Hikâyesi Olan Işıklar | Elif Firuzan Uysal

Hani hep im­re­ni­len evler var­dır… Pen­ce­re­le­ri­ne ka­ça­mak ba­kış­lar atar­sı­nız… Vakit ne­den­se hep kış ikin­di­si­dir… Üşü­müş­sü­nüz­dür, pal­to­nu­zun kal­kık ya­ka­la­rın­dan medet umar­sı­nız ru­hu­nu­zu ısıt­mak için. Boy­nu­nu­zu o kal­kık sı­cak­lı­ğa gömer orada öm­rü­nü­zü tamam­la­mak ister gi­bi­si­niz­dir… El­le­ri­niz don­muş, his­siz­leş­miş­tir çok­tan; cep­le­ri­niz­de bo­şu­na uğ­ra­şır­sı­nız hayat dön­dür­me­ye, ısı­ta­maz­sı­nız… Biraz erken, mesai bit­me­den çık­mış­sı­nız­dır işten ya da ka­fa­nız bo­zuk­tur… Du­rak­ta dol­muş bek­li­yor ola­bi­lir­si­niz ya da par­kın gi­ri­şin­de bi­ri­le­riy­le bu­lu­şa­cak­sı­nız­dır… Boy­nu­nuz hala pal­to­nun bir ka­rış­çık ya­ka­sı­na gö­mü­lü, göz­leri­niz tek tük yan­ma­ya baş­la­yan ışık­lı ev­le­rin pen­ce­re­le­rin­de… Hi­ka­ye­ler giy­di­rir­si­niz pen­cere­le­re ya da ışığı yanan her pen­ce­re bir hi­ka­ye ge­ti­rir size…

Bir oda­dan öbü­rü­ne geçen bir kadın gö­rür­sü­nüz me­se­la; akşam ye­me­ği te­la­şın­dadır. Mut­fak­ta ocağa doğru eğil­miş rit­mik ha­re­ket­ler­le tahta ka­şı­ğı çe­vi­ri­yor­dur ten­ce­re­de; şeh­ri­ye­li tavuk su­yu­na çorba ya­pı­yor­dur bi­raz­dan top­la­na­cak ev hal­kı­na. Du­ru­şun­dan, ka­fa­sı­nı eğ­di­ği yön­den an­lar­sı­nız tahta ka­şı­ğı sağ­dan sola doğru çe­vir­di­ği­ni; ko­ku­su çok­tan gel­miş­tir size kadar ter­bi­ye­li tavuk su­yu­na çor­ba­nın… Ka­dı­nın du­dak­la­rın­da mı­rıl­dan­dı­ğı şar­kı­yı du­yar­sı­nız, onun­la mı­rıl­da­nır­sı­nız siz de… “seni uzak­tan sev­mek…” “Gel hadi, sof­rayı kur da baş­la­ya­lım sıcak sıcak çor­bay­la” di­ye­cek­tir sanki kadın. Ça­ğır­sa hiç dü­şün­me­den gi­de­ce­ği­ni­zi bi­lir­si­niz… Ka­dı­nın bir ara göz­den kay­bol­du­ğu­nu fark et­ti­ği­niz­de ir­ki­lip sil­ki­nir, dö­ner­si­niz ken­di­ni­ze.

Başka bir pen­ce­re­ye ta­kı­lır bu kez gö­zü­nüz; büyük camın per­de­le­ri mut­la­ka ağır dan­tel­li­dir. İki ber­je­ri bir fis­ko­su var­dır bu pen­ce­re­nin; içer­de­ki ha­yat­tan dı­şa­rı­ya öze­nilen… Ber­je­rin bi­ri­nin hemen ar­ka­sın­da insan boyu deve ta­ba­nı, di­fen­bah­ya… Fis­ko­sun ör-tü­sü el ör­gü­sü­dür. Ber­jer­ler mut­la­ka dı­şa­rı­ya dö­nük­tür, ha­ya­ta ba­kı­lır ora­dan. Hafif gö­bek-li, bej rengi göm­le­ğin üs­tün­de örgü ye­le­ği, elin­de ga­ze­te­si, göz­lü­ğü bur­nu­na düş­müş, uyuka­yan bir bey var­dır kol­tu­ğun bi­rin­de. Di­ğe­ri boş­tur hep… Bir­den ir­ki­lip biraz korku biraz te­dir­gin­lik­le et­ra­fı süz­dü­ğü­nü gö­rür­sü­nüz Be­ye­fen­di’nin… To­par­la­nır ye­rin­de, göz­lü­ğü­nü dü­zel­tir, elin­de­ki ga­ze­te­yi yanı ba­şın­da­ki fis­ko­sa bı­ra­kır. So­ka­ğı izler biraz buruk biraz hüzün­lü… Pen­ce­re­nin per­vaz­la­rın­dan sızıp size ula­şan yal­nız­lı­ğın ko­ku­su içi­ni­zi burar… “Üzme artık ken­di­ni, ölen­le ölün­mü­yor. Bak çok şükür sağ­lık­ta sıh­hat­te­sin, bi­zim­le­sin… Hem ne güzel bir hayat ge­çir­miş­si­niz vakti za­ma­nın­da” deyip sa­rı­la­sı­nız gelir… Be­ye­fen­di size bakar o anda, siz ona. Göz­le­ri­niz­le der­si­niz di­ye­ce­ği­ni­zi, gü­lüm­ser; ya­vaş­ça kal­kar kol­tu­ğun­dan, sü­rük­le­nen ter­lik­le­ri­nin se­siy­le göz­den kay­bo­lur…

Dol­muş gel­miş, yer kapma der­di­ne düş­müş­sü­nüz­dür; fakat ne müm­kün? Ayak­ta, pen­ce­re ke­na­rı, sote bir yer ka­par­sı­nız ken­di­ni­ze, oraya ulaş­mak için epey çaba sar­f et­mişsi­niz­dir. Neyse ki insan ne­fe­siy­le ısın­mış­tır içe­ri­si, el­le­ri­ni­zi çı­ka­rır­sı­nız cep­le­ri­niz­den. Dı­şarı­ya dönüp ışık­la­rı yanan hi­ka­ye­le­re dö­ner­si­niz ye­ni­den. Erken ka­ra­ran kış gün­le­ri­ne bir de yağ­mur bu­lut­la­rı ek­le­nin­ce erken yan­ma­ya baş­la­mış­tır ışık­lar, size gün doğ­muş­tur. Önce tek tük, kare ya da dik­dört­gen si­ne­ma sah­ne­le­ri açıl­ma­ya baş­lar, han­gi­si­ne ba­ka­ca­ğı­nı­zı şa­şı­rır­sı­nız.

Kır­mı­zı ışık­ta dur­du­ğu­nuz­da gö­zü­nüz per­de­le­ri so­nu­na kadar açık genç oda­sı­na değer… O kadar bel­li­dir ki… Du­var­la­rın­da­ki pos­ter­ler­den, gö­zük­tü­ğü ka­da­rıy­la per­de­nin rengin­den, ta­van­dan sar­kan Japon lam­ba­dan, ya­ta­ğın üs­tü­ne yan gelip kıv­rıl­mış be­de­nin-den… Üni­ver­si­te­li mi li­se­li mi ona karar ve­re­mez­si­niz? Te­le­fo­nu­nu hırs­la fır­lat­tı­ğın­da anlar­sı­nız sev­gi­li­si­ne si­nir­len­di­ği­ni. Oda­nın için­de dönüp dur­ma­sın­dan da te­le­fon­da söy­le­dikle­ri­ne şim­di­den piş­man ol­du­ğu­nu… “Ah be ku­zu­cuk! Yakıp yık­mak çok kolay! Hadi gel de kur şimdi ye­ni­den! Ne dedin kim bilir bu kadar de­li­recek, de­lir­tecek? Bak ken­di­ne ettin, deli tavuk gibi do­la­nı­yor­sun or­ta­lık­ta” de­se­niz “sen ka­rış­ma benim işime” di­ye­cek­tir. Siz yine de dur­du­ğu­nuz yer­den der­si­niz… Bak ke­ra­ta­ya, göz­le­ri se­vinç­ten de­li­ye döndü; si­nir-den fır­la­tıp at­tı­ğı te­le­fo­nun çal­dı­ğı­nı siz de duy­muş­su­nuz­dur sanki… Mi­mik­le­ri, göz­le­ri nasıl da şen­len­di, mut­lu­lu­ğa düştü… “Genç­lik ba­şım­da duman…” Uzun ışık­lar­dan bi­riy­miş bu­ra­da­ki…

Ye­ni­den ha­re­ket et­ti­ğin­de dol­muş, ne­re­dey­se uyuk­la­ma­ya baş­lar­sı­nız…Yeni bir sil-ki­niş­le dol­mu­şun içine dö­ner­si­niz biraz da… Şu­ra­da­ki orta yaşla inat­la­şan kadın, gün­den dö­nü­yor belli. Tak­mış ta­kış­tır­mış, saç­la­ra ku­aför eli değ­miş çak­tı­rıl­ma­dan, mak­ya­jı ta­ze­li­ği-ni yi­tir­me­ye baş­la­mış… Ku­ca­ğın­da­ki örgü çan­ta­yı kendi örmüş büyük ih­ti­mal­le. Örgü model der­gi­le­ri­nin bah­set­ti­ği renk­li ma­kar­na ip­ler­den… Nasıl gu­rur­la gös­te­ri­yor çan­ta­sı­nı çak­tırma­dan… “Ço­cuk­lar okul­dan ge­lin­ce ödev­le­ri­ni yap­tırt­mış mıdır acaba an­ne­si? İnşal­lah…” çe­ne­ye dalıp geç kaldı eve, daha yemek ha­zır­la­ya­cak, sofra aça­cak; gerçi İzmir köf­te­yi ha­zırla­mış­tı sa­bah­tan, bir fı­rı­na ver­me­si kaldı, o kolay… “Benim adam da kay­na­na­sı­nın ye­mekle­ri­ne ba­yıl­say­dı keşke!” Gün­de­ki­ler ne güzel de­miş­ler­di, im­ren­miş­ti on­la­ra, “be­nim­ki an-ne­min ye­mek­le­ri­ne ba­yı­lır, yemek der­dim yok Al­lah­tan!” Adı ba­ta­sı­ca ko­ca­sı, “senin an­nenin ye­mek­le­ri yağ­sız, tuş­suz; has­ta­ne ye­me­ği gibi” der ye­mez­di. O da ne yap­sın; ana­cı­ğı üzül­me­sin, alın­ma­sın diye, “yorma an­ne­ci­ğim ken­di­ni, ben şip­şak hal­le­de­rim yemek işini” der ge­çiş­tir­me­ye ça­lı­şır­dı ger­gin­li­ği… “Adı ba­ta­sı­ca!” neyse, atar­dı köf­te­yi fı­rı­na, ya­nı­na da pilav, az sa­la­ta; oh mis… Acık­mı­şım diyen sizin mi­de­niz­dir o sı­ra­da… Ka­dı­nın gü­lüm­se­yip yu­mu­şa­yan mi­mik­le­riy­le, acı­kan mi­de­ni­zi ovuş­tu­ra­rak ay­rı­lır­sı­nız bu hi­ka­ye­den de…

Eve yakın du­rak­ta in­di­ği­niz­de hava hemen hemen ka­rar­dı ka­ra­ra­cak­tır… Bak­ka­lı se­lam­lar­sı­nız ma­hal­le­ni­zin gi­ri­şin­de. Ma­na­va uğ­ra­yıp ma­rul­du, may­da­noz­du; on­la­rı alır­sınız iki üç cüm­le­lik gün­lük soh­be­ti­niz­le… Fı­rın­dan ak­şa­müs­tü ek­me­ği­nin çı­ka­lı yeni ol­muş-tur, en fazla yarım saat… El yak­maz­lar yine de ka­ğı­da sarıp verir unlu eller ek­me­ği­ni­zi… El­le­ri­niz­de po­şet­ler, kol­tu­ğu­nu­zun al­tı­na sı­kış­tı­rıl­mış ek­mek­le bir an önce eve varma te­laşın­da­sı­nız­dır artık… Bahçe ka­pı­sın­dan geçip eve yö­nel­di­ği­niz­de yan­mış­tır sizin pen­ce­re­le­rin ışık­la­rı da… Gö­rür­sü­nüz. Durup ora­dan an­ne­ni­zi iz­ler­si­niz bir uzun vakit… San­dık­lı di­va­nın kı­yı­sı­na iliş­miş, tığı elin­de, önün­de bir sebep renk­li orlon yün­le­ri… Kırk­ya­ma bat­ta­ni­ye der­di­ne düştü kaç va­kit­tir; ille de ya­pa­cak­mış bir tane… Ren­ga­renk orlon çi­le­le­ri al­dırt­tı size tu­ha­fi­ye­den. Çi­le­le­ri yumak yap­mak için iki ko­lu­nuz açık az mı otur­du­nuz şu an­ne­ni­zin kar­şı­sın­da­ki san­dal­ye­de… Neyse, yeter ki gönlü ol­sun­du!

Hep merak et­miş­si­niz yine de… Do­ğuş­tan göz­le­ri gör­me­yen biri renk­le­ri nasıl bilir?

Ve gi­rer­si­niz kendi hi­ka­ye­ni­ze…

  • admin