Havlu – Mehmet Önder

Havlu – Mehmet Önder

Ar­ka­daş­lar­da soh­bet bol; biraz da fazla ka­çır­dı­lar mı; kimi es­ki­den fut­bol­cuy­muş da ne çetin bir oyun­cu ol­du­ğu­nu an­la­tır, kimi be­le­di­ye baş­ka­nı olan ba­ba­sıy­la yap­tı­ğı yurt dışı ge­zi­le­rin­de gör­dük­le­ri­ni an­la­tır, kimi de pa­rap­si­ko­lo­ji­ye me­rak­lı, ön­ce­ki ya­şa­mın­da hangi pa­di­şah ola­rak yedi ci­ha­nı tit­ret­ti­ği­ni an­la­tır.

Bu tür zır­va­la­rı ga­zo­zu­na din­ler­ken vakit ge­çi­yor da, hız­la­rı­nı ala­ma­yıp bana bak­tık­la­rın­da zor­la­nı­yo­rum. Arada be­leş­çi gibi his­se­di­yo­rum ken­di­mi. Üs­te­lik biri de kal­kıp sor­mu­yor mu?

– Sen! Sende yok mu il­ginç bir anı?

– Yok.

Ar­ka­daş­lar­da tek­lif de var, ısrar da. Öteki kal­kı­yor:

– Olmaz mı canım. Bu yaşa gel­miş­sin, hiç mi bir şey ya­şa­ma­dın?

Vardı yoktu, ya­şa­dım ya­şa­ma­dım, der­ken “Ben hav­luy­ken” lafı ka­çı­ver­miş ağ­zım­dan. Ka­çı­rır mısın sen o la­kır­dı­yı? Baş­la­dı­lar alaya al­ma­ya. So­ru­lar yağ­mur gibi ya­ğı­yor: “Küçük peş­kir türü müy­dün?”, “Plaj hav­lu­su ola­rak mı görev ya­pı­yor­dun?”, “Ha­mam­da merze miy­din?”

Bu dü­zey­siz so­ru­la­ra kar­şı­lık bile ver­me­dim. Ama bir soru çok an­lam­lı geldi.

– Genel havlu muy­dun, özel hiz­me­te mi tah­sis edil­miş­tin?

Bö­lüm­de altı kişi ça­lış­ma­mı­za rağ­men şef Abi­din beyin en gözde adamı ben­dim. En çok beni sever, ça­lış­ma ar­ka­daş­la­rı­mız bir yana kendi ya­kın­la­rın­dan bile çok değer ve­rir­di. Bunu gerek iç­ten­lik­li du­ru­şun­dan ge­rek­se açık açık söy­le­yi­şin­den bi­li­yor­dum.

Şefim Abi­din bey iri­ya­rıy­dı. Boyu ben­den en az on beş yirmi san­tim uzun­du.

İyi bir in­san­dı, ama, ho­şu­ma git­me­yen kimi dav­ra­nış­la­rı da yok de­ğil­di. Ör­ne­ğin is­te­me­di­ğim halde omuz­la­rı­mı ov­ma­yı çok se­ver­di. Sık sık iki om­zu­mu kav­rar, “Ova­yım Meh­met­çim.” der baş­lar­dı.

Omuz­la­rım ağ­rı­ma­dı­ğı halde ses çı­kar­maz­dım. Adam adam gel­miş em­rin­de­ki me­mu­run om­zu­nu ovu­yor, “Ovma, gerek yok.” denir mi? Ben de de­mez­dim. Belki kendi omuz­la­rı ağ­rı­yor da, beni de ken­di­si gibi omzu ağ­rı­yor sanıp ovmak is­ti­yor, diye de dü­şü­nür­düm.

O da hem omuz­la­rı­mı ovar, hem de sev­gi­si­ni dile ge­ti­rir­di:

– Canım kar­de­şim. Ger­çek kar­deş­le­rim­den üs­tün­sün.

Hatta ne­de­ni­ni an­la­ya­ma­dı­ğım bir bi­çim­de, önce el­le­ri­nin içiy­le ovar, sonra el­le­ri­ni çe­vi­rir dı­şıy­la da bas­tı­ra bas­tı­ra bir daha ovar­dı.

Şe­fi­min sa­mi­mi­ye­ti kimi vakit bu­nun­la da kal­maz­dı. Ya­nı­ma otu­rup ya­na­ğı­nı ko­lu­ma ya­pış­tı­rır “Canım kar­de­şim” deyip sev­gi­si­ni gös­ter­dik­ten sonra, o sı­ra­da arka ta­raf­tan bir ses mi du­yar­dı ne, o ya­na­ğı­nı çekip öteki ya­na­ğı­nı ya­pış­tı­rır arka ta­ra­fa ba­kar­dı.

Sev­gi­si çok de­rin­di.

Şef- memur yıl­lar­ca, bu sevgi se­lin­de ve­rim­li ça­lış­ma­lar yap­tık. Tek en­ge­li­miz benim sık sık has­ta­lan­mam­dı. Kimi zaman ya­tak­la­ra düşer, şe­fi­me yol­la­rı­mı göz­le­tir­dim.

Bir gün has­ta­la­nıp yine dok­to­ra çık­tım. Dok­tor çek­ti­ğim has­ta­lık­la­rın hep üşüt­me­den ol­du­ğu­nu, söy­le­di. Bir de soru sordu:

– Sen niye hep böyle sı­rıl­sık­lam do­la­şı­yor­sun? Seni sık sık ha­vu­za mı atı­yor­lar?

Bu so­ru­la­ra hiç­bir anlam ve­re­me­dim. Üs­tü­me ba­şı­ma bak­tım, ger­çek­ten, özel­lik­le omuz­la­rım sı­rıl­sık­lam­dı.

Niye ıslak diye dü­şü­nür­ken, şefim Abi­din beyin sev­gi­si ak­lı­ma geldi. Bir kez kurt düştü ya, ondan sonra şefin ha­re­ket­le­ri­ni iz­le­me­ye baş­la­dım.

Er­te­si gün öğle ye­me­ğin­den sonra şef kar­şı­dan gö­rün­dü. El­le­ri kukla oy­na­tır gibi ha­va­da, su­la­rı­nı sa­vu­ra sa­vu­ra ge­li­yor:

– Meh­met­çim kar­deş­le­rim­den ile­ri­sin.

İle­ri­yim ileri ol­ma­sı­na da, sağ­lı­ğa za­rar­lı. Artık bütün şüp­he­ler şef üze­rin­de top­la­nı­yor­du. Hemen kal­kıp sır­tı­mı du­va­ra yas­la­dım. Ben “Val­la­hi ov­dur­mam!” du­ru­şu alın­ca, omuz­la­rı­ma ula­şa­ma­dı. Bu kez sözlü ik­na­ya yö­nel­di.

– Kar­de­şim omuz­la­rı­nı ova­yım mı?

– Olmaz.

– Kol­la­rı­nı ova­yım.

– İste­mem.

Adam açık açık sal­dır­gan ku­ru­la­yı­cı. İlle de el­le­ri­mi üs­tüm­de silip beni hasta edecek. Yüz bu­la­ma­yın­ca sitem ede ede ye­ri­ne geçti.

– İyilik de ya­ra­mı­yor ki!

Ben havlu gö­re­vi gör­dü­ğü­mü an­la­yın­ca şefin ne­şe­si kaçtı. Ama ya­pa­ca­ğın­dan da geri kal­mı­yor. Bu kez vur kaç ben­ze­ri bir yön­tem ge­liş­tir­di. Silip ka­çı­yor. Açık­ça ‘Sil­kaç’ ya­pı­yor. Bu da kap­ka­ça ben­zer bir şey. Ani­den olup bi­ti­ve­ri­yor.

Ya­nın­dan ola­ğan ola­rak geç­ti­ği­ni sa­nı­yo­rum, ani bir ref­leks­le do­ku­nup ge­çi­yor. Elimi ko­lu­ma gö­tü­rü­yo­rum, yaş.

To­ka­laş­ma­da yen­den kav­ra­yıp kola silme, sık sık kumaş ka­li­te­si kont­rol etme, baş­vur­du­ğu de­ği­şik yön­tem­ler. To­ka­laş­ma­yı red­de­dip, du­var­la­ra göm­lek şu­ra­dan, pan­to­lon bu­ra­dan diye açık­la­ma­lar assam da, ada­mın ya­ra­tı­cı­lık ru­huy­la baş ede­mi­yo­rum.

Bir gün oda­dan çık­tım, ko­ri­dor­da odaya doğru, yine el­le­ri­nin su­la­rı­nı sa­vu­ra sa­vu­ra ge­li­yor. Çevik bir ha­re­ket­le müdür beyin oda­sı­na dal­dım. Kar­şı­sın­da­ki iki ki­şi­lik kol­tu­ğa otur­dum. O da pe­şim­den geldi. Sağ­da­ki sol­da­ki tekli kol­tuk­lar du­rur­ken geldi ya­nı­ma

otur­du. Sanki gün­ler­dir beni arı­yor­muş da so­nun­da bul­muş gibi “Canım kar­de­şim ner­de­sin, sana bak­tım, bu­ra­da mıy­dın?” gibi so­ru­lar sı­ra­lı­yor. Mü­dü­rün ya­nın­da çek el­le­ri­ni de di­ye­mi­yo­rum. Sanki mın­cık­la­na­rak ça­lı­şan bir cihaz gi­bi­yim.

Müdür bey benim hav­lu­lu­ğu­mun far­kın­da değil. Çok iyi an­laş­tı­ğı­mı­zı dü­şün­müş­tür. Ku­ru­la­ma işi bi­tin­ce izin is­te­dik.

Malum bizim kı­sım­da altı kişi ça­lı­şı­yo­ruz. Ama şef hep beni onur­lan­dı­rı­yor. Se­be­bi, öteki ar­ka­daş­lar ondan daha uzun­lar. Di­şi­ne göre biri daha var ama, bayan, ona do­ku­na­mı­yor. Or­ta­lık­ta hem erkek hem kısa bir ben ka­lı­yo­rum. O da haklı ola­rak “Alçak eşeğe bin­me­si kolay olur.” fel­se­fe­si­ni be­nim­se­yip beni onur­lan­dı­rı­yor.

Üs­te­lik ben­den azami ve­ri­mi alın­ca, vaz­ge­çe­mi­yor da.

Der­ken içime bir korku düştü. Bu adam bir gün ayak­la­rı­nı da yı­ka­ma­ya kal­kar mı, yok­tan bir kavga çı­ka­rıp, elini aya­ğı­nı tekme tokat üs­tüm­de siler mi? Siler mi siler.

Bu kor­kuy­la çar­şı­ya çıkıp bir tane havlu aldım. Bü­yük­çe ve kır­mı­zı bir havlu. O gün­den sonra, ne zaman kuk­la­cı gibi, el­le­ri­nin su­la­rı­nı sa­vu­ra sa­vu­ra üs­tü­me yü­rü­se, hav­lu­yu çı­ka­rı­ve­ri­yo­rum or­ta­ya; bir sağa bir sola.

– Oleee …

      

Yorum yaz