, paçalı, kırçıllı güvercinler…takla atan, özel olarak yetiştirilen marifetli güvercinler…başka da bir kuş gelmiyor aklıma Mardin’den, belki bir de o minicik serçeler vardı… Ziya Osman Saba’nın güvercinleri…sebilde yıkanan…
Çözülen bir demetten indiler birer birer, / Bırak, yorgun başları bu taşlarda uyusun.

Tutuşmuş ruhlarına bir damla gözyaşı sun, / Bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler…(Z.Osman Saba)
Mardin’den sonraki yaşamım hep sahil şehirlerinde geçti, hep denize çok yakın yaşadım…önce İstanbul, sonra Fatsa, sonra Antalya ve yine, yeniden İstanbul…

İstanbul’a ilk ayak bastığım yer… Haydarpaşa Garı ve vapurla ilk yolculuk…denizin üstünde kanat çırpıp süzülen bembeyaz martılar…. Küçük bir çocuk olarak o yaşlarda güzellikleriyle ilgimi çeken kuşlar… Daha sonra her kış balkonumuzdaki odunların üstüne gelip yuva kuran ve yumurtlayan kumrular…o minicik çirkin yavruların palazlanıp çırpınmalarını ve yuvadan uçmalarını izlerdim çocukken büyük bir merakla… Sonra büyüdüm, hayata atıldım, iş güç, çoluk çocuk derken o gailenin arasında ne kuşları düşünebildim ne de onları fark ettim.

Fatsa bir sahil kasabası, fındığı ve hamsisiyle meşhur…doğal olarak deniz ve balığın olduğu yerde tabii martılar da vardı…balıkla beslenen kocaman bembeyaz kuşlar ama sadece sahilde uçarlardı bu kuşlar, seslerini ise hiç hatırlamıyorum martıların…

Sonra Antalya… Akdeniz’in incisi… Ama şehrin içinde uçan martıya rastlamazsınız orada da, martılar sadece Yat Limanının yakınlarında ve deniz kenarında uçarlar, seslerini duymazsınız…ya da ben duymuyordum, hayat kavgasının, gürültüsünün içinde, kim bilir…

Yıllar sonra tekrar İstanbul…oturduğum ilk ev Üsküdar’ın tepelerinde, Bağlarbaşı’nda. İstanbul’a gelişimizin ilk günleri…geceleri uykumdan çocuk çığlıklarıyla uyanıyorum korkuyla…biraz dikkat edip izlediğimde ise bu seslerin çocuk çığlığı değil martıların çığlıkları olduğunu fark ediyorum, denizden hayli uzak bu semtte evlerin çatılarındaki martıları görünce şaşkınlığım artıyor.

Bir zamanlar Alfred Hitchcock’un başyapıtlarından biri olan KUŞLAR filminde, kuzgunlar ve martıların bir sahil kentine saldırışlarını izlemiştim korkuyla, işte o çığlık çığlığa evin üstünde uçan martılar ilk günlerde hep o filmi getirmişti aklıma ve hayli ürkütmüşlerdi beni, tabii zamanla alıştım.

Sonra emeklilik günleri geldi çattı…kendimle baş başa kaldığım günler…küçük İstanbul turları…vapur yolculukları… Artık martılara alıştım, onlar İstanbul’un her yerinde…deniz kenarında, evin çatısında, bahçede, tepelerde… Kuşları izliyorum… mesela kargalar; çirkin sesli, kapkara ama bir o kadar da akıllı kuşlar, bir yerlerden aşırdıkları cevizleri, fındıkları getirip balkonumdaki saksılara saklıyorlar, sanırım kötü günlerde kullanmak için (!) Bazen kediler yesin diye bahçeye attığım yiyecekleri martılar pike yaparak kapıp kaçıyorlar,kedileri korkutup kovalıyarak… Sonra gökyüzünde bulutların arasında küme küme uçuşan sığırcıkları izliyorum, yorulduklarında dizi dizi sıralanıyorlar balkon demirlerine, çatı kenarlarına, nefeslenmek için…

Serçeler geliyor her gün, camımın önüne koyduğum kırıntıları yemek için, kışın soğuk günlerinde arkadaş oluyorlar bana… Güvercinler ise hantal mı hantal,uçmaya üşeniyorlar sanki ve ayaklarınızın arasında pervasızca dolanıp duruyorlar. Ama en güzelleri ve en sevdiklerim martılar…özellikle de küçük martılar…

Vapurla karşıya geçerken, martıların vapurları izleyişi öylesine muhteşem bir görüntü oluşturuyor ki izlemelere doyamıyorsunuz, hele bir de simidinizi onlarla paylaşırsanız… Özellikle soğuk havalarda sahilde suların üstünde süzülüşleri, yanlarında çırpınarak suya dalıp çıkan karabataklara hava atışları, nasıl da güzel nasıl da gizemli… Bu kuşların her biri birer doğa harikası, hepsi İstanbul’un süsü ve güzelliği…

Bazı geceler martıların, kargaların korkuyla ve çığlık çığlığa “ah edip kanat çırptıklarını” duyuyorum içim acıyarak…sonra dışarı çıkıp baktığımda kendinden habersiz bir avuç magandanın havai fişeklerle eğlendiğini görüyorum ve lanet ediyorum doğayı katleden bu canavarlara…

Martılar ah eder, çırparlar kanat / Deryalar açılır, kat kat / Gayri beklemeye kalmadı tâkat / Görünsün karşıdan İstanbul şehri. (N.Hikmet)