Halk Ne Yapsın? / Beyazıt Kahraman

Bir yazar, öy­kü­le­rin­de ya da ro­man­la­rın­da, “kul­la­nım­dan düş­müş” söz­cük­le­ri neden ıs­rar­la kul­la­nır?

Türk­çe­le­ri var­ken Arap­ça, Fars­ça söz­cük­ler­le an­lat­ma­yı yeğ­le­mek­ten amaç nedir acaba? Hal­kın söz­var­lı­ğın­da bu­lun­ma­yan söz­cük­le­ri, yazın yo­luy­la halka da­yat­ma­ya ça­lış­ma­nın an­la­mı, Türk­çe­mi­ze düş­man­lık­tan başka ne ola­bi­lir?

Hal­kın an­la­ma­dı­ğı bir dille (Arap­ça, Fars­ça) şi­ir­ler yaz­mak, eği­tim/öğ­re­tim yap­mak hatta dev­let iş­le­rin­de de o ya­ban­cı dili resmi dil ola­rak kul­lan­mak, Sel­çuk­lu­la­rın ve son­ra­sın­da da Os­man­lı­la­rın ulu­su­mu­zu ve Türk­çe­mi­zi aşa­ğı­la­yı­cı bir uy­gu­la­ma­sıy­dı.

Yak­la­şık ola­rak bin yıl süren bu büyük iha­net, hal­kı­mı­zın di­lin­de, eki­nin­de onul­ma­sı zor ya­ra­lar açtı.

1928’deki Harf Dev­ri­mi ve 1932’deki Dil Dev­ri­mi, Türk­çe­mi­zin Arap­ça, Fars­ça, Fran­sız­ca gibi ya­ban­cı dil­le­rin bas­kı­sın­dan kur­ta­rıl­ma­sı ama­cıy­la uy­gu­la­ma­ya kon­muş köklü dö­nü­şüm­ler­di.

Bir an­lam­da, Türk­çe­mi­zin “Kur­tu­luş Sa­va­şı”ydı. Ancak, hal­kın ara­sın­da­ki en yobaz, ge­ri­ci, ulu­sal bi­linç­ten ve dil bi­lin­cin­den yok­sun dar bir kesim, Türk ay­dın­lan­ma­sın­da yad­sı­na­maz yer­le­ri olan Harf ve Dil Dev­rim­le­ri­ne karşı çıktı; Os­man­lı­ca­yı, Os­man­lı­ca­nın te­me­li­ni oluş­tu­ran Arap­ça, Fars­ça söz­cük­le­ri, tam­la­ma­la­rı (ter­kip) kul­lan­ma­yı sür­dür­dü.

Ara­la­rın­dan bir­ço­ğu­nun eski di­ren­ci­ni yi­ti­rip dil­de­ki öz­leş­tir­me ça­lış­ma­la­rı­nın ürünü olan ancak ken­di­le­ri­nin uzun yıl­lar “uy­du­ruk” ola­rak ni­te­le­dik­le­ri söz­cük­le­ri bile kul­lan­dık­la­rı­nı sık­lık­la gö­rü­yo­ruz. Çünkü, ünlü dil­ci­miz Ömer Asım Aksoy’un de­di­ği gibi, “Türk­çe­nin öz­leş­ti­ril­me­si dur­du­ru­la­maz!”

Arap­ça­ya, Arap eki­ni­ne hay­ran­lık­tan bir türlü kur­tu­la­ma­yan­lar ara­sın­da kimi Tür­ko­log aka­de­mis­yen ve ya­zar­la­rı­mız da var.

On­la­rın yaz­dık­la­rı­nı oku­mak zo­run­da ka­lın­ca, Mus­ta­fa Kemal Ata­türk’ün Dil Dev­ri­mi’nin yo­lun­da ödün ver­me­den ça­lı­şan, ça­ba­la­yan, iler­le­yen, ya­zın­sal ürün­ler üre­ten bir dil­ci­mi­zin yıl­lar önce ileri sür­dü­ğü “Tür­ko­log­lar Türk­çe­yi ko­ru­ya­maz­lar” sa­vı­nı anım­sı­yo­rum.

Türk­çe­mi­zi ya­zı­lı ve sözlü kul­la­nım­la­rıy­la, bu savın ge­çer­li ola­ma­ya­ca­ğı­nı ka­nıt­la­yan Tür­ko­log­la­rı da ta­nı­yo­rum, bu savı doğ­ru­la­yan Tür­ko­log­la­rı da…

Bir başka de­yiş­le, Tür­ko­log­la­rın tü­mü­nü aynı ke­fe­ye ko­ya­ma­yız. Sa­yı­la­rı az da olsa, dil bi­lin­ci ka­zan­mış Tür­ko­log­la­rı­mı­zın Türk­çe­yi kul­la­nır­ken gös­ter­dik­le­ri özeni göz ardı ede­me­yiz. Ede­me­yiz ama bu ye­ter­li mi ve top­lum ge­ne­lin­de et­ki­li mi?

KİTAP­LAR­DAKİ BOZUK TÜRK­ÇE…

Ye­ter­li ve et­ki­li ol­ma­dı­ğı­nın bir­kaç gös­ter­ge­si var. Kim­le­rin ki­tap­la­rı­nın on bin­ler­ce ba­sı­lıp sa­tıl­dı­ğı­na, TV ka­nal­la­rın­da kim­le­rin sıkça ko­nuş­tu­rul­du­ğu­na ba­kın­ca durum az çok an­la­şı­lı­yor.

Türk­çe­si var­ken Arap­ça, Fars­ça, Os­man­lı­ca söz­cük­le­ri yeğ­le­yen­ler ara­sın­da en çok dik­ka­ti­mi çeken İsken­der Pala oldu. Özel­lik­le “Aşk­na­me”yi (Kapı Ya­yın­la­rı, Tem­muz 2012, 22. Basım) oku­ma­ya ça­lı­şın­ca, kimi Tür­ko­log­la­rın Türk­çe­yi ko­ru­ya­ma­ya­cak­la­rı savı pe­kiş­me­ye baş­la­dı.

“Divan Ede­bi­ya­tı” ala­nın­da dok­to­ra yap­mış bir Türk Dili ve Ede­bi­ya­tı pro­fe­sö­rü olan İsken­der Pala, öz­geç­mi­şin­de şöyle an­la­tı­yor ken­di­ni: “… Önüm­de bir me­de­ni­yet du­ru­yor­du ve şimdi ne Troya ken­ti­ni keş­fe­den Sch­li­emann, ne Tut-enk-Amon nam Fi­ra­vun’un mum­ya­sı­nı çözen Cham­pil­li­on; ne mik­ro­bu keş­fe­den Pas­te­ur, ne de arzın ca­zi­be­si ka­nu­nu­nu keş­fe­den Ga­li­leo Ga­li­lei benim kadar mutlu ola­maz­lar­dı.”

Bu tüm­ce­de­ki dil yan­lış­la­rı­nı, an­la­tım bo­zuk­luk­la­rı­nı bulma ve açık­la­ma işini, Orhan Pamuk’un bir tüm­ce­sin­de dört yan­lış bulan Prof. Dr. İlber Or­tay­lı’ya bı­rak­ma­ya gerek yok; il­köğ­re­ti­min 7. ya da 8. sı­nı­fın­da oku­yan bir öğ­ren­ci bile, biraz dik­kat edin­ce, bu yan­lış­la­rı fark eder ve açık­lar. İlköğ­re­ti­min bu sı­nıf­la­rın­da Türk­çe­nin dil­bil­gi­si­ni öğ­ren­miş olan öğ­ren­ci­ler, “ne… ne…” bağ­la­cın­dan sonra tüm­ce­nin yük­le­mi­nin olum­lu ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni bi­lir­ler çünkü.

Ay­rı­ca, hem bağ­laç hem vir­gül kul­la­nıl­ma­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni de…

Bir dili top­lum kar­şı­sın­da sözlü ya da ya­zı­lı ola­rak kul­la­nan­la­rın (ya­zar­lar, radyo ya da te­le­viz­yon­lar­da ko­nu­şan su­nu­cu­lar, po­li­ti­ka­cı­lar, top­lu­ma ön­der­lik eden­ler, öğ­ret­men­ler…) o top­lu­ma karşı bir so­rum­lu­luk­la­rı var­dır.

Aile bi­rey­le­riy­le ya da ar­ka­daş­la­rıy­la ko­nu­şur­ken bu tür yan­lış­lar ya­par­lar­sa, bu yan­lış­la­rı bir yere kadar hoş­gö­rüy­le kar­şı­la­na­bi­lir ancak top­lum kar­şı­sın­da bu tür yan­lış­lar yap­ma­ya hak­la­rı yok­tur.

Bu tür yan­lış­lar, için­de bu tür kul­la­nım ha­ta­la­rı bu­lu­nan ko­nuş­ma­la­rı din­le­yen ya da ya­zı­la­rı oku­yan­la­ra da bu­la­şı­cı bir say­rı­lık gibi ya­yı­lı­yor.

Ko­nuş­ma­sın­da ya da ya­zı­sın­da, yu­ka­rı­da ve­ri­len ör­nek­te­ki gibi bir kul­la­nım yan­lı­şı­nı bul­du­ğu­nuz ki­şi­le­re bu yan­lış­la­rı­nı an­lat­ma­ya ça­lış­tı­ğı­nız­da; “Fakat bizim öğ­ret­me­ni­miz de böyle kul­la­nı­yor” ya da “Fakat fa­lan­ca ya­za­rın öy­kü­le­rin­de, ro­man­la­rın­da da sizin yan­lış say­dı­ğı­nız bu kul­la­nım var” gibi ya­nıt­lar alır­sa­nız ne ya­par­sı­nız?

Ki­mi­le­ri, “Ben dilci ya da dil­bi­lim­ci de­ği­lim, Türk­çe öğ­ret­me­ni de de­ği­lim, bun­dan do­la­yı Türk­çe­nin kul­la­nı­mın­da yan­lış­la­rım ola­bi­lir” diye sa­vun­ma­ya ça­lı­şa­bi­lir­ler ken­di­le­ri­ni ancak İsken­der Pala gibi bir Türk Dili ve Ede­bi­ya­tı pro­fe­sö­rü için de söy­le­ye­bi­lir miyiz bunu?

Bu tür dil yan­lış­la­rı, an­la­tım bo­zuk­luk­la­rı, nok­ta­la­ma yan­lış­la­rı bir Türk Dili ve Ede­bi­ya­tı pro­fe­sö­rü­nün ko­nu­mun­da ol­ma­yan­lar için ola­ğan sa­yı­la­bi­lir, bir yere kadar hoş­gö­rüy­le kar­şı­la­na­bi­lir belki fakat yine de top­lu­mun kar­şı­sı­na bu yan­lış­lar­la çık­ma­mak ge­re­kir.

“PROF…” FACİASI İSKEN­DER PALA…

İnsan­lar kendi dil yan­lış­la­rı­nı gö­re­me­ye­bi­lir­ler; bu tür yan­lış­lar göz­den ka­ça­bi­lir. İşte bun­dan do­la­yı ga­ze­te­le­rin, ya­yı­nev­le­ri­nin dü­zelt­me bö­lüm­le­ri, bu bö­lüm­ler­de görev yapan dü­zelt­men­le­ri var­dır. Fakat hangi dü­zelt­men, bir Türk Dili ve Ede­bi­ya­tı pro­fe­sö­rü­nün ya­zı­la­rı­nı dü­zelt­me yü­rek­li­li­ği­ni gös­te­re­bi­lir ki?

Ya­zar­la­rın, su­nu­cu­la­rın, aka­de­mis­yen­le­rin dil yan­lış­la­rı­nı, yazım yan­lış­la­rı­nı, an­la­tım bo­zuk­luk­la­rı­nı ken­di­le­ri­ne gös­ter­me yü­rek­li­li­ğin­de bu­lu­na­maz­sak bu yan­lış kul­la­nım­lar sürer gider. Ders­le­rin­de­ki ko­nuş­ma­la­rın­da, ma­ka­le­le­rin­de, kö­şe­ya­zı­la­rın­da, öy­kü­le­rin­de, ro­man­la­rın­da Türk­çe­nin ka­şı­nı gö­zü­nü yaran bir öğ­re­tim üye­si­nin hangi öğ­ren­ci­si ona, “Siz Türk­çe­yi kul­la­nır­ken bu kadar yan­lış ya­pı­yor­su­nuz, öy­ley­se ben de ya­pa­bi­li­rim; yan­lış­la­rı­mı ola­ğan kar­şı­la­ma­lı­sı­nız, sınav kâ­ğıt­la­rım­da bu tür yan­lış­lar­la kar­şı­laş­tı­ğı­nız­da no­tu­mu kı­ra­maz­sı­nız” ya da “Türk­çe­yi önce siz öğ­re­nin de sonra bize öğ­re­tir­si­niz” di­ye­bi­lir ki? Di­ye­mez. Derse başı ağrır.

Bu tür dil yan­lış­la­rı­nın, an­la­tım bo­zuk­luk­la­rı­nın bol bol yer al­dı­ğı Aşk­na­me’yi okur­ken epey zor­lan­dım.

Ki­tap­lı­ğım­da bu­lu­nan ve çe­şit­li ki­şi­le­rin, ku­rum­la­rın ya­yım­la­dı­ğı yak­la­şık yirmi kadar söz­lük, İsken­der Pala’nın hay­ran ol­du­ğu ve Türk top­lu­mu­na yay­ma­ya ça­ba­la­dı­ğı Arap­ça, Fars­ça söz­cük­le­ri an­la­ma­ya yet­me­di.

Bu tür Arap­ça, Fars­ça söz­cük­le­ri an­la­mak için Pala’nın An­sik­lo­pe­dik Divan Şiiri Söz­lü­ğü’ne bak­mak ge­re­ki­yor. Okur­lar, kendi söz­var­lık­la­rı­nı şöyle bir dü­şü­nür­ler­se ne ya­pa­cak­la­rı­na karar ve­re­cek­ler­dir.

İsken­der Pala’nın öğ­ren­ci­le­ri­ne ve mes­lek­taş­la­rı­na özel­lik­le an­lat­mak is­te­di­ğim bir­kaç nokta var:

1/ Aşk­na­me’yi okur­ken, 111 (yüz on bir) söz­cük­ten olu­şan bir tüm­cey­le (s. 40) kar­şı­la­şır­sa­nız ne dü­şü­nür­sü­nüz? Ya­za­rın Türk­çe­yi ne öl­çü­de yet­kin­lik­le kul­lan­dı­ğı­nı mı, bir ma­ri­fet gös­te­ri­siy­le karşı kar­şı­ya ol­du­ğu­nu­zu mu? Böyle uzun tüm­ce­ler okuru yor­maz mı? Böyle uzun tüm­ce­le­ri ki­mi­le­yin başa dönüp bir kez daha okuma ge­re­ği­ni duy­du­ğu­nuz ol­mu­yor mu?

2/ “… se­vinç çığ­lık­la­rı atı­lı­yor ol­ma­sı…” (s. 7), “… bu­la­mı­yor oluşu…”, “… ara­mı­yor oluşu…” (s. 32), “… yu­var­lak dür­da­ne­yi ta­şı­yor ola­cak­tı.” (s. 68), “… her iki­si­nin de iç­ki­yi se­vi­yor ol­ma­la­rı…” (s.87), “… gö­rü­yor ol­say­dı…” (s. 132), “… bi­ri­nin ya­şı­yor ol­ma­sı­nın” (s. 156) gibi kul­la­nım­la­rı bana bir Tür­ko­log pro­fe­sör açık­la­yı­ver­sin lüt­fen. Böyle bir eylem çe­ki­mi var mıdır Türk­çe­de? Yoksa, “se­vinç çığ­lık­la­rı at­ma­sı”, “bu­la­ma­ma­sı”, “ ara­ma­ma­sı”, “ta­şı­ya­cak­tı”, “sev­me­le­ri”, “ gör­sey­di”, “ya­şa­ma­sı­nın” şek­lin­de mi çe­kil­me­liy­di bu yük­lem­ler?

3/ Ki­ta­bın çe­şit­li say­fa­la­rın­da; “…pi­rinç man­ga­lın ko­nul­du­ğu so­fa­da­ki pey­ke­nin üze­ri­ne…” (s.2), “Gâ­vu­ra artık gâvur de­nil­me­ye­cek­miş.” (s. 7), “…Hatta belki se­vin­di de de­ni­le­bi­lir…” (s. 17), “Adı ko­nu­la­ma­ya­cak bir an idi.” (s. 22), “has­ret de­ni­len şey…” (s. 65), “… yol­cu­ya dur de­ni­le­me­ye­ce­ği­ni”, “… ba­şın­da­ki sarık ye­ri­ne iş­le­me­li bir üsküf ko­nul­sa…” (s.67), “… Si­list­re’de res­me­dil­di­ği bir port­re­si Bük­reş Si­na­ia Mü­ze­si’ne ko­nul­du.” (s. 76), “De­ni­le­bi­lir ki…” (s. 88), “Sebk-i Hindî de­ni­len şiir üs­lu­buy­la…”, “… şuh mec­lis­le­rin ara­nı­lan ha­nen­de­si Der­viş ömer…” (s. 88), “Ona deli de­ni­le­mez.” (s. 98), “… adına aşk de­nil­mez­miş“… de­nil­me­sin­den zi­ya­de…” (s. 133), “… kı­ya­me­te kadar bek­le­ni­le­bi­lir” (s. 149), “… bir ke­na­ra ko­nul­sa…” (s. 152), “… bi­ri­le­ri ta­ra­fın­dan el ko­nul­muş” (s. 156), “… yo­lu­na sevgi de­ni­le­cek­ti” (s. 162”, “Onun ha­ya­tın­da ma­si­va de­ni­le­bi­lecek…” (s. 163), “… bize heba var de­nil­di” (s. 216) gibi çifte edil­gen yan­lış­la­rıy­la çokça kar­şı­la­şı­lı­yor.

Ya­za­rın İstan­bul Bir Rüya adlı ya­pı­tın­da da çifte edil­gen yan­lış­la­rı­nı gö­re­bi­lir­si­niz. “… daha sonra şehre İslâm-bol de­nil­me­si­ne yol aç­mış­sa da…” (s.18), “Bun­la­rın 14 bin 803’ü İstan­bul de­ni­len ta­ri­hi ya­rı­ma­da­da…” (s. 20), “… bunun me­cel­le­ye bir hüküm ola­rak ko­nul­du­ğu­nu Cev­det Paşa yazar.” (s. 21), “Os­man­lı dev­rin­de bu zin­cir Aya İrini ma­be­di­ne ko­nul­muş ve …” (s. 35), “Kanto de­ni­len sanat…” (s. 51), “… çifte kâ­ğıt­lı de­ni­len kalın esrar si­ga­ra­la­rı­nı…” (s. 58), “Aya­ğın­da­ki yarım Fran­sız de­ni­len üstü dar, altı İspan­yol paça pan­to­lon da…” (s. 61), “Oda­nın or­ta­sı­na bü­yük­çe bir ayna ko­nu­lup…” (s. 80), “Bugün hangi ül­ke­de olur­sa olsun yurt dı­şın­da bu­lu­nan in­san­la­ra nasıl Ala­man­cı de­ni­li­yor­sa, daha bu asrın or­ta­la­rı­na kadar da hangi şe­hir­de olur­sa olsun evin­den uzak­ta rızık ara­yan­la­ra İstan­bul­cu de­ni­lir­miş.” (s.81)

Bu arada, “Bazen benim de böyle kul­lan­dı­ğım olu­yor” de­di­ği­ni­zi işi­tir gibi olu­yo­rum.

Kim­den öğ­ren­di­niz? Aile bi­rey­le­rin­den mi, öğ­ret­men­le­ri­niz­den mi, ar­ka­daş­la­rı­nız­dan mı, kitle ile­ti­şim or­gan­la­rın­da görev yapan su­nu­cu­lar­dan mı, oku­du­ğu­nuz ki­tap­lar­dan mı?

Belki de hep­sin­den… Ben de öyle… Evet, yıl­lar önce bu yan­lış­la­rı ben de ya­pı­yor­dum. Kim­den öğ­ren­di­ği­mi de anım­sa­mı­yo­rum. Kitle ile­ti­şim araç­la­rın­da­ki su­nu­cu­la­rın kul­lan­dık­la­rı Türk­çe­den ola­bi­lir ya da yakın çev­rem­de­ki­le­rin ko­nuş­ma­la­rın­dan… Fakat ders ki­tap­la­rın­da­ki okuma par­ça­la­rın­dan, ga­ze­te­ler­de yer alan ma­ka­le­ler­den değil sa­nı­rım.

Ko­nuş­ma­la­rı­ma yan­sı­yan bu yan­lı­şım, 30 yıl kadar önce bir dos­tum ta­ra­fın­dan anım­sa­tıl­dı ve açık­lan­dı bana. İlkin ina­na­ma­dım ama çifte edil­gen yan­lı­şı­na düş­tü­ğüm doğ­ruy­du. Oku­du­ğum ya­zı­lar­da ve din­le­di­ğim ko­nuş­ma­lar­da bu yan­lı­şın ya­pı­lıp ya­pıl­ma­dı­ğı­na dik­kat et­me­ye baş­la­dım. Bu yan­lış­tan kur­tul­mak için epey uğ­raş­tım ve ba­şar­dım. İsken­der Pala da ba­şa­ra­bi­lir.

Fakat hak­kı­nı ye­me­ye­lim onun; doğru kul­la­nım­la­rı­nı da gös­te­re­lim. Aşk­na­me’deki şu kul­la­nım­la­rı, Tür­ko­lo­ji pro­fe­sö­rü­mü­zün çifte edil­gen yan­lı­şı­na her zaman düş­me­di­ği­ni ka­nıt­lı­yor: “… dense bir tek Tıflî dı­şa­rı­da ka­lır­dı” (s.88), “Aşk fe­da­kâr­lık ister denir ya hani…” (s.89), “Çı­kım­cı­lık, top­la­nan gül­le­ri kü­fe­le­re dol­du­rup ka­zan­la­ra ta­şı­ma­ya de­ni­yor­du…” (s. 135).

SON YIL­LA­RIN MODA YAN­LI­ŞI: “ADINA…”

4/ Son yıl­lar­da in­san­la­rı­mı­zın çok büyük bir ke­si­mi­ne hızla ya­yıl­mış “adına” kul­la­nı­mı­nın çe­ki­ci­li­ği­ne Pala da ka­pıl­mış: “… belki umu­du­nu diri tut­mak adına ye­ni­den ses­len­mek­ten vaz­geç­ti.” (131) Biz ço­cuk­lu­ğu­muz­da beri “… tut­mak için…” ya da “…tut­mak ama­cıy­la…” diye kul­la­nı­rız. İsken­der Pala’nın da benim gibi öğ­ren­di­ği­ne emi­nim. Ne oldu da terk etti bu doğru kul­la­nı­mı İsken­der Pala? “-mak için” ya da “–mak ama­cıy­la…” diye kul­la­nı­lır­sa yan­lış mı olur? “-mak adına…” diye kul­lan­dı­ğı­mız­da daha mı “ha­va­lı” olu­yor yoksa? İsken­der Pala, “-mak adına…” kul­la­nı­mı­nı hangi üni­ver­si­te­nin Türk Dili ve Ede­bi­ya­tı bö­lü­mün­de, hangi ho­ca­sın­dan öğ­ren­di acaba? Kendi öğ­ren­ci­le­ri­ne de böyle mi öğ­re­ti­yor?

5/ Bir ka­dın­dan söz eder­ken, “… önce iki kız ço­cu­ğu geldi ya­nı­na, ar­dın­dan şık bir bayan ve ni­ha­yet bir bey” (s. 19) diye kul­la­nın­ca ka­dın­lar nez­din­de daha “nazik”, “ha­va­lı” hatta “ka­riz­ma­tik” olu­nu­yor ga­li­ba.

Ka­dın­lar­dan söz eder­ken “Kadın, hanım, ha­nı­me­fen­di” söz­cük­le­ri­ni kul­lan­mak yan­lış mı ya da kaba mı? Değil kuş­ku­suz. İnsan­lar­dan ad­la­rıy­la bir­lik­te söz eder­ken söz ge­li­mi “Bayan Fa­zi­let Ça­lış­kan”, “Bay İsken­der Pala” deriz. “Fa­zi­let Hanım”, “İsken­der Bey” diye de kul­la­na­bi­li­riz. Bir in­san­dan adını kul­lan­ma­dan söz edi­yor­sak söz ge­li­mi “Güzel bir ka­dın­la (ha­nım­la, ha­nı­me­fen­diy­le) ta­nış­tım” demek doğru ola­cak­tır; “Güzel bir ba­yan­la…” değil.

6/ İsken­der Pala’nın Aşk­na­me’de “kabus” (s.1), “ka­ğı­dı” (s. 49), “ye­ga­ne” (s. 51), “kuzey rüz­gar­la­rın” (s. 53), “be­zir­gan” (s. 54), “divan ka­ti­biy­di”, “sükun” (s. 56), “kağıt” (s. 62), “iki aşık” (s. 70), “mah­kum­la­rı” (s. 71), “… çık­ma­sı adet­ten­di” (s. 71), “… rüz­gar­dan” (s. 74), “çev­gan” (s. 107) şek­lin­de, dü­zelt­me imi kul­lan­ma­dan yaz­dı­ğı söz­cük­le­ri, Dil Der­ne­ği’nin ve TDK’nin Yazım Kı­la­vuz­la­rın­da kâbus, kâğıt, ye­gâ­ne, rüz­gâr, be­zir­gân, kâtip, sükûn, âşık, mah­kûm, âdet, çev­gân (çev­gen) vb. şek­lin­de yani dü­zelt­me imiy­le ya­zıl­mış ola­rak gö­rü­yo­ruz.

Hangi ya­zım­lar doğru?

Yazım Kı­la­vuz­la­rın­da yer alan­lar mı, Tür­ko­lo­ji pro­fe­sö­rü­mü­zün (?!) kul­la­nım­la­rı mı? (Bu arada, bu ya­zı­yı oku­mak­ta olan okur­la­rın da, “Şapka kalk­ma­mış mıydı?” diye sor­duk­la­rı­nı işi­tir gibi olu­yo­rum.)

Yoksa bun­lar eften püf­ten, önem­siz ku­ral­lar mı?

TDK ve Dil Der­ne­ği, Türk­çe­nin yazım ku­ral­la­rı­nın açık­lan­dı­ğı, söz­cük­le­rin doğru ya­zı­lış­la­rı­nın gös­te­ril­di­ği Yazım Kı­la­vuz­la­rı­nı niçin ha­zır­lı­yor ve ya­yım­lı­yor?

Sı­nav­lar­da yazım ku­ral­la­rı­na yö­ne­lik so­ru­lar niçin so­ru­lu­yor?

Öğ­ren­ci­le­re ezi­yet etmek için mi? Türk­çe­nin yazım ku­ral­la­rı yal­nız­ca öğ­ren­ci­ler için mi ge­çer­li? Öğ­ret­men­ler, öğ­re­tim üye­le­ri, ya­zar­lar, basın men­sup­la­rı, Tür­ko­log­lar Türk­çe­nin yazım ku­ral­la­rı­nı doğru uy­gu­la­mak­la yü­küm­lü de­ğil­ler mi? Türk­çe­ye biraz say­gı­sı olan Tür­ko­log­lar, dil­bi­lim­ci­ler bu so­ru­ya nasıl yanıt ve­rir­ler acaba?

7/ “Grup” ve “gurup” söz­cük­le­ri ya­ban­cı dil­ler­den di­li­mi­ze gir­miş. İlki “küme, öbek”, ikin­ci­si “gün­ba­tı­mı” an­la­mın­da… Bu söz­cük­le­rin an­lam­la­rı­nı ve ya­zı­lış­la­rı­nı ayırt ede­bil­mek için ille de yük­se­köğ­re­tim­den geç­miş olmak mı ge­re­ki­yor? En azın­dan il­köğ­re­ti­mi bi­tir­miş bir gen­ci­miz bu söz­cük­le­ri doğru kul­la­na­bi­lir bence. Peki, bir Tür­ko­lo­ji pro­fe­sö­rü de yan­lış kul­la­nır­sa? “Ne var ki göz­ler ilk gurup sür­gün­le­ri bu­la­ma­dı­lar.” (s. 71) Neyi ya da kimi bu­la­ma­mış göz­ler? İlk gün­ba­tı­mı­nı mı, sür­gü­ne gön­de­ril­miş insan kü­me­si­ni mi?

Bir grup Tür­ko­log pro­fe­sör, bir akşam gurup vak­tin­de bir araya gel­se­ler, mes­lek­taş­la­rı İsken­der Pala’yı da ça­ğır­sa­lar ve bu so­ru­yu ona yö­nelt­se­ler, nasıl bir yanıt alır­lar acaba? “Ne olmuş yani? Bir harf fazla olu­ver­miş. Ne var bunda?” demez her­hal­de.

Di­ye­lim ben “Fran­sız İnkı­la­bı” yaz­mak is­ter­ken yan­lış­lık­la “Fran­sız İnki­la­bı” yaz­sam, “Amaan! Önem­li değil; bir nokta fazla olu­ver­miş, ne var bunda? ‘Fran­sız Dev­ri­mi’ den­mek is­ten­di­ği an­la­şı­lı­yor” der mi acaba? (in­kı­lap=dev­rim, in­ki­lap=kö­pek­leş­me…) Bir za­man­lar iflas eden bir banka pat­ro­nu­nun ban­ka­sı­nı kur­tar­ma ça­ba­sı­nı an­la­tır­ken kul­lan­dı­ğı “Kâ­rı­mı­zı bile ser­ma­ye­ye kat­tık, yine de ban­ka­yı kur­ta­ra­ma­dık” söz­le­ri­nin “Ka­rı­mı­zı bile ser­ma­ye­ye kat­tık…” şek­lin­de dü­zelt­me imi kul­la­nıl­ma­dan ya­zıl­ma­sı­nı nasıl kar­şı­lar acaba?

8/ Arap­ça ya da Fars­ça bil­me­yen­ler, Aşk­na­me’deki şu söz­cük­le­ri Os­man­lı­ca-Türk­çe söz­lük kul­lan­ma­dan an­la­ya­bi­lir­ler mi? Mu­ras­sa (s. 1), nahif (s. 2), rev­nak­lı, rânâ (s. 10), mürur tez­ki­re­le­ri (s. 16), fevk, ce­zi­re, mü­ba­ha­se, mih­man­ha­ne (s. 20), fir­kat, da­us­sı­la (s. 21), pe­ri­zad (s. 22), serv-i sim-en­dam, levh-i mah­fuz, müf­red (s. 23), ma­li­hül­ya (s. 27), mu­rak­ka (s. 37), ter­vi­ce mey­yal (s. 40), is­ti­da (s. 41), mün­hal (s. 42), te­ka­üd (s. 43), ir­ti­aş, refte refte (s. 44), te­gan­ni (s. 48), fi­lur­ya, te­ren­nüm (s. 49), ha­mu­le (s. 55), füsun (s. 57), ün­si­yet (s. 60), hic­ran, fir­kat (s. 61), üsküf, halas (s. 67), dür­da­ne (s. 68), ne­şi­de (s. 73), vus­lat (s. 74), te­ces­süs (s. 85), mu­tan­tan (s. 93), te­ca­hül (s. 99), te­va­rüs, za­vi­ye (s. 102), mül­hem, melal (s. 105), çev­gân (s. 107), te­da­hül (s. 109), tav­lon (s. 110), mü­şa­are (s. 111), ta­ra­vet (s. 112), rin­da­ne (s. 117), ahfad (s. 123), tu­va­na (s. 139), kesel (s. 142), ılgar, gav­vas (s. 144), ahd ü pey­man (s. 147), ru­be­ru, mün­ha­ni (149), is­tis­kal (s. 153), bizar (s. 155), savt, in­şi­rah (s. 160), vah­det, kes­ret, ma­si­va (s. 161), yegân, man­sıp (s. 204), Bu söz­cük­ler­den ba­zı­la­rı Os­man­lı­ca-Türk­çe söz­lük­te de yok.

9/ TDK’nin ve Dil Der­ne­ği’nin Yazım Kı­la­vuz­la­rın­da “bazen” ola­rak ve­ri­len söz­cük, Pala’nın kul­la­nı­mın­da “bazan” olmuş: “… bazan bu­lut­la­ra, bazan dal­ga­la­ra yan­sı­ya­rak…” (s. 55) Han­gi­si doğru acaba? Biz bu söz­cü­ğü kul­la­nır­ken hangi ya­zı­lı­şı dik­ka­te al­ma­lı­yız? İsken­der Pala’nın öğ­ren­ci­le­ri de ho­ca­la­rı gibi mi kul­la­nır­lar bu söz­cü­ğü?

10/ 65. say­fa­da yer alan, “… der­hal gi­yin­di, ku­şa­ğı­nı bağ­la­yıp set­re­si­ni okuz­la­rı­na aldı, ser­pu­şu­nu ba­şı­na koydu…” söz­cük­le­ri­ni oku­yun­ca, öy­kü­de geçen ki­şi­nin set­re­si­ni ne­re­si­ne al­dı­ğı­nı an­lı­yo­ruz. Olur böyle ka­za­lar.

11/ “Ona ba­kan­lar ‘Çok geç­mez telef olur’ di­yor­lar­dı.” (s. 139) ‘Telef olmak’ ey­le­mi­nin hay­van­lar için kul­la­nıl­dı­ğı­nı İsken­der Pala da bilir. Hal­kın kul­la­nı­mın­da, yu­ka­rı­da­ki ör­nek­te­ki gibi yan­lış­lar­la kar­şı­laş­sak da İsken­der Pala bu yan­lı­şa düş­me­me­liy­di. Çünkü bu tür yan­lış kul­la­nım­lar ya­zar­la­rın yaz­dık­la­rın­dan; öğ­ret­men­le­rin, öğ­re­tim üye­le­ri­nin, rad­yo-TV’lerde görev yapan su­nu­cu­la­rın, top­lum kar­şı­sın­da ko­nu­şan po­li­ti­ka­cı­la­rın ko­nuş­ma­la­rın­dan halka ya­yı­lı­yor. Dil yan­lış­la­rı­nın, an­la­tım bo­zuk­luk­la­rı­nın halk ara­sın­da hızla ya­yıl­ma­sın­dan kim­le­rin so­rum­lu ol­du­ğu açık­ça or­ta­da.

12/ Sert ün­süz­le­rin ben­zeş­me­si ve yu­mu­şa­ma­sı ku­ral­la­rı il­köğ­re­ti­min ilk dört yı­lın­da öğ­re­ti­lir öğ­ren­ci­le­re. Fakat bu öğ­re­tim­de yüzde yüz ba­şa­rı sağ­la­na­ma­dı­ğı an­la­şı­lı­yor: “… pek çok asil âşı­kın ha­ya­tı­nı öğ­ren­miş…” (s. 22)

13/ Türk­çe­nin ya­ban­cı söz­cük­ler­den arın­dı­rıl­ma­sı, di­li­mi­ze gir­miş ya­ban­cı söz­cük­le­rin ye­ri­ne, Türk­çe kök­ler­den Türk­çe yapım ek­le­riy­le kar­şı­lık­lar tü­re­til­me­si ça­lış­ma­la­rın­dan sonra “neş­ret­mek” ye­ri­ne “ya­yım­la­mak”, “neş­ri­yat” ye­ri­ne “yayın”, “naşir” ye­ri­ne “ya­yım­cı” söz­cük­le­ri tü­re­til­di, kul­la­nım­la­rı halk ta­ra­fın­dan be­nim­sen­di. TDK’nin ve Dil Der­ne­ği’nin Türk­çe Söz­lük’ünde, Yazım Kı­la­vu­zu’nda bu şe­kil­de yer alı­yor, “ya­yın­la­mak” ya da “ya­yın­lat­mak” ola­rak değil çünkü böyle bir eylem yok. Böy­ley­ken, nasıl olu­yor da “ya­yım­la­mak” ye­ri­ne “ya­yın­la­mak” kul­la­nı­lı­yor? “… mo­ral­le­rin yük­sel­til­me­si için emir ya­yın­lat­mış…” (110), “… ra­ma­zan ari­fe­sin­de bir emir ya­yın­lan­mış…” (s.118)

Halk ara­sın­da da böyle yan­lış kul­la­nan­lar var, değil mi? Kim­den öğ­re­ni­yor­lar acaba böyle yan­lış kul­lan­ma­yı?

14/ Sa­at­le­rin, da­ki­ka­la­rın ya­zı­lış­la­rı­na “-de, da” eki ge­ti­ri­le­cek­se ses uyumu ku­ra­lı­nı ve sert ün­süz­le­rin ben­zeş­me­si ku­ra­lı­nı uy­gu­la­rız. Saat 10.00’da yazar, “onda” diye oku­ruz; saat 17.00’de yazar, “on ye­di­de” diye oku­ruz, 23.00’te yazar, “yirmi üçte” diye oku­ruz. Bir başka de­yiş­le, ra­kam­lar­la ya­zar­ken kul­la­nı­lan sı­fır­lar okun­maz. Ki­mi­le­ri­nin, “Er­tuğ­rul, iki saat kadar da ka­ran­lık­ta çır­pın­dık­tan sonra saat 21.00’da olan­ca şid­de­tiy­le ka­ya­lık­la­ra bin­dir­di” (s. 122) şek­lin­de­ki yan­lış kul­la­nı­mı sizin ak­lı­nı­zı çel­me­sin.

Bir üni­ver­si­te öğ­ren­ci­si de sınav kâ­ğı­dın­da bu tür yan­lış­lar ya­par­sa, İsken­der Pala’ya Tür­ko­lo­ji ala­nın­da do­çent­lik ve pro­fe­sör­lük un­va­nı veren se­çi­ci kurul (‘jüri’ söz­cü­ğü­nü kul­lan­ma­yı yeğ­li­yor­lar ne­den­se. Daha ha­va­lı olu­yor ga­li­ba böyle ya­ban­cı söz­cük­le­ri kul­lan­mak.) üye­le­ri, o öğ­ren­ci­ye nasıl bir not ve­rir­ler acaba?

Türk­çe­yi ku­ral­la­rı­na uygun bir şe­kil­de kul­lan­mak var­ken Arap­ça, Fars­ça söz­cük­le­ri özel­lik­le yeğ­le­mek­le “Divan Ede­bi­ya­tı­nı sev­di­ren adam” mı olu­nur yoksa “Türk­çe­yi bozan” mı?

Sonuç ola­rak, usu­muz­da kal­ma­sı ge­re­ken şudur: Türk­çe­mi­zi ko­ru­ya­cak ve ge­liş­ti­recek olan­lar, dil bi­lin­ci ka­zan­mış ki­şi­ler­dir; Türk­çe­mi­zi bozan ya­zar­lar değil.

Dil bi­lin­ci ka­za­na­bil­mek için Tür­ko­log olmak gibi bir koşul da yok. Dil bi­lin­ci ka­zan­ma­nın en iyi yol­la­rı; dilin kul­la­nım ku­ral­la­rı­nı özüm­se­mek, ola­bil­di­ğin­ce Türk­çe söz­cük­ler kul­lan­mak, Türk­çe­yi yet­kin­lik­le kul­la­nan ya­zar­la­rın ya­pıt­la­rı­nı oku­mak, top­lum kar­şı­sın­da ko­nu­şan­la­rın ko­nuş­ma­la­rı­nı eleş­ti­rel ola­rak din­le­mek ve on­la­rın yan­lış­la­rı­na düş­me­mek­le olur.

Beyazıt Kahraman-GERÇEK EDEBİYAT

Halk Ne Yapsın? / Beyazıt Kahraman (2 Yorum)

  1. Bir insan edebiyat profesörü olur da bu denli kötü bir dil kullanır mı? Doğrusu şaşıyorum. Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk romanını, dilinin ağır ve Osmanlıca, Farsa ağırlıklı oluşundan dolayı okuyamadım; bıraktım. Bir edebiyat öğretmenine yakışmayan bir dil değil. Türk diline bu denli bilinçlice uzak duruşu, gerici ve Türk Dilinin gelişimine karşı olduğunu gösterir. Ben böyle yorumluyorum. Başkasını bilemem.

  2. Sevgili Beyazıt Kahraman,yaptığım yorumdaki “Bir edebiyat öğretmenine “yakışmayan” sözcüğünü yanlış yazdığımı fark ettim. Yakışmayan sözcüğü “Yakışan” şeklinde olacaktır. Düzeltir, okurlardan özür dilerim.

%d blogcu bunu beğendi: