Gü­lü­cük­ler | Üstün Yıl­dı­rım

Dü­şer­ken…

İçin­de­ki yıl­lan­mış sı­kın­tı­yı biraz olsun unut­mak için pen­ce­re­den dı­şa­rı ta­şır­dı ba­kış­la­rı­nı. Baktı… Baktı… Baktı… Her yere baktı… Hep baktı… Ba­kı­yor­du ya bir şey gör­dü­ğü yoktu. Öy­le­si­ne ba­kı­yor­du işte. Bak­tı­ğı yerde, gör­me­se de, üze­rin­de­ki por­ta­kal­lar­la tu­run­cu­ya bü­rün­müş yem­ye­şil ağaç­la­rın ol­du­ğu­nu bi­li­yor­du. Gün­ler­dir, haf­ta­lar­dır, ay­lar­dır gün boyu on­la­ra ba­kı­yor­du çünkü. Yıl boyu hem de. Der­ken aldı göz­le­ri­ni az öte­de­ki de­ni­ze çe­vir­di. Onu da gör­me­ye­cek­ti; ama gö­re­cek­miş gibi çe­vir­di yine de. Onun da orada ol­du­ğu­nu bi­li­yor­du. Sı­kın­tı­la­rın bir yan­dan, dü­şün­ce­le­rin öbür yan­dan dal­ga­lan­dır­dı­ğı içi gibi dal­ga­lı ol­ma­lıy­dı şim­di­ler­de. Ar­sız­ca, acı­ma­sız­ca içi­nin ka­ya­lık­la­rı­nı dö­vül­me­si gibi vu­ru­yor­dur dal­ga­lar kı­yı­ya. Ne zordu böyle ya­şa­mak. Dı­şa­rı çı­ka­ma­dan yaşar gibi yap­mak. Her şeye uzak kal­mak, uzak­tan bak­mak. De­ni­zin ya­nın­da olup de­ni­zi gö­re­me­mek. Bir bit­sey­di şu ka­ra­ba­san… Yaşam so­kak­la­ra bir dö­kül­sey­di… Acı bir gü­lü­cük oluş­tu du­da­ğın­da. Ve o gü­lü­cük tüm acı­lı­ğıy­la du­da­ğın ucuna doğru gitti, orada kaldı. Kim bilir ne zaman gü­ler­di artık. Ya da güler miydi?

De­ni­zin, ağaç­la­rın, onun bunun üze­rin­de ge­zi­nen bık­kın göz­le­ri­ni gök­yü­zü­ne çe­vir­di. Kok­lar gibi içine çekti ha­va­yı. İçi üşüdü. Güneş ol­ma­sı­na kar­şın tit­re­di içi. Şubat so­ğu­ğu­nun ye­ri­ni sıcak bir ha­va­ya bı­rak­ma­sı­nı is­te­di. “Kar ya­ğı­şı ye­ri­ni sıcak ha­va­ya terk edecek” diyen hava du­ru­mu su­nu­cu­la­rı­nı dü­şün­dü bir­den bire. Kı­zar­dı on­la­rın bu saçma sapan söz­le­ri­ne. Kar ya­ğı­şı ye­ri­ni “terk” edi­yor­du;

hem de sıcak ha­va­ya. Onca sı­kın­tı için­de bunu dü­şün­müş ol­ma­sı­na şa­şır­dı. Yeni bir gü­lü­cük açtı du­da­ğı­nın sol kö­şe­sin­de. Orada ta­kıl­dı kaldı, kir­pik­ten bir türlü düş­me­yen göz­ya­şı dam­la­sı gibi. Gü­lü­cük­le bir­lik­te bir sı­cak­lık ya­yıl­dı içine. Yet­sin­di artık şu soğuk, bu ev tut­sak­lı­ğı.

Bir şiire uzan­dı dü­şün­ce­le­ri. Baş­tan sona okudu şiiri için­den ağaç­la­ra, por­ta­kal­la­ra, de­ni­ze ve gök­yü­zü­ne… Son di­ze­le­ri­ni bir daha okudu ve bir­den önün­de­ki ka­ğı­da ya­zı­ver­di o di­ze­le­ri. Bir öy­kü­ye baş­la­ya­cak­mış­ça­sı­na…

Bir ge­le­nek bi­li­riz yal­nız
Ye­di­sin­den yet­mi­şin­ce.
De­ğiş­mez, alı­şıl­mış bir ge­le­nek.
Biz in­san­lar,
Ken­di­miz bil­me­sek de
Dün­ya­nın iki ka­pı­sı­nı bilir
Gelir,
geçer,
gö­çe­riz!

Okudu… Okudu… Yine okudu… Du­da­ğın­da olu­şan yeni gü­lü­cük ye­ri­ne gi­der­ken o dü­şün­dü durdu di­ze­le­re baka baka. Nasıl da doğ­ruy­du o üç söz­cük: “Gelir… Geçer… Gö­çe­riz…” Gel­miş­ti ve ge­çi­yor­du o da. Göç­me­ye de az kal­mış­tı. Dün­ya­ya kazık ça­ka­cak de­ğil­di ya… Ne ki hemen git­mek gibi bir is­te­ği yoktu yine de. Eli ayağı tu­tu­yor, oku­yor ya­zı­yor­du iyi kötü. Otu­rup bek­le­yecek de­ğil­di göç­me­yi. Bek­le­mi­yor; köşe bucak da sak­lan­mı­yor­du ge­lir­se ken­di­ni gör­me­sin diye. Gö­çe­cek­ti o da bir gün.
• Yücel Yıl­dı­rım. “Biz İnsan­lar”

Belki bugün, belki yarın, belki ya­rın­dan da öte bir günde… Yaş 73. Bu öykü bit­ti­ğin­de 74 olur muydu, yoksa 73 de kalır mıydı; öykü de or­ta­da kalır mıydı on­la­rı dü­şün­dü. Ne olur­sa olsun ya­za­cak­tı. Ho­şu­na gitti dü­şün­ce­si ve ka­rar­lı­lı­ğı. Hiç bek­le­me­den şen şak­rak bir gü­lü­cük kon­du­ru­ver­di du­da­ğı­na.

Üçün­cü çey­re­ğin son yı­lı­na baş­la­mış­ken, başka ya­pı­la­cak bir şey yok­muş gibi gö­zü­nü de­ğil­se de, usunu bir yıl ön­ce­si­ne ge­le­ne dek es­kit­ti­ği yıl­la­rı­na, geç­miş git­miş yaş­la­rı­na çe­vir­di, du­da­ğı­na ko­na­cak yeni bir gü­lü­cü­ğün bek­len­ti­siy­le. Hiç­bir yı­lın­da hiç böy­le­si­ne ya­şıy­la yüz yüze gel­me­miş­ti. Yaşı yü­zü­ne böy­le­si­ne çar­pıl­ma­mış­tı. “Bir yıl daha yaş­lan­dım”, “iyice yaş­lan­dım”, “gi­de­rek yaş­la­nı­yo­rum” gibi ya­kın­ma­la­rı ve ya­ka­rış­la­rı hiç ol­ma­mış­tı. Sa­yı­la­ra ta­kıl­ma­mış, her ya­şı­nı sev­miş­ti çünkü. Eli ayağı tu­tar­ken, oku­yup ya­zar­ken, usu da ye­rin­de du­ru­yor ve ken­di­ne ye­ti­yor­ken niye sev­me­sin­di ya­şı­nı, salt ço­ğa­lı­yor diye. Ço­ğal­sa da yaş­lan­mı­yor­du ki hep bü­yü­yor­du. Ar­ka­daş­la­rı­na öy­kün­mek için “Eee genç de­ği­liz artık” de­di­ği ol­muş­tur ama. Öy­le­si­ne yani. Böyle dü­şü­nün­ce de bek­le­di­ği o gü­lü­cük güle oy­na­ya geldi otur­du du­da­ğı­nın o kö­şe­si­ne.

Yıl­la­rın yan­sı­ma­sı­nı, yaş­lan­ma­nın değil bü­yü­me­nin ayak ses­le­ri­ni çev­re­sin­de çok açık iz­le­ye­bi­li­yor­du ay­rı­ca. “Küçük”, ”oğlum”, “ço­cu­ğum”, “de­li­kan­lı” gibi san­lar ye­ri­ni “abi”, “amca”, “dayı”, ““be­ye­fen­di”, “dede” gibi ses­le­niş­le­re bı­rak­sa da go­cun­mu­yor­du bütün bun­lar­dan. Ol­ma­sı ge­re­ken olu­yor­du çünkü birer birer. Üs­te­lik bütün bu olan­lar yaşın yüze vu­rul­ma­sı de­ğil­di. Kimse yaş­lı­sın de­mi­yor­du; ama yine de saygı ve sev­gi­de kusur et­mi­yor­du. Toplu ta­şı­ma araç­la­rın­da ön­ce­le­ri ender gö­rü­len yer verme gi­ri­şim­le­ri yıl­lar­la ço­ğa­lı­yor o zaman daha bir an­lı­yor­du bü­yü­se de yaş­lan­dı­ğı­nı. O yaşta, yani 60lı yaş­la­rın­da gönül ok­şa­yı­cı ge­li­yor­du bun­lar. Bir tek kitap oku­ya­ca­ğı zaman kabul eder­di ve­ri­len o yer­le­ri. Bunu dü­şü­nün­ce kendi kon­du­ru­ver­di gü­lü­cü­ğü du­da­ğı­na. Ki­ta­bı oku­ma­ya baş­la­mış gibi.
Böyle geçip gi­der­ken yıl­lar ve öyle ya da böyle artıp du­rur­ken yaş­lar hiç mi sağ­lık so­ru­nu ol­ma­dı? Olmaz mı? Hem de neler oldu neler. Boş geç­me­yen yıl­lar,

doğru dü­rüst ya­şa­na­ma­yan yaş­lar oldu. Yü­zü­ne ya­şı­nın vu­rul­ma­sı da o say­rı­lık­lar sı­ra­sın­da oldu işte. “65 yaş ve üzeri” say­rı­la­ra ön­ce­lik ve­ril­me­ye baş­lan­dı kimi sayrı ev­le­rin­de. Hem öte­len­miş, hem ör­se­len­miş olu­yor­du böy­le­ce. Du­da­ğı­na oturt­tu­ğu gü­lü­cük de ör­se­len­miş­ti. Ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­le­me­di.

Göz­le­ri­ni dı­şa­rı­da ora­dan orya gez­di­rir­ken “meğer bun­lar güzel gün­ler­miş… “ diye söy­len­di. Ya­şa­na­cak daha ne kötü gün­ler var­mış. 73 ten 74 e ge­çer­ken gördü bunu da. Daha bir ay­lık­ken 74ün­de. O çıkıp ge­li­ver­di. O gel­me­di de gel­me­si için ça­ğır­dı­lar. Yurt­dı­şın­da kol ge­zer­ken, ya­kın­la­rın­da do­la­nıp du­rur­ken “gel” de­di­ler ve ge­li­ver­di Co­vit-19. Ya da yay­gın adıy­la ko­ro­na. Yurda girer gir­mez de ölüm­ler baş­la­dı. Sal­gın baş­la­dı. Kı­sıt­la­ma­lar, ya­sak­lar baş­la­dı. İnsan­lar eve ka­pa­tıl­dı; ama önce “65 yaş ve üstü”. Ve öyle de baş­la­dı işte yaşın yü­zü­ne ve yüz­le­re vu­rul­ma­sı. Sanki her şeyin so­rum­lu­su on­lar­mış gibi ya da ko­ro­nay­mış­lar gibi öte­le­di­ler, ite­le­di­ler, kı­sıt­la­dı­lar, yaşam hak­la­rı­nı el­le­rin­den al­dı­lar. Bir of çekti, kar­şı­da­ki dağ­la­ra bir şey ol­ma­dı da du­da­ğın­da­ki bütün gü­lü­cük­ler göz­yaş­la­rıy­la dü­şü­ver­di. Tu­tun­ma­ya ça­lış­tık­la­rı bıyık ve sa­kal­lar da işe ya­ra­ma­dı. Ve adam, ya­şa­mı­nın üçün­cü çey­re­ği­nin son yı­lı­nı ya­şar­ken, son çey­re­ğe ge­çe­me­ye­ce­ği­nin kuş­ku­suy­la düşen gü­lü­cük­le­rin ar­ka­sın­dan baktı durdu öyle. Ba­kı­yor­du; ama gö­rü­yor­du bu kez. Mil­yon­lar­ca in­sa­nın mil­yar­lar­ca gü­lü­cü­ğü vardı bak­tı­ğı yerde. On yüz mil­yon gü­lü­cük acı­lar için­de ya­tı­yor­du yerde.

      

Yorum yaz