İşim, Aşım, Evim – Düriye Ayyıldız

İşim, Aşım, Evim – Düriye Ayyıldız

Gün henüz ağarmadı. Birbirini gördükçe çoğalan evlerin ışıkları seçiliyor…Tek tük ayak sesleri sokaklarda. Sesler, evlerden sızan ışıklarla buluşup güçleniyor. Hakkk! tuuu! Yere şap diye yapışan geceden kalma bir balgam. Meydandaki kahveci olmalı. Ardından ezgili mırıltılar… Müezzin Şükrü Efendi’den. Ezana hazırlığı sokaklarda başlatır. Sonra onun Allah-u ekberleriyle, açılıp kapanan kapı sesleri doldurur ortalığı. Erkencidir kasaba halkı, özellikle de halı dokumaya giden kadınları. Ellerine halı çakılarını, kirkitlerini alıp üstlerine şalvarlarını çektiler mi kapı dışındadırlar. Yoldan erkek geçmiyorsa kolaydır işleri. Yok değilse ürkek ürkek bakınırlar önünü kesmemek için. Hele bir sabahın köründe erkeğin önünden geçiversinler…Uğursuzluk belirtisi olmaları bir yana işitmedikleri söz kalmaz. İşte giderek devinimi artan böyle kıpırdanışlarla başlar buraların sabahları. Doğan güneş; evlerden halı dokuyucularının, kirkit seslerinin döküldüğü, araya bazen neşeli çoğu kez yanık türkülerin de katıldığı sokakların üstüne olanca aydınlığıyla yayılır.

Geçkalmazların gelini Hayriye de aldı halı çakısını, iki kirkitini eline.  Yüzü koyun yatan kocasına yılgınlıkla baktı. Çocuğunun yanında durdu biraz. Kıvırcığı ne de güzel uyuyordu. Yiyeceklerini hazırlamıştı. Uyanınca yer, gelirdi yanına. Evdekileri uyandırmaktan çekinerek usulca çekti kapıyı; kilit dilinin, yuvasına giriş sesini iyice yavaşlattı. Şıkırrtt… Oh ! şimdi gidebilirdi. Sabah ayazı, uykusuzluğun soldurduğu yüzüne değince önce bir silkindi. Sonra sııııp.….deyip omuzlarını çekerek büzüldü, ellerini hemen şalvarının içine soktu. Bir solukta ustasının kapısındaydı.

“Düşünde mi gördün gız Hayriye, erkenden davranıp geldin,” dedi kapıyı açarken Selviye ablası. “Aman yavaş ol, Ahmet ağben uyuyo. Sen in aşağıya halı odasına. Öteki kızlar geç gelir. Mangala kömür çatıp gelem. Şu tohmalar uyanmadan halıya iki üç sıyırdım da ben atıverem.”

Odada iki halı tezgâhı vardı; biri büyük üç kişi otururdu önüne; öteki küçük. O, büyük tezgâhtaydı. Yumakların konduğu seleyi yerden aldı, içinden örnekteki renklerin yumaklarını ayırdı. Bileyi taşında çakısını iyice biledi. Önce bağdaş kurdu oturdu, halı tezgâhının önündeki uzun, halı tahtası denen oturağa. İndirdi sonra bacaklarını tezgâhla oturak arasına. Argacını, ilmesini düzdü, sallanan ipe bağlanmış halı örneğini çekti önüne. Birazdan yanına iki kişi daha sıralanacaktı.

Hazırlandı ya kesik kesikti bugün. İçinden gelmiyordu dokumaya başlamak. Uzun uzun bir örneğe, bir çözgü iplerine baktı. Canına tak! etmişti. Her kuşluk el kapılarına dokuyuculuğa gelmek. Koca olasıca kocası iyiden hayırsız çıkmıştı. İşi yok, bağırması çok. Nereden bilsindi on beş yaşında, böyle olacağını. Anası çoktan ölmüş, babası yoktu ortalıkta; ninesinin,  seni everiyorum,  dediğinde. Zengin oğlu…tarlaları, bağları  var demişlerdi de oğlanın işi gücü yok, anası babası evde çalıştırıcı istiyor, diyen olmamıştı hiç. Söylenenler aynıydı: Fukaranın teni sıcak, karnı aş görsün, bir an önce başı bağlansın. Çok ağlamıştı gecelerde. Neyse nikâh kıyılırken içi kaynayıvermişti kocasına. Allah için yakışıklıydı, gösterişliydi. Of be! Olmaz olasıca. Beş yıldır çektiğini bir o bilirdi bir de Tanrı. İlk yıllar baba oğulun çekişmesi şaşkın etmişti onu. Değeri, yeri yoktu oğlanın babasının indinde, aylıkçı ondan daha yerli yurtluydu evde. Sorumsuz yetişmiş ayrı iş tutamazdı. Kocadan yana olsa aç kalır, yemek vermezler; onlardan yana olsa kocası canına okur. Üçüncü yıl evin bir odasına ayrı çıkarmışlardı onları, kendiniz bulun yiyin deyip. Amanın, dertleri depreşti yine…

Tezgâhtaki çözgü tellerini renkli ilmelerle tez tez birleştirip düğümledi, vurdu çakıyı ilmeklere. Dokudu dokudu, kaç sıralar tamamladı… Tak! tak! tak! Kirkitleri, tellerin arasından geçirerek dokumaya sert sert indiriyordu. Öfkesini işten alıyordu. Her ilmeğe çakı vuruşta, her kirkiti argaç üstüne indirişte hayır! diyemediklerinin, karşı çıkamadığı haksızlıkların, geri püskürtemediği dayakların, duymak isteyip de duyamadığı sevgi sözlerinin acısını çıkarıyordu. Suçu neydi? Suçu büyük: Hayriye olmak. Gülüşmelerle kendine geldi. Öteki halı dokuyucuları ile yün   çilelerini   elemle denen araca geçirip yumak yapacak çıraklar gelmişti.

“Obuu! Hayriye gelmiş de gündeliği yarılamış bile. İki gündeliği bitirmeye niyet kurdun yalım. Yazık değil mi gençliğine, ne bu yahu…”

“Zehra seninki de söz mü gari, iki gündelik etmesin de aç mı kalsınlar.  Ufak çocuğa bilem acımaz mı şu insafsız kaynatan? Suç onlarda mı, oğlanlarında mı? Gerçi suçun sahabı olmazmış. Dilini mi yuttun gelin? Ha! babam indiriyon çakıyı. İnsan söyleşir de rahatlar biraz, sende de o yok.”

Konuşmalar sürüp gitti. Gülümsedi Hayriye. Boş verin, dedi. Anlatmadan bu kadar sakız edip çiğnemişlerdi ağızlarında. Hele anlatsa yaşananları, dilli düdük yapıp çalarlardı memlekette. Halı başlarında konu gerekli ya. Başkaca nasıl zaman geçer. O halı başları yok mu! Neler duyulmaz ki… Arada hırlaşmalar. Gezici çıraklar vardır bir de. İşte asıl haberler onlardadır. Dedikodu küpleri, hem de ayaklı. Bir gün o evde bir gün başka evde. Anlatırlar duyduklarını yanına yan, çanına çan taka taka…

“Selviye abla nerde kaldı? Kocasının keyfini çatamadı anlaşılan,” dedi biri. Ardından “Ne kıkırdaşıyonuz gızlar, sizi de görcez, durun siz. Maşaallah ağızları aşları pek tatlı onların, darısı gülmemişlerin başına,” diye eklerken kaşının ucuyla Hayriye’yi işaret ediyordu.

Duymazlığa geliyordu Hayriye . Alışmıştı kaç yıldır aynı sözleri işitmeye. Yine de “…ağızları aşları pek tatlı” lafı yok mu, içini burdu. Ah! Hasan ah! Bir iş tutaydın… O, evin içinde tek odaya ayrı çıkarıldıkları yıl bir hafta çalışmıştı. Gel gelelim, babası kudurmuştu; benden izinsiz işe girdi diye. Dış kapıya kilit asıp almamıştı eve. Kocası dışarda kendisi içerde. Beş gece gündüz öyle geçti. Altıncı günün gecesinde Hasan evin önünde pencerenin altında otururken Hayriye çarşafları birbirine düğümlemiş, bir ucunu tahta kanepenin bacağına bağlayıp öteki ucunu da aşağıya sallamıştı. Çarşafa tutunan kocasını yukarıya,  ikinci kat penceresine çekmişti. Kolları, ah kolları ağzı dili olsa da anlatsa ağrısını acısını. İşte o an içeriye atlayınca nasıl da sarılmıştı sıkı sıkı,  kalbi nasıl da küt! küt! atıyordu. Bir de yanağını boynunun içine gömüp  bir süre sıcaklığını duyumsatmıştı da o an hiç bitmese istemişti. Ele güne karşı rezillik, pencereyi kapatırken sağına soluna bakınmıştı bir  gören oldu mu diye. Arından ölmüştü, sen kocanı gizlice evine al, sakla… Sonrasında yok tarla bildireceğim üstüne yok traktör alacağım sana diyerek işinden çıkartmıştı babası. Yine eski hamam eski tas. Kış boyu git gel, ırgat gibi. Harman zamanı başını bekle, işçileri çalıştır. Ürünler, emekler paraya çevrildiği sıra bir kavga bir çıngar… Tüm çabaları alır gider. Anası torununa birkaç yumurta verir arada. Boğaz tokluğuna sığıntılık. Bazen acıyordu be kocasına. Onca eziyetine  karşın seviyordu  bu adamı, ilk gördüğünde içi ısınmıştı zaten. Sevmese çoktan… Ne çoktan…kaçamazdı ki nereye gidecekti, gidecek yeri mi vardı? Ninesi, babası, anasının yanında yerlerini almışlardı. Ondandı kaynanasının iki de bir “Yarım yuluk, ardın önün yok, a baldırı çıbılak. Hayrımıza besliyoz seni, a dul karı büyütüğü…” deyip  horlaması.

“Kolay gelsin kızlar! “

Tezgâh sahibi tüccar karısı Selviye’nin sesiydi bu. Elinde mangal bir neşeyle halı odasına girdi:

“Geç kaldım. Eliniz kuş olsun, tez biten iş olsun. Mangalı tutuşturdum. Ahmet uyanıverdi. Kahvaltıyı bensiz edemez. Gari ne yapem keyfini çatem, dedim.”

“Obu! Obu! Kocadınız gari, hâlâ keyif mi olur, şu ocağı sönmeyesice adamlar da bir olmuyor anam. Bilirsiniz ya benim Ömer pek dın dındır. Sabah pencerenin önünde karşılıklı çay içmeden halıya gitmek yok. Önce ben çıkarım evden sonra sen, derdurur. Ne edersin o kadarlık naza can kurban. Sağ olsun da. Zatı, kendin güzel olacağına, bahtın güzel olsun, derdi rahmetli anacığım.”

Köpek soyları, dedi içinden Hayriye. Fırsat düşmeyegörsün dillerine. Kızkenden çekemezdi güzelliğini Güler. Hele ondan önce evlenince  zengin oğluyla…Hay zenginliklerinin içine, orta göbeğine…tövbe tövbe… Onun kocası kara kuru iylez, pişmiş kelle gibi sırıtık desen, öylesine sırıtıklık değil. Pis pis, kara kara sırıtıklık suratında. Ne olursa olsun, başlarını sokacak bizim diyecekleri evleri, işleri var ya…Senin aslan gibidir dediğin kocanın kedi kadar hükmü yok. Yok yok, öyledir emme gene iyidir be. Babası işte karıştıran ortalığı. Kaymağın ters yanı gibidir benimki. Tozunu toprağını kaldırıverirsin içi temiz pak. İyi de dövmesini ne yapacan ! Gevşeme hemen. Bocaladıkça benden alıyor öfkesini.

“ Halının örneğini şu yana versene Hayriş gelin, dedi Ayşe ablası. Gediği iyice böldün. Bu ne hız. Kollarım kaldı sana yetişmek için. Hava da soğudu iyiden. Ellerim kuruldu. Kendimi bildim bileli halı. Sabah gözünün kopçasını açtığın gibi otur, öğleyi bul ayazında sıcağında. Ha! kızlar, yünleri top top yumak yapan kızlar, zengin koca   bulun, hanımlar gibi oturun evinizde. Elleriniz yumuş yumuş olsun. Akşam yatarken içinizde yarın halıya gitcem kaygısı olmasın.”

“Ayşe abla! ne haber, yevmiyeler artıyormuş ama,” dedi Güler. Evde boş oturana kim para verir. Belki Ahmet abi de düşünüyordur bizim yevmiyeleri Selviye abla ha, bir şey demedi mi sana?

Selviye,  oturduğu tahta sekide şöyle bir  kıpırdanıp iyi oldu sözü açtılar, diye geçirdi içinden. Nasıl demeliydi onlara, artık halı dokutmayacaklarını. Kocası “ Bu son olsun, yevmiyeler çıktıkça çıkıyor, daha çok da şu fabrikalar…” demişti. On bin nüfuslu kasabaya beşinci halı fabrikası kuruluyordu. Günde yüzlerce metre  halı. Onların kaç aylarda bitiremedikleri. Daha ucuza mal oluş, daha az emek, sürüm, kazanç. Tüccarlar el tezgâhlarını azaltmaya başlamışlardı. Yevmiyelerin yükselmesi, fabrika üretiminin çekiciliği, yön değiştirtiyordu onlara. Makine halısı satmak daha az uğraş gerektiriyor, daha çok kâr getiriyor deniliyordu piyasada. Beş fabrika bu. Kaç işçi barındırır ki hadi üç yüz de, fazlasıyla. Onca insan ne yapacak köyde kasabada? Nerden ekmek yiyecek?

“Şeyy, ben de size diyecektim ki…”

“Amanın, sakın yevmiyeleri siz de yükseltiyonuz Selviye ablam ! “ diye coşkuyla atıldı Hayriye.

“Onu değil, başka şey deycem. Bu son halımızmış. Öyle dedi Ahmet. Şimdi ortalıkta fabrika halısı tutuyormuş gari. O da tezgâhların tümünü dağıtacam, yevmiyelere can dayanmayacak, aylarca bekle de bekle halılar çıkacak ele para geçecek diye, diyor.”

Hayriye’nin eli duruverdi. Döndü. Bıraktı çakıyı. Çekti bacaklarını. İndi tezgâh tahtasından. Çömeldi yere, maşayı aldı eline, mangalı eşelemeye başladı. Bir yandan da başını yukarı kaldırıp şu geniş halı odasını ilk kez görüyormuş gibi bakınıyordu. Tavanda asılı renk renk yün ilme, argaç çileleri. Yan duvara üstüste yığılmış yapağı çuvalları. O da ne… Çuvalların üstünde iki kedi büzülüp sokulmuşlar birbirlerine. Koyun koyuna, yumuşacık. Sıcaklığın güvencesinde rahatlar, kesin eş bunlar. Kediler bile destek vermiş birbirine… Allah’ım şu sevgiye bak, ah! benim adam, ah! be Hasan’ım…Birden ayağa kalktı:

“Eee Selviye abla,” dedi birden tok sesle. “Ben ne olacağım, çocuğum ne olacak, biz ne olacağız bizzz?”

“Ne bileyim kızım, aklım ermez. Devir parayı tutanın, işi bilenin, diyolar. Biz de kendimizi düşüneceğiz elbet. Herifler kuru kuruverdiler fabrikaları. Seni beni mi düşünüyolar. Senin Hasan şu fabrikalardan birine girmeyi denese ya! Sigortası da varmış. Durduğun yerde kime iş verilmiş. “

“ Doğru diyon Selviye,” dedi Ayşe kadın. “Bizler neyse ama senin işin güç Hayriye. Kocana iş bulmalı, iş. O ufacık kızın yarın birgün büyüyecek, masrafın artacak.”

Tezgâha döndü Hayriye. Çıktı yeniden oturma yerine. Ayaklarını sallamadı bu kez önüne. Bağdaş kurdu oturdu, yüzü, uzayan çözgü iplerine dönük. Alnını dayadı bir süre oraya. Umut girmişti birden umutsuzluğuna. Gerçekten fabrikada iş bulunur muydu kocasına. Sanki çalışacak kocası var da… Sen yüzüne kapanan kendi ekmek kapına bak. Yok, o fabrikaya girse, iki göz odalı bir eve çıksalar, bizim diyebilecekleri. Sandığında sakladığı dantelli örtülerini örtse sedirlerin, taş yastıkların üstüne. Ufak bir tezgâh kursa öteki odaya. Geceleri bile dokur, tez tez çıkarır borcunu öderdi yün ilmelerin, argaçların. Borçlar ödenince kendilerine kalırdı sattıklarının paraları. Kendi evim, kendi tezgâhım…Kocam, çocuğum, aşım…Davrandı Hayriye bir hızla çakıyı eline aldı. Tezgâha yumuldu. Daha bir tezlikle atıyordu ilmekleri, çözgülere dolayıp düğümlüyor, tık! tık! kesiyordu hemen. Hadi! hadi! Çabuk ol, çabuk ol! diyordu içinden bir ses.

“Anammm! Ahh! Yandım yandım! Elim gitti, parmağım gitti parmağım gitti!…”

“Ne oldu,” diye bağrıştı kadınlar. Ayşe ablası “Amanın parmağı, parmağı kesildi kızın, çabuk tütün getirin, koşun basalım hemen!” derken cebindeki mendilini çıkardı, bastıracaktı kesilen yere. Bastıramadı, içi geçiverdi Hayriye’nin. Kesilen parmağının epeyce uzun parçası sallanıyordu akan kanlar arasında. Tütün bulup gelen Selviye, yanına oturup kucağına çektiğinde Hayriye kendinde değildi. Güler, yaraya tütün basıp eline başından çıkardığı tülbenti dolamaya çalışırken o, durmaksızın sayıklıyordu: İşimm… aşımm… evimm…

İşim, Aşım, Evim – Düriye Ayyıldız (6 Yorum)

  1. Saygıdeğer bacım, harika bir konu ve harika işleyen sabırla ilmek ilmek dokumalar. Yüreğine, kalem tutan ellerine sağlık… Heyecanlandım uzun solukta dolandım durdum yüreğinin yarattığı ellerin ve tezgahların çevresinde. Helal olsun be kardeşim…

  2. Canım bir nefeste okudum çok duygulandım kutluyorum kitabını bekliyoruz artık

  3. Demirci yi çok güzel anlatmışsınız.Bu hikayelerin devamı gelir mi acaba

  4. Çok akıcı ve duygu yüklü anlatımın için teşekkürler. Yüreğine, kalemin sağlık Değerli Arkadaşım. Sevgiyle, sağlıkla kal.

  5. Duriye hn.ne guzel bir anlatim.Tıpkı toplantılardaki sakin,dogru seçilmiş kelimelerle,etkili ses tonunuzla anlattiginiz gibi.
    Kutluyorum sizi bu guzel hikaye icin……

Tavsiye

Gülbahar / Necdet Canik
%d blogcu bunu beğendi: