Hakkımızı Yedirmeyiz – Sabahattin Ali

Sa­ba­hat­tin Ali 25 Şubat 1907’de Eğ­ri­de­re’de doğdu. 2 Nisan 1948, Kırk­la­re­li’de vefat etti. Türk yazar ve şa­ir­dir. Edebi ki­şi­li­ği­ni top­lum­cu ger­çek­çi bir düz­le­me otur­ta­rak ya­şa­mın­da­ki de­ne­yim­le­ri­ni oku­yu­cu­su­na yan­sıt­tı ve ken­di­sin­den son­ra­ki cum­hu­ri­yet dö­ne­mi Türk ede­bi­ya­tı­nı et­ki­le­yen bir figür hâ­li­ne geldi. Daha çok öykü tü­rün­de eser­ler verse de ro­man­la­rıy­la ön plana çıktı; ro­man­la­rın­da uzun tas­vir­ler­le ele al­dı­ğı sevgi ve aşk te­ma­sı­nı, zaman zaman si­ya­si tar­tış­ma­la­rı­na gön­der­me yapan an­la­tı­lar­la zaman zaman da top­lum­sal ak­sak­lık­la­ra yö­nelt­ti­ği eleş­ti­ri­ler­le des­tek­le­di. Hak­kın­da­ki da­va­la­rın aley­hin­de sey­ret­ti­ği bir dö­nem­de Tür­ki­ye’den ay­rıl­mak is­te­di ve Bul­ga­ris­tan sı­nı­rı­nı geç­mek is­ter­ken ken­di­si­ne kaçma gi­ri­şi­min­de reh­ber­lik eden Ali Er­te­kin ta­ra­fın­dan mil­li­yet­çi ge­rek­çe­ler­le öl­dü­rül­dü.

Hakkımızı Yedirmeyiz – Sabahattin Ali

Na­mus­lu adam kal­ma­mış bu dün­ya­da iki gözüm. Müs­lü­man­dır, na­ma­zın­da, oru­cun­da­dır, hak­kı­mı­zı yemez di­yor­duk ama, biz onun ha­tı­rı­nı say­dık­ça o, bizim te­pe­mi­ze bindi. Eh, artık çocuk de­ği­liz, ye­mi­yo­ruz bu nu­ma­ra­la­rı, değil mi ya?..

Bak, an­la­ta­yım sana ba­şın­dan da, bana hak ver. Mek­te­bi bi­ti­re­me­dik. Peder ne kadar gay­ret et­tiy­se ol­ma­dı işte. Bin­ba­şıy­dı ken­di­si… Sü­va­riy­di ama, avan­ta­nın yo­lu­nu bu­lur­du. Ana­do­lu’yu gez­dik, do­laş­tık, her yerde paşa ço­cu­ğu gibi ya­şa­dık. Hangi okul­da olsa, im­ti­ha­na yakın peder, öğ­ret­men­ler­le bir ko­nu­şur, me­se­le­yi yo­lu­na kordu. As­ker­lik­le il­gi­li ol­ma­yan hoca var mı? Neyse efen­dim, İstan­bul’a nak­lol­duk. Güya pe­de­re lüt­fet­miş­ler… Arada bizim tah­sil yandı. Pe­de­rin öğ­ret­men­le­re sözü geç­mez oldu. İstan­bul’da bin­ba­şı­ya kim bakar? Pa­şa­lar bile ür­küt­me­den sa­yıl­mı­yor. Ne demiş hani: “Kim ipler Ya­lo­va kay­ma­ka­mı­nı!” Değil mi ya… İki sene üst üste çak­tık. Bel­ge­li olduk. Hu­su­si li­se­ye devam ede­cek­tim, peder emek­li­ye ay­rıl­dı. Er­te­si sene de siz­le­re ömür. Bize de Üs­kü­dar’da, Top­ta­şı’na yakın ahşap bir ev bı­rak­tı. Ar­ka­sın­dan hem­şi­re bir bobs­til koca buldu, aldı ba­şı­nı gitti. Biz kal­dık mı valide ile… Evin mas­ra­fı var, bizim gi­yi­mi­miz var; kah­ve­ye çı­kı­yo­ruz, bir­kaç ar­ka­daş saza, pi­la­ja gi­decek olu­yo­ruz. Ba­ba­mın za­ma­nın­da­ki po­ker­ler­den vaz­geç­tim. Hani kah­ve­de birer ça­yı­na tavla bile oy­na­ya­maz olduk. Pe­de­rin Ma­lat­ya Şube Re­is­li­ği za­ma­nın­da vali­de­ye al­dı­ğı bi­le­zik­ler, Siirt ki­lim­le­ri, Ava­nos ha­lı­la­rı birer birer yü­rü­dü. Ko­ca­ka­rı dır dır eder, “Oğ­lum, bir iş tut­ma­ya­cak mısın, ha­li­miz ne ola­cak?” diye. Pis­to­nu­muz yok ki, iş tu­ta­lım. Ha­mal­lık, ame­le­lik edecek de­ği­lim ya… Ar­ka­sı olan ar­ka­daş­lar ofise, milli ko­run­ma kont­ro­lör­lü­ğü­ne ya­pış­mış­lar, ge­ce­de yüz elli papel ezi­yor­lar. Bizim de hay­si­ye­ti­miz var. Aile­mi­zin şe­re­fi­ne uygun bir yer bu­lur­sam gir­me­mez­lik eder miyim? İnsan dün­ya­da ne için yaşar? Şe­re­fi için değil mi ya!.. Vali­de­ye meram an­la­ta­ma­dık, baktı ben­den hayır yok, ko­nu­ya kom­şu­ya asıl­dı, pe­de­rin eski ah­bap­la­rı­na gitti, günün bi­rin­de ak­şa­mü­ze­ri eve dö­nün­ce bak­tım, yüzü gü­lü­yor:

“Hay­di aslan yav­rum benim, yü­zü­mü kara çı­kar­ma. Sa­rı­ka­mış’ta iken ba­ba­nın ta­bu­run­da ih­ti­yat bir dok­tor teğ­me­ni vardı ya, bak, o tüy­süz çocuk, şu bizim ar­ka­mız­da­ki has­ta­ne­ye rönt­gen mü­te­has­sı­sı olmuş. Baş­he­kim­le de arası iyi imiş, sana has­ta­ne­de iş ver­di­recek. Yarın git gör…” dedi.

Ben ev­ve­la boş ver­dim, he­ri­fi gidip gör­me­dim. Fakat valide ar­ka­sı­nı bı­rak­ma­dı. Kah­ve­de ar­ka­daş­la­ra açın­ca, onlar da:

“Ulan enayi misin? Has­ta­ne bu. Ana­fo­ru bol­dur. Kazan kay­na­yan yer­den kork­ma, beş aile ge­çin­di­rir. Ec­za­ne­si var, ilacı var… Tabii dok­tor­lar gibi olmaz ama gene de bey gibi ya­şar­sın!” de­di­ler.

Hu­la­sa, uzat­ma­ya­lım, bu has­ta­ne­ye ambar ka­ti­bi ola­rak gir­dik. Yet­miş lira aylık… Yaza da yeter kışa da… Dur­ma­ya hiç gön­lüm yoktu. Hele bir idare mü­dü­rü vardı ki, barut mu barut… Has­ta­ne­de baş­he­kim de o, kıç hekim de o, mu­ha­se­be­ci de o, am­bar­cı da o… Bir elli bo­yun­da, alt­mış­lık, kır­çıl sa­kal­lı bir adam. Hacı Lütfü Bey di­yor­lar. Tam dört defa hacca git­miş. Ta­nı­ma­dı­ğı yok. Ve­kil­ler, me­bus­lar hep dostu. Ak­sa­ray’da otu­rur, bir tram­vay, bir vapur, yirmi da­ki­ka da yayan yol, saat yedi bu­çuk­ta has­ta­ne­de­dir. Sabah na­ma­zı­na kalk­tık­tan sonra bir daha yat­maz, yola dü­zü­lür­müş. Hele sen do­ku­zu beş da­ki­ka geçir de, gör dün­ya­nın kaç bucak ol­du­ğu­nu. Titiz mi titiz. Eline biraz pamuk alıp is­pir­to­ya ba­tı­rır, kar­yo­la­la­rın kö­şe­si­ne bu­ca­ğı­na sürer… Hele bir kir, bir pis­lik gör­sün, ko­ri­dor­da hem­şi­re­le­re, ha­de­me­le­re bir ezan okur ki, ölüm­lük has­ta­lar bile ya­tak­tan fır­lar. Kendi ken­di­me: “Ulan,” dedim, “Bu herif bize zor ana­for yap­tı­rır. Ayda yet­miş li­ra­ya sa­bah­tan ak­şa­ma kadar def­ter dol­dur… Bu benim işim değil…” Bir ba­ha­ne­si­ni bulup ki­ri­şi kır­mak ni­ye­tin­dey­dim, sade vali­de­nin dı­rıl­tı­sın­dan çe­ki­ni­yor­dum. Ah bi­ra­der, bir bil­sen, oku­ma­ya baş­la­dı mı plak de­ğiş­tir­me­den altı saat söy­ler… Yirmi gün filan ça­lış­tım. Va­zi­ye­ti kri­tik edi­yor­dum. Hacı Bey’in bir oğlu ko­lej­de, bir oğlu tıb­bi­ye­dey­miş. Eh, onun maaşı da pek yük­sek değil… Mal mülk sa­hi­bi­ne de ben­ze­mez. Var bu işte bir dalga ama, nedir acaba? diye beni bir merak sardı. Herif vu­ru­yor da, bize kok­lat­mı­yor­sa kıyak doğ­ru­su. Ambar benim üze­rim­de, def­ter­ler benim elim­de… Herif erzak tar­tar­ken dir­hem sek­tir­mi­yor. Bu dal­ga­nın sır­rı­na ere­me­dim gitti. Ni­ha­yet bir gün ken­di­si açıl­dı. Hiç unut­mam, sec­ca­de­si­ni ser­miş, namaz kı­lı­yor­du. Ben de ma­sam­da ir­sa­li­ye ke­si­yor­dum. O bir ara­lık, hem de na­ma­zın or­ta­sın­da, iki dizi üs­tün­de otu­rup ba­şı­nı sa­ğı­na so­lu­na çe­vir­dik­ten sonra, bana baktı:

“Ev­la­dım, bizim ambar faz­la­sı iki te­ne­ke pey­ni­ri­miz var, değil mi?” diye sordu:

“Evet efen­dim, var.”

“Tam iki te­ne­ke mi?”

“Ya­kın efen­dim!”

“Ehem­mi­ye­ti yok… Ben şimdi yirmi te­ne­ke pey­nir için bir tes­lim mak­bu­zu ke­se­rim, sen Ka­ra­kaş’a ben­den selam söy­ler, on şekiz te­ne­ke yük­ler­sin. Ara­da­ki farkı ben yarın uğ­ra­dı­ğım­da alı­rım. Tabii senin de payın ay­rı­lır.” Sonra yine dal­gın dal­gın tes­pih çek­me­si­ne devam etti. Ben kendi ken­di­me:

“Vay na­ma­zı­na kur­ban ol­du­ğum Hacı Bey vay!” dedim.

“Eyi yut­tur­dun bana ken­di­ni… Ama bun­dan sonra hak­kı­mı is­te­rim…”

Hacı Bey bana bir kere açıl­dık­tan sonra, ambar iş­le­ri­ni or­tak­la­şa yap­ma­ya baş­la­dık. Aman iki gözüm, ta­sav­vur ede­mez­sin herif ne kurt. Dün­ya­nın mü­fet­tiş­le­ri gelse dal­ga­sı­nı ça­ka­maz­lar. Def­ter­ler tamam, tar­tı­lar tamam, ka­yıt­lar nok­san­sız. Herif, mü­fet­tiş­ler Ham­burg usulü bil­mez­ler diye def­ter­le­ri Ham­burg usulü tu­tu­yor. Gel de için­den çık. Ayda bir­kaç yüz yal­nız benim pa­yı­ma düş­me­ye baş­la­dı. Onun vur­du­ğu he­sap­sız… Belki bini de aşar. Çünkü yal­nız am­bar­dan değil, her işten para çı­kar­ma­sı­nı bi­li­yor. Hiç yok­tan in­şa­at icat eder. Ve­ka­let­te­ki ah­bap­la­rı­na yazar, çizer, mu­hak­kak tah­si­sat ko­pa­rır. Dok­to­ra gider: “Aman be­ye­fen­di!” der. “Si­zin bu odaya mu­hak­kak büyük bir dolap lazım… Şu köşe pek boş. Der­hal yap­tı­ra­lım… Ben tah­si­sa­tı ge­tir­ti­rim!” Hem de ge­tir­tir azi­zim, ge­tir­tir… Ondan sonra vurur avan­ta­yı… Düşün yahu, iki se­ne­de dört defa has­ta­ne­nin oto­mo­bi­li­ni bo­yat­tı. Üç ayda bir ba­da­na… Kar­yo­la ta­mi­ri… Yatak pa­muk­la­rı­nı at­tır­mak… Bun­la­rın hepsi para, iki gözüm, para!.. Da­la­ve­re­si­ne uy­du­ra­ma­ya­ca­ğı hiç­bir iş yok val­la­hi. İki ölüyü bir ke­fen­le göm­dü­rür, öteki ke­fe­ni evine yol­lar. Mis gibi İtal­yan pa­tis­ka­sı. Harp­ten önce alın­mış… Daha neler neler. Bir gün yeni yatak, yor­gan yüz­le­ri, has­ta­la­ra pi­ja­ma dik­tir­mek için, burnu kesik bir kadın ge­tir­di, üs­tün­kö­rü bir pa­zar­lık­tan sonra, ken­di­si­ne bir oda aç­tı­lar, önüne bir dikiş ma­ki­ne­si koy­du­lar. Dört ay ça­lış­tı. Parça he­sa­bıy­la iki bin yedi yüz lira aldı. Bizim Hacı Bey de bu burnu kesik ka­rı­nın fa­tu­ra­la­rı­nı bir gün sek­tir­mez, se­net­le­ri ken­di­si tan­zim eder, her ko­lay­lı­ğı gös­te­rir­di. Neyse, iş bitti… Ara­dan aylar geçti. Bir gün bir iş için Hacı Bey’in evine uğ­ra­mış­tım, bana ka­pı­yı o burnu kesik karı açmaz mı? Meğer ka­rı­sıy­mış. Daha ni­şan­lıy­ken incir ağa­cın­dan düş­müş, bur­nu­nu çöp te­ne­ke­si kes­miş. Do­ğan­cı­lar’daki iki evin ha­tı­rı için Hacı Bey gene de almış.

Di­ye­ce­ğim o değil… Herif eline fır­sat ge­çir­miş, vu­ru­yor. Vu­ra­cak tabii. Bu dünya men­fa­at dün­ya­sı. Men­fa­ati­ni dü­şün­me­yen insan olur mu? Eline fır­sat ge­çi­rip de çal­ma­yan bir kişi gös­ter­se­ne bana!.. Ha? Bir kişi!.. Kör ola­yım yok­tur. Yal­nız bizim Hacı Bey yo­luy­la ya­pı­yor. Bu kadar us­ta­sı ol­duk­tan sonra hak­kı­dır ali­mal­lah… Ama bana kazık oy­na­ma­ma­lı… Am­ba­rın bütün me­su­li­ye­ti bende… Ken­di­si mü­te­ah­hit­ler­le işi hal­le­der, pa­ra­yı alır… Bizim pa­yı­mı­zı ver­me­ye ge­lin­ce anam­dan em­di­ğim sütü bur­num­dan ge­ti­rir. Ka­la­ba­lık­ta söy­le­ye­mez­sin. Odada biri var­ken ku­la­ğı­na fı­sıl­da­yıp beş lira is­te­sen fer­ya­dı basar, it azar­lar gibi adamı kovar… Ulan be­ra­ber ça­lı­şı­yo­ruz işte… Bana dümen yap­ma­ya ne lüzum var, değil mi ya? Hayır kar­de­şim, adamı ke­pa­ze eder bil­la­hi. Ancak ke­ne­fe git­ti­ği za­man­lar pe­şin­den fır­lar, ap­tes­ha­ne ara­lı­ğın­da sı­kış­tı­rıp üç beş lira alı­rım. Mü­te­ah­hit Ka­ra­kaş’tan üç yüz mü ge­lecek? Yüz el­li­si benim el­bet­te… Ne zaman is­te­yecek olsam: “Daha al­ma­dım… At­la­tı­yor pe­ze­venk!” der, elime beş on lira sı­kış­tı­rır… Ben ne alır­sam def­te­ri­me ge­çi­ri­yo­rum tabii. Enin­de so­nun­da he­sap­la­şı­yo­ruz. Fakat o zaman da kazık atı­yor. Ka­ti­yen da­ire­de he­sap­laş­maz. İki üç haf­ta­da bir, akşam üzeri çıkar, bu küçük mey­ha­ne­ye ge­li­riz. Bu akşam da öyle yap­tık. O açtı def­te­ri­ni, ben açtım def­te­ri­mi… Kar­şı­laş­tır­dık.

“Kaç para is­ti­yor­sun ev­la­dım?” dedi. “İki yüz mü? Öyle hak­kın var. Herif dört yüz ve­re­cek­ti… Fakat ver­me­di her­ge­le! Na­mus­suz he­rif­ler bun­lar! Val­la­hi ver­me­di. Bak, ev­lat­la­rı­mın hay­rı­nı gör­me­ye­yim, şu ekmek beni çarp­sın, üç yüz yirmi li­ra­yı zor kur­tar­dım. Ne ya­par­sın? Kavga ede­mem ki… Biz de onun kar­şı­sın­da ge­be­yiz. Üç yüz yirmi… Ya­rı­sı ne eder? Yüz alt­mış… Sen şim­di­ye kadar ben­den ne al­mış­tın? Yüz on beş… Tamam… Şimdi ne is­ter­sin? Kırk beş mi? Bak ev­la­dım, sen bekar adam­sın… Bir anan var, kendi evi­niz­de otu­ru­yor­su­nuz… Ben hal­bu­ki kira ev­le­rin­de sü­rü­nü­yor, üs­te­lik iki çocuk da oku­tu­yo­rum… Ko­le­jin se­ne­li­ği iki bine çıktı… Mak­sat sırf mem­le­ke­te ha­yır­lı bir evlat ye­tiş­tir­mek… Haydi, al şu yirmi beşi de, bu he­sa­bı ka­pa­ya­lım… Haydi, uzun etme… Sen mert, dü­rüst bir ço­cuk­sun… Al ba­ka­lım. Bana da mü­sa­ade. Bugün cu­mar­te­si, ço­cuk­lar evde bek­ler­ler… Ta Ak­sa­ray’a gi­de­ce­ğim…”

Ye­rin­den fır­la­dı­ğı gibi gitti. Bizim yirmi papel de yandı tabii… Hadi, hepsi neyse ama, ka­pı­dan çı­kar­ken:

“He­sa­bı sen gö­rü­ver, ya­nım­da ufak­lık yok!” diye ses­len­me­si­ne ne der­sin?

Tepem attı val­la­hi. Utan­ma­sam ar­ka­sın­dan fır­la­ya­cak­tım. Ha­cı­dır, ho­ca­dır; hür­met, ri­ayet bor­cu­muz­dur ama, böyle göz göre de hak­kı­mı­zı ye­dir­me­yiz; değil mi ya…

—————————–

(Sa­ba­hat­tin Ali, 1947)

      

Yorum yaz