Hasan ile Zehra
Sevin Sezgin

Hasan ile Zehra <br> Sevin Sezgin

İndi­ler mo­tor­dan bir bir baş­la­rı ön­le­rin­de.
İndi­ler göz­le­ri­ni sak­la­ya­rak.
İndi­ler vic­dan­la­rın­da­ki utanç­la.

Her gün aynı sa­at­te, yaz kış de­me­den di­ki­lir­di ka­ya­lık­la­rın üs­tü­ne Zehra. Saç­la­rı uçu­şur­du esen yelle. Öyle bir di­ki­lir­di ki sa­nır­sın kanat vurup uça­cak en­gin­le­re. Elini siper edip ke­der­li göz­le­ri­ne, son­suz­lu­ğa dalar gi­der­di kı­pır­tı­sız.

Bütün bir ka­sa­ba ta­nır­dı, acılı öy­kü­sü­nü bi­lir­di. Ka­sa­ba­nın en güzel kı­zı­nın, tüm is­te­yen­le­ri­ni ite­le­yip ba­lık­çı Ha­sa­n’a olan sev­da­sı­nı… Karşı çı­kan­lar çok ol­muş­tu. Ba­ba­sı “Ev­la­dım de­ğil­sin gayri.” de­miş­ti. Kos­ko­ca Ömer Efen­di’nin kı­zı­nın yok­sul bir ba­lık­çı­ya sev­da­la­nı­şı­nı ayıp­la­mış­tı bütün ka­sa­ba. Ya­kı­şık­lıy­dı Hasan. Koyu kum­ral saç­la­rı dü­şer­di al­nı­na. Göz­le­ri deniz gi­biy­di, uçsuz bu­cak­sız. O de­rin­lik­ler­de yi­ti­rir­di ken­di­ni Zehra. Her daim güneş ya­nı­ğı, uzun ya­pı­lı göv­de­si kaç genç kızın düş­le­ri­ni süs­le­miş­ti kim bilir?

Kim­se­ler bil­mez­di, kimdi, kim­ler­den­di? On iki, on üç yaş­la­rın­day­dı ka­sa­ba­ya gel­di­ğin­de. An­ne­si­ni ba­ba­sı­nı yi­tir­miş bir çocuk. Sanki dil­siz… Koyu bir ke­der­le sı­ğın­mış­tı ba­lık­çı­la­ra Ege’nin kıyı köy­le­ri­nin bi­rin­den… Hangi köy? Onu bile söy­le­te­me­di­ler.

Ye­tim­di, hak­kın­da tek bil­dik­le­ri de buydu. Ça­lış­kan­lı­ğı, say­gı­sı, ba­lık­çı­lık­ta­ki be­ce­ri­siy­le kısa za­man­da sev­dir­miş­ti ken­di­ni. Sahip çık­tı­lar. En çok da Musa Kap­tan… De­ni­zin al­dı­ğı oğ­lu­nun ye­ri­ne ko­ya­rak… Ya­nın­da bü­yü­dü Hasan. As­ker­li­ği­ni de­niz­ci ola­rak güney il­le­ri­nin bi­rin­de yaptı. Dön­mez gayri de­miş­ler­di ama o dön­müş­tü yine baba ocağı bil­di­ği yere, Ba­lık­çı Musa’nın ya­nı­na.

Ka­de­rin ağ­la­rı­nı ör­dü­ğü bir gün Hasan Musa Kap­tan’ın yol­la­dı­ğı ba­lık­lar­la Ömer Efen­di’nin ka­pı­sın çaldı, Zehra açtı. İşte o gün, her iki­si­nin gönül ka­pı­la­rı da açıl­dı bir­bi­ri­ne. Hasan’ın deniz göz­le­ri, Zehra’nın orman ye­şi­li göz­le­ri­ne aktı, de­niz­le orman bir oldu kay­naş­tı, yaz­gı­la­rı ya­zıl­dı alın­la­rı­na. Yıl­dız­lar yağdı baş­la­rı­na çisil çisil.

Nasıl ay­rıl­mış­tı Zehra’nın göz­le­rin­den, nasıl bı­rak­mış­tı ba­lık­la­rı, hiç anım­sa­mı­yor.

“Musa Kap­tan gön­der­di,” dedi. “Se­la­mı var.”

Başka da bir söz çık­ma­dı ağ­zın­dan.

Ya­nı­yor ku­lak­la­rı, Zehra’nın in­ce­cik sesi yan­kı­la­nı­yor koca bir boş­lu­ğun için­de…

“Te-şek-kür-kür-kür-kür-kürrrrrrrr…”

Ayak­la­rı bir­bi­ri­ne do­la­na­rak in­miş­ti yo­ku­şu. Sanki tür­kü­ler söy­lü­yor yü­re­ği. Bir ıslık tut­tur­du in­ce­den. Ya Zehra? Elin­de ba­lık­lar­la taş ke­sil­miş, sır­tı­nı ka­pı­ya da­ya­mış kuş gibi çır­pı­nan yü­re­ği­nin se­si­ni din­li­yor. Pıt pıt, pıt pıt.

O gün­den sonra hiç­bir şey es­ki­si gibi ol­ma­dı ikisi için de. Ayrı ayrı kıv­ran­dı­lar bir kez daha gö­re­bil­mek için bir­bir­le­ri­ni. Buğ­day ba­şa­ğı sarı saç­lar, yem­ye­şil göz­ler hiç git­mi­yor gö­zü­nün önün­den Hasan’ın. Ne­re­ye baksa o. Kaç kez gelip geçti ev­le­ri­nin önün­den. Pen­ce­re­le­rin­de asılı kaldı göz­le­ri. Adını bile bil­mi­yor. Ken­din­ce adlar ta­kı­yor isim­siz sev­gi­li­ye. Gül, Me­nek­şe Çiğ­dem. Bir türlü ya­kış­mı­yor usun­da­ki fo­toğ­ra­fa.

Zehra da Hasan’ı gö­re­bil­mek için yol­lar arı­yor­du. O ba­kış­lar­da­ki iç­ten­li­ğin, anlık bir duygu ol­du­ğu­nu dü­şün­mek bile kor­ku­tu­yor­du. Bir gün her şeyi göze ala­rak küçük bir not yazdı kâ­ğı­da. Ko­şar­ca­sı­na li­ma­na gitti. Tek­ne­yi yı­kı­yor­du Hasan. Ko­va­yı de­ni­ze sal­lı­yor­du ki gördü Zehra’yı. İşini bı­rak­tı hemen. İna­na­mı­yor­du. Çı­ka­gel­miş­ti so­nun­da gün­le­dir bek­le­di­ği sev­gi­li. Hem de umut­la­rı tü­ken­miş­ken, hiç bek­le­me­di­ği bir anda… Zehra elin­de­ki notu büküp, tek­ne­nin önüne attı ve hızla uzak­laş­tı. Şa­şır­mış­tı Hasan. Sağa sola baktı, koşup yer­de­ki kâ­ğı­dı aldı, soluk so­lu­ğa okudu.

“Saat 14.00’te ka­ya­lık­lar­da. Zehra.”

“Zehra. Demek adın Zehra sev­di­ğim.”

Hay­kır­mak is­te­di se­vin­ci­ni bütün gü­cüy­le. Her­kes duy­sun is­te­di.

Er­te­si gün düğün bay­ram­dı ikisi için de. Ka­ya­lık­lar­da bu­luş­tu­lar. Mar­tı­lar tanık oldu, deniz tanık oldu.

***

Zehra ılık bir soluk du­yum­su­yor yü­zün­de, boy­nun­da… Be­de­ni usul usul ür­pe­ri­yor. Göz­le­ri­ni aç­ma­ya kor­ku­yor. Açar­sa ba­şu­cun­da ki gölge yitip gi­decek bi­li­yor. Ah şu sa­bah­lar ol­ma­sa! Ol­ma­sa da düş­le­rin­de ya­şa­sa sev­gi­li göl­gey­le…

Kal­kı­yor kıv­rıl­dı­ğı yer­den. Yatak, uyku, haram ona. Hasan’ı bek­le­yecek ka­ya­lık­la­rın soğuk ten­ha­lı­ğın­da. Seher vakti yola düşme za­ma­nı­dır onun için. Bir de su­la­rın ka­rar­dı­ğı sa­at­ler. Yıl­lar­dır ya­şa­dı­ğı yal­nız­lık­la, umar­sız­lık­la, zehir zem­be­rek sev­da­lar­la yü­rü­yor.

***

“Ne yap­tın be oğlum!” diyor Musa. “Ömer Efen­di’nin kızı ha! Peh, Peh, Peh!”

An­la­mış­tı Musa Kap­tan bir derdi vardı Hasan’ın. Di­li­ni, gön­lü­nü açsın is­ti­yor ken­di­si­ne. Dert­le­şip söy­le­şe­cek­le­ri küçük bir çi­lin­gir sof­ra­sı ha­zır­lı­yor mo­to­run­da. Hasan ba­ba­sı bil­miş onu… Şimdi kar­şı­sın­da aslan gibi de­li­kan­lı… Hem de âşık, hem de Ömer Efen­di’nin kı­zı­na. Gü­lüm­sü­yor baba mut­lu­lu­ğuy­la, gu­ru­ruy­la.

İki kadeh sonra dili çö­zü­lü­ver­miş­ti Hasan’ın. Zehra’yla kar­şı­laş­ma­la­rı­nı an­lat­mış­tı. Diz­le­ri­nin nasıl tit­re­di­ği­ni, yü­re­ği­nin kuş ka­na­dı çır­pı­nı­şı­nı…

“Kızın da gönlü var mı sende oğul? Bir ke­re­cik ba­kış­may­la…”

“Var.” de­miş­ti Hasan, alev alev yan­mış­tı yüzü. Ka­ya­lık­la­rın orada bir­kaç kez bu­luş­tuk­la­rı­nı an­lat­mış­tı uta­na­rak. Sonra ek­le­miş­ti:

“Musa Baba’m, sen git yokla Ömer Efen­di’yi. Biz söz­leş­tik Zehra ile. Ver­mez­ler­se…”

“Ver­mez­ler­se ne olur­muş?”

“Ka­ça­ca­ğız.”

Ateş ba­ca­yı sar­mış çok­tan. Ne dese boş… Hem sevda bu! Bir kez yan­mış­sa yü­re­ğin… Aşk bu! Kim­le­ri dize ge­tir­me­miş ki.

***

Ka­ya­lık­lar önem­li Zehra için. İlk bu­luş­ma­la­rı, du­dak­la­rı­nın ilk bir­leş­me­si, be­den­le­ri­nin yan­gın­la­rı… Hep­si­ne tanık mar­tı­la­rın bon­cuk göz­le­ri… Ba­ba­sı­nın karşı çı­kış­la­rı, an­ne­si­nin göz­yaş­la­rı, konu komşu bas­kı­sı… Hiç bi­ri­ni din­le­me­miş­ti yü­re­ği. Aysız ge­ce­de, yıl­dız­la­rın donuk ay­dın­lı­ğın­da, ge­le­ce­ğe kürek çek­miş­ler­di. Öy­le­si­ne din­gin­di ki sular, yal­nız­ca kü­rek­le­rin suya değ­dik­çe olu­şan şı­pır­tı­sı… Hep­si­ne tanık ka­ya­lık­lar, gök­te­ki yıl­dız­lar, ya­ka­moz­lar.

“Göz­le­ri­mi aç­tı­ğım­da di­zin­dey­di başım. Gü­lüm­se­din deniz göz­le­rin­le. “Ne­re­de­yiz?” diye sor­du­ğum­da el­le­rin­le yü­zü­mü ok­şa­ya­rak ‘evi­miz­de’ diye ya­nıt­la­dın. El­le­rin bir ba­lık­çı eliy­le bağ­daş­ma­ya­cak kadar yu­mu­şak­tı ve sım­sı­cak. Su­su­yor­duk. Ko­nu­şur­sak büyü bo­zu­la­cak, bütün söz­cük­ler ka­nat­la­nıp, ma­vi­lik­ler­de yitip gi­de­cek­miş gibi. Susuz kal­mış top­ra­ğın suya has­re­ti gi­biy­di bir­bi­ri­mi­ze öz­le­mi­miz. Ne çabuk ‘biz’ ol­muş­tuk sen bil­me­ce gi­biy­ken kar­şım­da. An­lat­ma­dı­ğın, an­la­ta­ma­dı­ğın bir hi­kâ­ye vardı göz­le­rin­de.”

***

Bir­bir­le­ri­ni ta­nı­ma­ya bile fır­sat­la­rı ol­ma­mış­tı. Ne­ler­den hoş­la­nır­lar­dı, Hasan kimdi, nasıl yolu düş­müş­tü ka­sa­ba­ya? Ya bu ev? En çok da onu merak edi­yor­du Zehra. Ge­ce­le­ri deniz kı­yı­sın­da yak­tık­la­rı ate­şin çev­re­sin­de, küçük küçük so­ru­lar­la bir­bir­le­ri­nin kuy­tu­la­rın­da ge­zi­ni­yor­lar­dı… Öyle bir ge­ce­de an­lat­mış­tı giz­le­ri­ni Hasan, ka­ran­lı­ğı utan­cı­na perde ya­pa­rak… Ba­ba­sı­nın kav­ga­da bir ar­ka­da­şı­nı vur­du­ğu­nu, an­ne­siy­le köyde ya­pa­yal­nız ka­lış­la­rı­nı, onun ölü­mü­nü, ba­ba­sın­dan bir daha hiç haber ala­ma­yı­şı­nı, yok­sul­lu­ğu­nu… Utan­dı­ğı için, ya­şa­mın acı ger­çek­le­riy­le baş ede­me­di­ği için sus­muş­tu umar­sız.

“Bun­lar senin suçun değil ki.” de­miş­ti Zehra. Ya­ka­moz­la­rın oy­naş­tı­ğı de­ni­ze uzun uzun ba­ka­rak… Ay yı­ka­nır­ken su­lar­da ye­ni­den has­ret­le do­lan­mış­tı be­den­le­ri bir­bi­ri­ne.

Bir sabah yak­la­şan motor pat pat­la­rıy­la uyan­dı­lar. Per­de­nin ar­dı­na giz­le­nip korku ve en­di­şey­le küçük tahta rıh­tı­mı göz­le­di­ler. Motor ya­naş­tı, bir kişi at­la­yıp ipi di­re­ğe bağ­la­dı. İnen iki ki­şiy­le bir­lik­te eve doğru yü­rü­dü­ler. Ön­de­ki Musa’ydı, ar­dın­dan Ömer Efen­di ve yü­zü­nü se­çe­me­dik­le­ri bir kişi.

“Bul­du­lar bizi.” dedi Zehra küle dön­müş yü­züy­le.

“Kork­ma Zehra’m. An­la­ya­lım ba­ka­lım. Musa Baba var yan­la­rın­da.”

Ba­ğış­lan­mış­lar­dı. Musa Kap­tan aracı ol­muş­tu, kefil ol­muş­tu. Se­vinç­liy­di ka­sa­ba­ya dö­nüş­le­ri, biraz da utan­gaç. Aile­si­nin is­te­ği ile ku­ru­lan düğün. Da­vul­lar çaldı ev­le­ri­nin önün­de. Zehra beyaz ge­lin­li­ği için­de bir kuğu…

Onlar er­miş­ti mu­ra­dı­na.

Er-miş- miy- di?

***

“Ba­ğış­la­dı mı babam beni? Onun için ben ba­şı­nı öne eğ­dir­miş bir kız değil miyim? Ka­sa­ba­da do­la­nır­ken ‘kızı kaç­mış baba duy­gu­su­nu’ ta­şı­yor mu yü­re­ğin­de, ba­ka­bi­li­yor mu her­ke­sin göz­le­ri­ne utan­ma­dan. Ka­fa­sın­dan ge­çen­le­ri, sus­kun­lu­ğu­nu bir bi­le­bil­sem… Hasan’a öf­key­le ba­kı­şı­nı, göz­le­rin­de­ki o ka­ran­lı­ğı an­la­ya­bil­sem. Bi­li­yo­rum, an­la­mı­yor beni. Bir kez sev­sey­di, aşk ateşi yak­say­dı yü­re­ği­ni.”

***

Gök­yü­zü ka­ran­lık­tı. Ge­lecek fır­tı­na­nın iz­le­ri çok­tan düş­müş­tü gri bu­lut­la­rın üze­ri­ne. Ba­lı­ğa çık­ma­ya­cak­tı Musa Kap­tan. Yal­nız o değil, pek çok ba­lık­çı ha­va­nın pat­la­ya­ca­ğı­nı bi­li­yor­du. Te­laş­lıy­dı­lar. Sağa sola koş­tu­rup mo­tor­la­rı­nı, san­dal­la­rı­nı gü­ven­ce al­tı­na al­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar­dı. Hasan da mo­to­ru li­ma­na çekip bağ­la­dı. Musa Kap­tan’la bir­lik­te eve git­mek için söz­leş­miş­ler­di. Zehra’sı bek­li­yor­du on­la­rı. Tam ay­rı­lı­yor­du ki ar­dın­dan ses­len­miş­ti ba­lık­çı Salih.

“Hasan ba­lı­ğa çı­kı­yo­rum ada­mım eksik, Be­nim­le gelir misin?”

Şa­şır­mış­tı! Bu ha­va­da? Hem de ha­va­nın pat­la­ya­ca­ğı­nı bile bile. De­li­lik­ti bu.

“Olmaz.” de­miş­ti. “Olmaz bu ha­va­da.”

Is­rar­cı ol­muş­tu Salih. Ar­dın­dan ka­yın­ba­ba­sı­nın se­si­ni duy­muş­tu.

“Sen de uzun ettin damat. Ne olur yar­dım­cı olsan. Hiç mi fır­tı­na gör­me­din?”

Araya Zehra’nın ba­ba­sı gir­miş­ti, say­gı­sız­lık olur­du. So­nun­da kabul etti. Ömer Efen­di’nin neden orada ol­du­ğu­nu sor­gu­la­ma­dı hiç. Musa Kap­tan’ın “Gitme oğul!” de­me­si­ni de.

“Kabul.” dedi is­te­me­ye­rek. Ay­rıl­dı­lar li­man­dan. Ay­rıl­dı­lar kara bir ge­ce­ye. Hasan, ka­yın­pe­de­ri­nin gö­zün­de yanıp sönen kini, sinsi ba­kı­şı gö­re­me­di.

Bütün gece kük­re­di, kö­pür­dü deniz. Yer gök bir­bi­ri­ne ka­rış­tı. An­la­ya­ma­dı Hasan böyle bir ge­ce­de de­ni­ze çı­kış­la­rı­nı. Musa’nın bağ­rı­na ateş düştü oğ­lu­nu yi­tir­di­ği günkü gibi…

Şafak söker sök­mez li­ma­na koş­tu­lar Zehra’yla. Deniz bir gece ön­ce­nin de­liş­men­li­ği­ni çok­tan at­mış­tı üze­rin­den. Afa­can bir çocuk ma­su­mi­ye­tiy­le gü­lüm­sü­yor­du mavi mavi. Göz­le­ri ufuk­ta bek­le­di­ler, sanki bin yıl­dır bek­li­yor­muş­ça­sı­na… Umut­la umut­suz­luk arası bir duy­guy­la… Sonra gö­rün­dü Salih’in mo­to­ru sabah pu­su­nun için­den. Zehra’nın kalp atış­la­rı dindi, Musa’nın için­de­ki yan­gın. Ku­cak­laş­tı­lar baba – kız gibi se­vinç­le.

İndi­ler mo­tor­dan bir bir, baş­la­rı ön­le­rin­de.

İndi­ler göz­le­ri­ni sak­la­ya­rak.

İndi­ler vic­dan­la­rın­da­ki utanç­la.

Hasan yok! Ne di­ri­si, ne ölüsü…

“Fır­tı­na da de­ni­ze düştü, kay­bol­du” de­di­ler.

“Kur­ta­ra­ma­dık yazık ki…”

Zehra’nın fer­ya­dı ta­kı­lıp sabah ye­li­nin soğuk ka­nat­la­rı­na, Ömer Efen­di­ye dek ulaş­tı. Öf­ke­si dindi, se­vinç pı­rıl­tı­la­rı oy­naş­tı göz­le­rin­de. Bağ­daş kurup otur­du kö­şe­si­ne, sa­ka­lı­nı sı­vaz­la­dı şükür ile.

Musa’nın yü­re­ği­ne kor ateş düştü bir kez daha.

Zehra deli di­va­ne ka­ya­lık­la­ra koştu. Elini siper edip göz­le­ri­ne, ufuk­la­rı ta­ra­dı.

“Dö­necek, dö­necek bi­li­yo­rum, bı­rak­maz o beni, bı­ra­ka­maz.”

Küstü in­san­la­ra, de­ni­ze, yaz­gı­sı­na. İçin­de­ki bütün ses­ler sustu. Derin, ıssız koy­la­rın soğuk su­la­rın­da, uzak de­niz­le­rin kı­yı­la­rın­da aradı Hasan’ı düş­le­rin­de. Bir, iki, üç, beş… Göğ­sün­de çır­pı­nıp duran he­ye­can­lar­la on acılı yıl geçti üze­rin­den. Kabuk bağ­la­ma­dı ya­ra­la­rı, sızım sızım sız­la­dı.

***

Kal­kı­yor kıv­rıl­dı­ğı yer­den.

Seher vakti yola düşme za­ma­nı­dır za­man­lar­dan.

Yarım kal­mış sev­da­lar­la yü­rü­yor zehir zem­be­rek.

Yas tutan tüm ka­dın­la­rın acı çığ­lık­la­rı yü­re­ğin­de, de­ni­zin geri ver­me­dik­le­ri için yü­rü­yor.

Di­ki­li­yor ka­ya­lık­la­rın üze­ri­ne kanat vurup uça­cak­mış gibi.

Ufuk­ta usun­da kal­mış mavi bir gü­lü­şün çağ­rı­sı.

      

Yorum yaz

Hasan ile Zehra
Sevin Sezgin (4 Yorum)

  1. Seviin,
    Sanırım okumuştum bunu. Bir kez daha okudum. Bir kez daha beğendim. Aşk yarası, aşk acısı ancak böyle güzel anlatılabilirdi. Yüreğine sağlık arkadaşım. Kutluyorum.

    • Çok teşekkür ederim arkadaşım. . Birincilik almıştı O zaman okumuşsundur.. Selamlarımla…

%d blogcu bunu beğendi: