Gelinduvağı
Üstün Yıldırım

Gelinduvağı <br> Üstün Yıldırım

Öy­le­si­ne gü­zel­di bir­lik­te­lik­le­ri; öy­le­si­ne de özel. Çok da hoş ya­şa­mış­lar­dı bir­lik­te. Biri di­ğe­ri­ni bü­yü­tüp ye­şer­tir­ken sev­giy­le; di­ğe­ri de o bi­ri­nin ya­şa­mı­na tat kat­mış­tı tüm dost­lu­ğuy­la. İste­me­den de olsa yaş al­ma­sı­na ta­nık­lık et­miş­ti. Çırpı gibi bir şeydi kar­şı­laş­tık­la­rın­da. Cı­lız­dı. Ada­mın iki katlı evi­nin önün­de­ki taş­lı­ğın (ve­ran­da­sı­nın) sol kö­şe­si­nin dı­şın­dan, yu­ka­rı­da­ki bal­ko­nun ça­ma­şır­lık de­mi­ri­ne bağ­lan­mış bir ipe tu­tu­na­rak anca ayak­ta du­ra­bi­li­yor; ama yine de o ipe sa­rı­la­rak yu­ka­rı­la­ra tır­ma­nı­yor­du. Her­ke­sin “Be­gon­vil” de­di­ği; ama ada­mın daha çok sev­di­ği halk ağ­zın­da­ki adıy­la “Ge­lin­du­va­ğı” uzun süre öyle ya­şa­dı ve öyle bü­yü­dü. İp onu ta­şı­ya­maz olun­ca da da­yan­sın, kor­ku­suz­ca bü­yü­sün diye demir da­ya­nak yap­tır­dı taş­lı­ğın üs­tü­ne adam. O bü­yü­dük­çe sev­gi­si de, tut­ku­su da, mut­lu­lu­ğu da bü­yür­dü nasıl olsa. Bü­yü­dü. Taş­lı­ğın üs­tü­nü, önünü, ya­nı­nı tü­müy­le örttü ve sun­dur­ma­ya dö­nüş­tür­dü orayı. O da adamı sev­miş­ti sanki.

Ger­çek­ten de ge­lin­du­va­ğı gi­biy­di çi­çek­len­di­ğin­de. De­ği­şik renk­ler­de olsa da gelin du­va­ğın­dan sar­kan tel­le­rin üze­rin­de­ki beyaz çi­çek­le­re ben­zi­yor­du. Ada­mın gelin du­va­ğı­nın çi­çek­le­ri pem­be­ye bü­rü­nü­yor­du aç­tı­ğın­da. Çok güzel bir gö­rün­tü ve­ri­yor­du dı­şa­rı­dan ba­kıl­dı­ğın­da. Evine ilk kez ge­le­cek­le­re uzun uzun an­lat­maz, “yer­leş­ke­ye gir­di­ği­niz­de en güzel ev han­gi­siy­se onun ka­pı­sı­nı çalın” derdi övünç­le. Hiç ya­nıl­ma­mış, ge­len­ler de hiç şa­şır­ma­mış­tı. Ta­nı­dı­ğın ta­nı­ma­dı­ğın önün­de fo­toğ­raf çek­tir­di­ği bir gü­zel­li­ğe ka­vuş­muş­tu ge­lin­du­va­ğıy­la ev. Gü­zel­di güzel ol­ma­sı­na ya onun da ek­sik­li­ği ko­ku­suz olu­şuy­du. Karşı kö­şe­de­ki ha­nı­me­li ve onun­la ara­sın­da­ki ya­se­min güzel ko­ku­la­rıy­la onun bu ek­sik­li­ği­ni gi­de­ri­yor, iki­si­nin ko­ku­su üçüne de; adama da ye­ti­yor­du.

Adam bütün gü­nü­nü on­la­rın oluş­tur­du­ğu göl­ge­de ge­çi­ri­yor­du artık. Her öğlen, yatak kav­ga­sı yap­tı­ğı ke­di­si­ne; son­ra­sın­da da üze­rin­de do­laş­ma­sı­na kar­şın şez­lon­gun­da gü­zel­lik uy­ku­su­na ya­tar­dı. Ga­ze­te ya­zı­la­rı­nı, öy­kü­le­ri­ni orada yazar, ki­ta­bı­nı orada okur­du. Hiç ya­nın­dan ay­rıl­ma­yan Lokum’u, yav­ru­su Lo­kum­cuk’u ve diğer kıs­kanç ke­di­le­ri­ni orada bes­ler, orada gö­nül­le­ri­ni alır­dı. Sa­ba­hın kah­val­tı­sı orada ya­pı­lır; dost­lar da yine orada ağır­la­nır­dı. Man­ga­lı­na körük olur, ra­kı­sı­na se­rin­lik ka­tar­dı o gü­zel­lik. Gölge ver­sin diye kul­lan­dı­ğı güneş şem­si­ye­le­ri­ni birer birer emek­li etmiş, çi­çek­le­ri­nin ortak se­rin­li­ği­ne bı­rak­mış­tı ken­di­ni.

Öy­le­si­ne; hem de öle­si­ye mutlu, din­gin ve de coş­ku­luy­du çi­çek­le­ri­nin al­tın­da. Yaş­lan­mı­yor­du sanki. Ken­di­si denli ol­ma­sa­lar da ge­lin­du­va­ğı­nı be­ğe­nen­ler, se­ven­ler anı­la­rın­da yer ve­ren­ler olu­yor­du. Kıs­ka­nan­lar da yok de­ğil­di hani. Hele de yer­leş­ke­nin bek­çi­si. Yap­rak dö­kün­tü­sü­nü pis­lik ola­rak gö­rü­yor bir umut kes­mek, yok etmek için fır­sat kol­lu­yor­du. O zaman gel­di­ğin­de çi­çe­ğin yap­rak­la­rı­nı top­la­mak­tan kur­tu­la­cak, yap­mak zo­run­da ol­du­ğu iş biraz daha azal­mış ola­cak­tı. Bu ne­den­le kötü kötü ba­kar­dı o gü­ze­lim çi­çek­le­re. Adam bir “kes” dese, balta, hızar ne bu­lur­sa ve ağ­zın­dan kö­pük­ler saça saça ko­yu­la­cak­tı işe. Adam­sa ku­ru­yan dal­la­rı­nın dı­şın­da hiç­bir şe­yi­ne do­kun­ma­ya kı­ya­maz­dı çi­çek­le­ri­nin.

Kıs­ka­nan­la­ra kar­şın özen­le ba­kı­yor­du bu üç dos­tu­na. Bu­nun­la da ye­tin­me­miş zey­tin, limon ve nar ağacı da dik­miş­ti birer tane. Dost ol­du­ğu sa­tı­cı kızın ge­ti­rip evin ya­nı­na dik­ti­ği ka­yı­sı da ser­pil­miş, bü­yü­müş meyve ver­me­ye baş­la­mış­tı. Önden, yan­dan evini sarıp sar­ma­la­yan bu ye­şil­lik­ler adama bir cen­net ya­rat­mış; kıs­ka­nan­la­rı da bir iyice ku­durt­muş­tu. Eme­ği­ni ya da kat­kı­sı­nı yad­sı­mak için söy­le­nen “Senin bir kah­ra­man­lı­ğın yok bunda” sözü ise çok gül­dür­müş­tü adamı. Or­ta­da bir kah­ra­man­lık yoktu çünkü. Emek vardı. Emek de tam buydu işte. Bak­mak­tı, bes­le­mek­ti, bü­yüt­mek­ti, di­ren­mek­ti emek. En önem­li­si de sev­mek­ti emek, saygı duy­mak­tı. Kom­şu­su gibi as­ma­ya sar­dır­ma­mış ve iki­si­ne de say­gı­sız­lık et­me­miş­ti. Öl­dür­me­miş­ti o güzel çi­çe­ği. Asma çiçek açmış, gelin du­va­ğı üzüm ver­miş gi­biy­di onun evin­de.

Adam kat­kı­sı­nı da, eme­ği­ni de ya da kom­şu­su­nun de­di­ği gibi kah­ra­man­lı­ğı­nı da çok iyi bi­li­yor­du. Ve mut­luy­du. Din­gin ve hu­zur­luy­du kendi cen­ne­tin­de. On altı yılı bul­muş­tu bir­lik­te­lik­le­ri. Ne ki ada­mın için­de bir sı­kın­tı vardı ve gi­de­rek bü­yü­yor­du. Dil­len­dir­mek is­te­mi­yor­du; ama sanki ay­rı­lık za­ma­nı gel­miş­ti. Cen­ne­ti gi­de­rek gü­zel­leş­se de çev­re­sin­de­ki in­san­lar de­ğiş­miş­ti, in­san­la­rın dü­şün­ce­si daha bir ya­ban­laş­mış­tı. Her şey kö­tüy­dü ve daha da kö­tü­le­şi­yor­du. Doğa yok edi­li­yor, deniz acı­ma­sız­ca kir­le­ti­li­yor­du. Her şey pa­ra­ya dö­nüş­tü­rü­lü­yor­du. Başta insan, her şey hızla kir­le­ni­yor­du. Bütün bun­lar adamı git­me­ye zor­lu­yor­du. İnsa­nın daha az, daha za­rar­sız, daha se­ve­cen ve say­gı­lı ol­du­ğu yere gi­dil­me­liy­di artık, bu­lu­na­bi­lir­se. Ve pa­ra­nın daha az para et­ti­ği yere. Oğlu ve ge­li­ni­ni de ça­ğı­rıp du­ru­yor­lar­dı yan­la­rı­na, ya­kın­la­rı­na. Bu denli ısrar et­tik­le­ri­ne göre belki de bir torun ha­zır­lı­ğın­day­dı­lar. Git­me­liy­di artık, git­me­li. Ge­lin­du­va­ğı­na kar­şın, ya­se­min ve ha­nı­me­li­ne kar­şın, zey­ti­ni­ne, li­mo­nu­na, narına kar­şın… Git­me­liy­di… Kapı önü dostu Lo­kum­cuk ve diğer ke­di­le­re kar­şın git­me­liy­di. Ken­di­ne kar­şın git­me­liy­di…

Sa­tı­lı­ğa çı­kar­dı el­le­riy­le ya­rat­tı­ğı cen­ne­ti­ni. Ala­cak olana da ağaç­la­rı­nın, bit­ki­le­ri­nin; hele de ge­lin­du­va­ğı­nın öne­mi­ni uzun uzun an­lat­tı, kes­me­me­si için. Öy­le­si­ne an­lat­tı ki iç­le­rin­den bir söz ye­ter­di ver­di­ği önemi gös­ter­me­ye. “90.000 lira gelin du­va­ğı­na, 10.000 lira da eve is­ti­yo­rum” dedi şaka yollu da olsa. Artık bunu an­lar­lar diye umu­yor­du Al­man­cı ada­mın Al­man­ya’da ya­şı­yor ol­ma­sın­dan umut­la­na­rak. Ancak “Niye ke­se­lim. Biz de se­ve­riz ağacı, ye­şi­li” der­ken ba­kış­la­rı­nı yere göm­me­si içine de bir korku ve kuşku sal­mış­tı. Ken­di­ne de kıydı sattı evini. Ar­ka­sı­na bak­ma­ya gönlü el­ver­me­di. Çekti gitti.

Daha bir ay geç­me­miş­ti ki bek­çi­nin gön­der­di­ği fo­toğ­raf düştü cep te­le­fo­nu­na. Ve o fo­toğ­ra­fa ba­kar­ken bun­la­rı dü­şün­dü işte adam. Yü­re­ği yandı. Göz­le­ri su­lan­dı. Gör­dü­ğü, bı­rak­tı ev de­ğil­di. Ne gelin du­va­ğı, ne ka­yı­sı ağacı, ne de di­ğer­le­ri vardı. Hepsi ke­sil­miş­ti. Ağaç­la­rı­na gü­zel­lik kat­sın diye de­niz­den ge­ti­rip evi­nin du­va­rı­na ya­pış­tır­dı­ğı taş­lar daha bir or­ta­ya çık­mış olsa da ağaç­la­rı ol­ma­dan bir hiçti o da. Çı­rıl­çıp­lak­tı ev. So­ka­ğa atıl­mış gi­biy­di. Çok çir­kin­di. Bek­çi­nin ça­ba­sı ola­ca­ğı­nı dü­şün­dü ister is­te­mez. Diş­le­ri­ni gös­te­re gös­te­re sı­rı­tı­yor ol­ma­lıy­dı fo­toğ­ra­fı gön­de­rir­ken. Canı bir kez daha yandı. Fo­toğ­ra­fın üs­tün­de bir damla göz­ya­şı gö­rün­ce, ka­pa­dı te­le­fo­nu. Bu akşam iç­me­liy­di, gelin du­va­ğı­nın al­tın­day­mış gibi… Ha­nı­me­li ve ya­se­mi­ni kok­lar­mış gibi… Kapı önü dost­la­rı ya­nın­day­mış gibi… İçme­liy­di…

      

Yorum yaz

Gelinduvağı
Üstün Yıldırım (1 Yorum)

  1. Okurken, o yerleşkeye gidip sundurmanın altında serinledim adeta. Duru anlatımınız, içten duygularınız taktire şayan. Doğayı severek yaşatmak dileğimle.. Kaleminize sağlık.

%d blogcu bunu beğendi: